Kör Kurşun – Bölüm 6

Böylece Lokman ve Semiha aileler tanışmış, kaynaşmış ve sözlü olarak başladılar son sınıfa. Semiha sayesinde, Lokman’ın da not ortalaması çok iyiydi ama görünüşe göre Semiha bölüm birincisi olarak mezun olacaktı. Geçen üç yılda mesleği ile ilgili olduğundan iki yabancı dil eğitimi de ekstra almış, son sınıfta da iki sözlü Fransızca kursuna yazıldılar.

Arkadaşları üçüncü sınıftan ikisinin sevgili olduğunu bilseler de, yaz geçince sözlü gelmelerine hem şaşırdılar hem sevindiler. Daha doğrusu Lokman’ın arkadaşları, davet edilmediklerine de biraz bozuldukları için arkadaşlar arasında bir kutlama istediler.

Lokman’da onları kırmak istemediği için Semiha’yı zorla da olsa ikna edip, konaklarında bir de arkadaşların davetli olduğu bir gündüz partisi düzenledi. Merdan’ın düğünü de bitip, biraz rahatlayınca, Safire hanım da oğlunun arkadaşlarını davet etmesine ses çıkarmadı. Mangallar, türküler, şarkılar gençler kendi aralarında eğlenip, hava kararınca da dağıldılar.

Parti sona erip, Lokman Semiha ile Nurgül’ü eve bırakırken, Semiha hâlâ “Ne gerek vardı, ailene de boşu boşuna yük oldu” deyip duruyordu. Ona göre bir kafede bir kaç saat oturulsa da yeterdi ama Lokman’ına ağa oğlu olduğunu bilen arkadaşları illa da büyük parti diye tutturmuşlardı. Eğlenmeyi, biraz da hava atmayı seven Lokman’da geri çekilememişti.

Birinci dönem bitmeden bu defa Gülistan’ın nişanı, düğünü arka arkaya yapıldı. Ertuğrul’un ailesinin bir kısmı yurt dışında yaşadığından, iki kere gel git olmasın diye ikisinin tarihini yakın tutmuşlardı. Elbette Safire hanım dünürünü yeniden arayarak hem nişana hem düğüne davet etti. Dünür olarak el boş gitmek olmayacağından yine takılacak altınlar alınıp, hazırlandı.

Nurgül yine çok eğleneceği bir düğün göreceği için heyecanlıydı. Mustafa’da kalabalığı, eğlenceyi pek sevmediği için gitmek istemiyordu ama ailenin erkeği olarak, kadınları yalnız bırakamayacağı için mecburen gitti. Bu defa oğlanına ailesinin konağında yapılan düğün, Merdan’ın kinden farklı olarak daha modern, kadın erkek karışık ve içkiliydi. Ahmet bey ailenin adeti, geleneği neyse ona karşı çıkmak istemediği için hiç karışmamıştı. İsteyen içti, oynadı, istemeyen meyve suları, gazozlar içti halay çekti. Gene çok gösterişli ve kalabalık bir düğün olmuştu. Bu defa Emine hanım kalmayı kabul etmediği için Lokman gece düğün dağılınca onları eve bıraktı. Emine hanım damadını düğünde içmedi diye takdir etmişti. Mustafa zaten hayatında ağzına içki koymazdı. Rahmetli babaları düğün dernek olunca içerdi sadece ama hiç bir zaman da oğluna “Al sen de iç” demişliği olmamıştı. Gece uyumadan gene düğünün, ortamın değerlendirmesi yapıldı ve Semiha’nın düğünü ile ilgili hayaller kurulup yatıldı.

Lokman, yatılı gelen misafir de çok olduğundan bir kaç gün okula gelemedi. Havaalanına götürme getirme işini babası ona vermişti. Merdan artık evli barklı olduğundan, bu tür işler ona kalmıştı. Ertuğrulların yurt dışından kalabalık gelen misafirlerinin bir kısmı konağın misafir evine davet edilmişti. Herkes gittikten sonra hayırlısı ile iki çocuğun hayırlı işlerini başarıyla atlattıkları için Safire hanım bir “Oh !” çekebilmişti. Lokmanın düğününe daha zaman olduğu için hiç değilse biraz dinlenebilirlerdi.

“İkisi birden gidince, ev boş kaldı sanki” diyordu telefonda Emine hanıma. Lokman ile Hüsman vardı tabi ama, insan duygulanıyordu böyle günlerde. Kuş olup uçuyorlardı yuvalarından. Dünürünün onu dost belleyip, araması, düşüncesini duygusunu sakınmadan anlatması hoşuna gidiyordu Emine hanımın. Kadir, kıymet bilen insanlardı gerçekten. İki düğünde de onca misafire, koşturmaya rağmen onlara özel ilgi göstermişlerdi.

“Allah’ım çok şükür dualarımı kabul etti, darısı Nurgül kızımla, Mustafa oğluma!” diyordu sürekli.

“Ben evlenmeyeceğim Emine anne, seninle kalıp, anamı da çağırıp, ikinize bakacağım!” diyordu Nurgül sürekli.

“Olur mu kız öyle şey!” diye gülüyordu Emine hanım, “Hayırlısı ile seni de gelin edeceğiz bir gün!”

Aslında Nurgül annesi kötü kadın olduğu için onunla kimsenin evleneceğini düşünmüyor, içten içe üzülüyor ama söylemiyordu kimseye. Emine hanımın kanatları altına sığınmadan önce bile neler demişlerdi onun için. Daha el kadar kızken, geleceğin kötü kadını damgasını vurmuşlardı.

“Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al!” diye duyunca birinden kendi ile ilgili olmasa bile, gözleri doluveriyordu hemen.

Emine hanım ile Semiha anlıyorlardı onun düşüncesini ama üzerine gitmiyorlardı. Melek gibi kızdı Nurgül, kimse anasının babasının yaptığından sorumlu değildi.

“Evladın ettiğinden aile sorumludur” diyordu Emine hanım, “Ancak ana-babanın yaptığından evlat sorumlu tutulamaz. Dünyaya gelmeden mektup yazmıyor bu çocuklar ben sizin aileye geleceğim diye! Neler var görüyoruz televizyonlarda, gazetelerde. Kötülük de iyilik de insanın hamurunda var. Herkes ettiğinin hesabını kendi verecek yüce Rabbime! Yeter ki Allah iyilerle karşılaştırsın!”

Öyle ortalığa gibi söylüyordu yeri gelince ama aslında Nurgül üzülmesin diye tekrarlıyordu bu sözleri. Bir kızı da o olmuştu. İnsanların nasıl nankör, nasıl acımasız olacaklarını biliyordu. Ama Nurgül onun çatısı altındaydı artık, kimse ne elini, ne dilini uzatamazdı artık ona.

“Vallahi çeker koparırım o dilleri!” diye eliyle gösteriyordu konuşurken.

Nurgül gülüyordu onun hareketini görünce, “Emine ana sen karıncayı incitemezsin, değil ki dilini koparasın insanların!”

“Kızım lafın gelişi, haddini bildiririm, Allah fırsat vermesin kimseye. Ha sen, ha Semiha ikiniz aynısınız benim için. Gül gibi kızlarım var çok şükür!”

Nurgül’ün annesi iki kere gelmişti kızını görmeye ama mahalleden tanıyan olur diye eve gelmeye cesaret edememiş, şehirde bir pastanede oturmuşlardı ikisi. Kızının nasıl büyüyüp serpildiğini görünce gözleri dolmuştu kadıncağızın. O ise sanki daha da yaşlanmış, çökmüş, tazeliğinden eser kalmamıştı geriye. Yine de kızı üzülmesin diye berbat hayatını güzel anlattı her gelişinde. Tabi kızını adı da lekelenmesin diye yanına alamıyordu ama resimlerini öpüp, kokluyor, çok özlüyordu. Geldikçe para da veriyordu eline bolca, annesi gidince de Nurgül hemen teslim ediyordu Emine annesine. Arada yolladıkları ile epeyce parası birikmişti Nurgül’ün.

“Evlenirken sana teslim edeceğim bunları!” diyordu Emine hanım.

“Ben evlenmeyeceğim Emine ana, Allah göstermesin ama bir dert olursa mert etmekten çekinme! Senin hakkını ödeyemem ben!” diyordu Nurgül hemen.

“Anası nereye kadar çekecek bu çileyi, yaşı geçtikte adamlar onu istemeyecek!” diyordu Emine hanım Nurgül’ün olmadığı yerde kızına. “Bu kız da merhametli bırakamaz anasını, ellerinde para olsun ki kimseye muhtaç kalmasınlar”

“Sen varken, kimseye muhtaç olmazlar anacığım. Ayrıca Nurgül bizim kardeşimiz, ortada bırakacak halimiz yok anasını da kızını da! Kim ne derse desin aldırmam ben!” diyordu Semiha da. Zaten mahalleli unutmuş gitmişti Nurgül’ün anasını, kızı Emine hanımın kızı gibi görüyordu herkes artık. Herkes tanımış, sevmişti Nurgül’ü, nasıl saf, nasıl iyi niyetli masum bir kız biliyorlardı. Daha yaşı küçük diye dünürcü olmuyorlardı ama oğluna, yakınına düşünenler vardı komşularda.

Lokman okul biter bitmez askere gitmeyi planlıyordu, babası da “yap aradan çıksın” demişti. Zaten bir ay bedelli yapıp gelecekti. Hemen iş kurmak olmaz diye babası ikisini de bir yere işe sokup çalıştıracaktı ilkin, vardı Ahmet beyin çevresi. Karı koca aynı yerde olmaz diye ayrı yerlerde çalışacaklardı. Biraz piştikten piyasayı çözdükten sonra isterlerse kuracaktı işlerini. Aile ezelinden toprakla uğraşıyordu. Semiha’lar da esnaflık vardı ama turizm başka bir alandı İşi öğrenmeden başına geçmek olmazdı. Emine hanım da onaylıyordu dünürünün görüşlerini. Okulu başarıyla bitiren iki tane pırıl pırıl genç olacaklardı, herkes havada kapardı onları.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın