Hakkım helal değil size! – Bölüm 13

Semra öğretmen dilekçesinde durumunun aciliyetinden bahsetmişti ama bürokrasi ağır işliyordu bu ülkede. Günler geçmesine rağmen bir ses yoktu henüz. Dört duvarın arasında aklı Gülbahar’daydı. Kapısını çalan da olmamıştı o zamana kadar. Bir iki gün önce dayanamamış çıkmış muhtara gitmiş, sormuştu durumları. Muhtar değişen bir şey yok demişti yarım ağız, çevirmişti kafasını. Bir haber alamayınca, yürüyüp dönmüştü evine mecbur. Sonradan nikahın kıyıldığı haberi köye yayılsa da, gitmedi Semra öğretmenin kulağına, okulların açılmasına on gün kalmıştı, öğretmenin valizleri bile hazır gitmeye hazır bekliyordu sadece.

Hayriye sıkılmaya başlamıştı iyice, nikah kıyıldıktan sonra Dilaver bey tarlaya gitmeye karar vermişti neyse ki ama akşam kahvelerine daha niyeti yoktu çıkmaya. Hayriye ertesi gün kocasının tarlaya gideceğini duyunca derin bir “Oh” çekti.

“Bu oğlanı da al yanına, akşama kadar ayak altında gezip durmasın! Laftan anlamıyor!” dedi evdeki küçük oğlanı kastederek. Dilaver beyin de umurunda değildi oğlan, ne kız onundu, ne de bu bacaksız sıpa ama Hayriye dedi diye “Hı, hı!” dedi geçti. Bir gün alır gider, ertesi gün boşlardı nasıla, bir de bununla mı uğraşacaktı canı burnunda dolaşırken.

Diğer iki ağabey “Biz sahip çıkarız!” dediler suratları asık. Hayriye geleli beri, iyi kötü giden hayatları, başka sahibin çocuklarına çevrilmişti iyice. Anaları da hastaneye gidince, Dilaver beyin tavrı iyice değişmişti. Gülbahar’ın başına gelenler dokunmuştu kanlarına, Sadık’ın gönlü vardı sözüne kanmıştı hepsi. Nikah kıyılıp da durum meşrulaşınca rahatlayacaklar sanıyorlardı ama Dilaver beyin haline bakılırsa pek de umdukları gibi gitmeyecekti işler evin içinde. Dilaver bey, Hayriye ile odaya çekilip, küçük oğlan da uyuyunca fısıl fısıl konuştular yatağın içinde. Ne olacaktı böyle giderse halleri. Evlenip, evi ayırmaktı en iyisi de bunca olayın üzerine Dilaver daha kimseye öküz verip de kız almazdı ki.

“Gidelim şehirde bir iş bulalım” dedi küçük olan. Arkalarında ne bırakacakları umurularında değildi onların da. Vardı öyle gidenler, ne iş olursa yaparlar, iki aslan gibi adamdılar. Biraz daha konuşup, olurdu olmazdı diye tartıştıktan sonra, yattı akıllarına uyudular. Nasılsa analarını gidip alacaktı biri hastaneden, o gittiğinde danışacak bir ağabeyleri vardı ilçede. Ölen sahiplerinin uzaktan akrabasıydı adam. Yıllar önce köyde yaşanan olaylardan bezmiş, karısı ile iki çocuğunu da alıp, gitmişti ilçeye. Durumu iyi değildi ama yine de kurtarmıştı kendini, kira evinde de olsa uzakta yaşıyorlardı kendilerince. İnşaatlarda amele olmuştu ilkin ama küçücük ilçede kaç inşaat oluyordu ki zaten. Sonradan mevsimlik işçi diye çalışmıştı bir süre. Baştan kira evine çıkamamış, karısı ile çocuklarını başka köyden olan anasının evine yollamış, sonra durumu düzeltince almıştı tekrar yanına. Bu çocukların karıları yoktu, çocukları yoktu. İki kardeş, iki boğaz, nerede olsa yaşarlar, sonunda bellerini doğrulturlardı.

Ağa karışmazdı çekip gidene, adam doluydu köy, biri gider arkasından biri gelirdi. İdare ettiği tek köyde değildi burası. Kesesi, dolup, herkes boyun eğdiği sürece sorun yoktu ona göre. Kendi çocuklarını yurt dışına yollamıştı okutmaya. Başkentte çok fazla tanıdığı da vardı. Bir işi düştü mü hallediliyordu kolayca. Büyük eniştesi milletvekilliği yapmıştı bir dönem. Onun forsuyla da çok iş halletmişlikleri vardı. Toprak, onundu, para onundu, hayat ona güzeldi.

Ertesi gün, Sakine hanım, kızının sorununu aklınca halletmiş olduğundan, oğlanların çekip gideceğinden habersiz, dünyadaki tek dert Hayriyeymiş gibi düşüncelerle dalıp gitmişti gene uykuya öğlene doğru.

Gülbahar horultuyu duyunca, hafifçe doğruldu yataktan baktı anasına. Doğduğu güne pişman edenlerdi anası da, başına gelenden beri ne sahip çıkmış, ne korumuştu kızını. Öğretmen olmasa hastaneye bile getirmezlerdi onu biliyordu. Ölsün de utanç bitsin diye beklerlerdi belki de.

Kolundaki damar yoluna bağlı hortumu kurcaladı, çıkaramadı önce, sonra nasıl olduysa ayrıldı hortumun ucundaki aparat kolundan. Yorgun bedenini yana çevirip ayaklarını sarkıttı aşağı, boynundaki boyunluğu çekiştirdi çıkaramayınca bıraktı. Anasına dikti gözünü yine, sonra çıplak ayaklarına değdi zeminin soğuk taşı. Başını çevirip cama baktı. İlçenin evlerinin çatıları gözüküyordu dışarıda, yürüdü, elini pencerenin koluna attı, çekti. Açılmadı. Bir daha uğraştı, yine açılmadı. Açılmasın diye kırmışlardı kilitlerdi. Hırslandı ağlamaya başladı.

Gözü yatağın arkasındaki küçük dolabın üzerine takıldı, o gece giydirdikleri temiz kıyafetler katlanmış duruyordu. Üzerinde entari gibi garip kumaştan bir gecelik vardı. Sessiz sessiz giyindi üzerini. Bol hırkanın kolunu, elindeki damar yolu aparatının üzerine çekti görünmesin diye. Yemenisini gelince sarmıştı annesi başına, sanki o halde saçı görünse ne olacaktı?

Güzelce çıkarıp bağladı yeniden. Anasının kenara koyduğu şalını görünce, alıp onu da üzerine sardı, yemenin ucuyla yüzünü de yarısına kadar kapayıp, açtı kapıyı. Koridorun öbür ucunda ki masanın arkasında bir hemşire oturmuş işine dalmıştı. Biraz ilerisinde temizlik arabasını çeken adamın yüzü diğer tarafa dönüktü. Onlara fark ettirmeden çıkacaktı ki ayaklarının çıplak olduğunu fark edince döndü içeri etrafa bakındı, anası ayakkabılarını çıkarmış, ayağına da hastanenin kumaş terliğini geçirmişti, hızlıca giydi ayağına bol olsa da ayakkabıları, tekrar çıktı koridora kontrol etti. Hızlıca yürüdü merdivenlere, başı dönüyordu ama tırabzanlara tutuna tutuna indi aşağı. Hastaneye giren çıkan çok olduğu için kimsenin dikkatini çekmeden çıktı bahçeye.

Kuşların sesi çarptı kulağına, sabah ezanıyla başlardı köyde kuşlar ötmeye. Akşam gün batana kadar ara ara susarlar ama sonra başlarlardı gene. İyi de olsa gün öterlerdi, kötü de olsa öterlerdi gamsızca. Dünya umurlarında mı değildi, yoksa kötülüğü mü hiç bilmiyorlardı belirsizdi. Ürkek ürkek yürüdü hastanenin dışına. Dar caddeden arabalar geçiyordu tek tük, karşıda hırdavatçıların arasında iki eczane vardı, tabelayı okuyamıyordu ama camdaki ilaç resimlerinden anladı ilaççı olduklarını. Bol ayakkabı ayağına gire çıka yürüdü caddenin sonuna. Bayılacak gibiydi artık. Yemeninin üstüne sardığı şalın altında terler birikmişti alnında. Yanından gelip geçenler görmüyor gibiydiler onu, kim görmüştü ki zaten bu güne kadar gerçek yüzünü.

Altı toprak elektrik direğine yaslandı bekledi biraz, durdukça yığılacağını anlayınca etrafına bakındı, hangi yöne gideceğinin bir önemi yoktu nasılsa. İki adım daha atıp yürüyemeyeceğini anlayınca, çöp kutularının yanına bırakılmış bir kırık bir kasanın üzerine oturdu. Çöpün kokusu doldu burnuna, hayat gibi kokuyordu çöpler. Kirli bedeni gibi kokuyordu burnuna. Annesinin elini sıkı sıkı tuttuğu asker tıraşına vurulmuş kafasının iki kenarından kulakları kepçe gibi dışarı uzanmış bir oğlan sırıttı geçerken onu görünce. Annesi elini hışımla çekiştirince döndü önüne adımlarını hızlandırdı. Boyunluk yüzünden kafasını eğemiyordu önüne, boynu terden sırılsıklam olmuş, nefesleri zorlanmıştı iyice. Yarım saat daha oturup, doğruldu yeniden, ağır ağır yürüdü biraz daha. Dura dinlene, ilçenin kıyısından akan nehre kadar götürdü kendini. Kıyıya kadar inerken düştü bir kaç kez, aldırmadı kanayan bacaklarına. Anasının şalını attı önce başından. Boş gözlerle aktı bakan suya. Türküleri vardı bu suyun, köyde düğünlerde çalar oynarlardı ama hiç birinde iyi bir hikaye anlatılmazdı. Dizlerini kıvırıp oturdu bir taşın üzerine, o ağladı, nehir çağladı sanki.

Hemşire odaya girip, Gülbahar’ı yatakta göremeyince sarstı Sakine hanımı. Kadın “Ne oluyor be!” der gibi baktı hemşirenin yüzüne.

“Kızın nerede?” dedi hemşire merakla.

Sakine hanım boş yatağa bakınca anladı Gülbahar’ın gittiğini.

“Yatıyordu, içim geçmiş!” dedi kendini savunur gibi. Koridora, kafeteryaya bakıldı, bahçeye bakıldı, kız yoktu. Sakine hanım ayakkabılarını bulamayınca, başladı dövünmeye, tam hallettik derken Gülbahar gene olay olacaktı anlaşılan.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın