“Tamam, imzala şurayı. Var mı okuma yazman?” dedi jandarma Gülbahar’ın cevabını aldıktan sonra. Kızın göz göre göre sindirilip şikayetçi olmamış olmasına canı sıkılmıştı ama çok görmüştü buralarda böyle şeyler. Baştan kızıyordu, aptal bunlar diyordu ama sonra başlarına gelebilecekleri fark edince, vazgeçmişti aptallıkla, cahillikle suçlamaktan. Kızların kaderiydi boyun eğmek buralarda, dişlinin çarklarında ezilmeyi ret edersen de eziyorlardı bir şekilde. Yaşı küçük olsa, zaten şikayetçi misin diye sormaz işlem yaparlardı. “Değilim” demişti ağlaya ağlaya. Şikayetçiyim ama olmamak zorundayım diyordu gözleri.
Gülbahar’ın okuma yazması olmadığını öğrenince, cebinden çıkardığı kutuya parmağını bastırıp, kağıdın üzerine koyup çıkardılar izini.
“Emin misin?” dedi jandarma çıkmadan, “Bunu yırtar yazarız yenisini!”
“Emin, emin!” dedi Sakine hanım, Gülbahar da başıyla onayladı. Sakine hanım ayağa kalkıp, sanki adam geri gelirmiş gibi, kapattı kapıyı arkasından. İçi rahatlamıştı. Gülbahar arkasını dönüp yatınca, o da yerine geçip oturdu. Sessizlikte kızının hıçkırıklarından başka ses yoktu şimdi.
Sakine hanım hastaneye kızının yanına kalmaya gidince, evin işleri Hayriye’ye kalmıştı. Dilaver bey gitmiyordu tarlaya da, kahveye de bir kaç gündür. Köylünün sözüne, gözüne tahammülü yoktu bu ara. Hüseyin ağa ile muhtar gelip yokluyorlardı evde arada. Oğlanlara da azık veriliyordu giderken tarlaya, Hayriye gönderilmiyordu taşısın diye.
Olay olduğundan beri anasının yanına gidip kaynatmaya, kardeşinin halini sormaya gidemiyordu Hayriye bir türlü. Kocasının cini tepesinde olunca, “ben gidip de geleyim” de diyemiyordu. Kukumav kuşu gibi oturup duruyorlardı evde.
Hüseyin ağa tembihlemiş, kahvede köyde ortalık yerde konuşulmuyordu konu, tembihlemektense tehdit etmişti düpedüz herkesi. Ağanın yakını olmak böyle bir şeydi köyde. Ağaya da gitmemişti daha, başı boş bırakır da Mustafa bir delilik eder diye korkuyordu. Sadık’ı saldığını söylüyorlardı jandarmanın ama köye geri gelmemişti daha. Gelebilir miydi o da belli değildi. Hastanenin önünde Gülbahar’ı bekliyordu sözde sevdasından, öyle haber yollamıştı ilçeye işi düşüp gelenlerle. Gülbahar’da çıkacaktı bir kaç güne zaten. Onu da alıp öyle gelecekti yanlarına.
Dilaver bey oğlunun salıverildiğini duyunca tepki bile vermedi. Hüseyin ağa muhtardan duyup gelip haber etmişti.
“İmamı alıp gitsin muhtar iki de şahit katalım yanlarına, hastanede kıysınlar nikahlarını, oradan da nereye gidiyorlarsa gitsin ikisi” diye akıl vermişti ardından. En temizi olurdu böylesi, köye gelip de yeni bir tatsızlığa lüzum yoktu. Nasıla düğün dernek kurulacak değildi. Dilaver beyin de aklına yatınca, muhtarla konuşulup, Samet beye haber gönderildi. İki şahidini bulup, oğluyla kızın nikahını yapsındı gidip.
Samet bey, akşam tarla dönüşü, muhtarın süklüm püklüm gelip söylediklerini duyunca tepesi attı. Attı ama diyecek de bir sözü kalmamıştı.
“Eyi, hallederim ben!” dedi ters ters uğurladı muhtarı. Sadık’ın korkudan köye dönemediğini biliyordu adı gibi. Gelinin erkek kardeşi ile köyden birini daha ikna edip, imamı da yanlarına kattılar gittiler ilçeye. Buldular Sadık’ı. Gidecek yer olmayınca mecburen hastanenin bahçesinde yatıp kalkıyordu sefil gibi.
Hastaneden haline acıyanlar, kim olduğunu bilmediklerinden bir kaç lokma veriyorlardı arada bir. Garibin biri hastasını bekliyor sanıyorlardı. Vardı öyleleri, köyden hasta getiriyor, fazla da yakını olmadığından içeride değil, dışarıda bekliyorlardı mecburen. Bırakıp gidemiyorlardı da.
Yanında imamla babasının geldiğini görünce sevindi Sadık, belli ki nikah hemen kıyılacak, konu da kapanacaktı. Babası onu sokakta bırakmaz bir hal çaresi bulurdu mutlaka. Hep beraber girdiler içeri, çıktılar Gülbahar’ın odasına. Sakine hanım imam, Samet bey, Sadık’ı görünce o da anladı ne olacağını. Gülbahar hiç konuşmuyordu jandarma gittiğinden beri. Ağlıyor ağzına lokma koymuyordu bir türlü. İyice halsiz düşmüş, rengi bembeyaz yatıyordu öylece. Mecburen serum veriyorlardı ayakta daha da doğrusu hayatta kalabilsin diye. Hastanenin psikiyatri servisinde doktor yoktu. İki ay önce hasta yakınlarının saldırısına uğradığı için bırakıp gitmişti görevi. Yiyip içmediğinden sağlığını, doktor olmadığından aklını toparlayamıyorlardı Gülbahar’ın. Zaten yanında Sakine gibi bir kadın varken toparlanması da mümkün değildi. Kız konuşmasa da durmuyordu çenesi.
Hastane yatağında kızın hâlini görünce, çekindi gelenler girmeye.
“Girin, girin!” dedi Sakine hanım, nikah kıyılsın, şu damga kalksın istiyordu bir an önce üstlerinden. Sadık en geride başı önde dikiliyordu öylece.
Gülbahar çevresinde olup biteni duyuyordu ama açmak istemiyordu gözlerini. Daha göresi yoktu bu dünyayı. Ölmeyi diliyordu içinden. İmam kızın kendinde olmadığını görünce dönüp baktı Samet beyin yüzüne. Akrabalarıydı zaten, köyün de ailenin de yabancısı değildi.
“Bacım kız uyuyor mu?” dedi sonra Sakine hanıma dönüp.
“Halsiz biraz, uyandırırız şimdi. Siz geçin şöyle!” dedi Sakine hanım. Sonra gidip dürttü Gülbahar’ı.
“Doğrul hadi yardım edeyim de! Nikahını kıyacaklar!” dedi müjde veriyor gibi.
Gülbahar araladı gözlerini, yaşlar sicim gibi indi yanaklarından yine. Kapattı tekrar.
“Ses ver hiç değilse!” dedi annesi bu sefer.
“Öldürün beni!” diye döküldü kızın dudaklarından.
“Neyse uyanık madem, biz kıyalım nikahı o gerekince cevap versin!” dedi imam. Hayırlı bir iş değildi yaptığı biliyordu ama aile içinde olan, aile içinde kalsın diye sesini çıkarmıyordu. Kızı ortada bırakmıyorlardı nihayet. Sahip çıkacaklardı. Bir hatadır yapılmıştı artık.
Çabucacık konuşuldu dualar edildi, Gülbahar’ın inlemesi ses sayıldı, annesi yerine mehri söyledi. Nikah tiyatrosu sona erdi.
“Hayırlı olsun” dedi imam yaptığına pişman gibi çıktı odadan herkesten önce. Samet bey de Sakine hanıma göz ucuyla bakıp çıktı, arkasından şahit olduğuna bin pişmanlar. Sadık sap gibi ortada kalınca duramadı o da çıktı arkalarından. Babasının imamla şahitlerin peşine yürüyüp gittiğini görünce, koştu yetişti.
“Ne olacak şimdi?” dedi şaşkın şaşkın.
“Nikahın kıyıldı, al karını ne yaparsanız yapın, köyde kimse istemiyor sizi!” dedi Samet bey ters ters, “Ben üzerime düşeni yaptım bitti!”
“Baba?” dedi Sadık yalvarır gibi, “Ne yapayım, beş param yok, nereye gideyim?”
Babası elini cebine attı bir tomar para çıkardı koydu avucuna, “Bu da benden sana son yardım!” dedi dönüp gitti koridorda.
Samet avucunda bir tomar para ile bakakaldı arkasından. Babası böyle olacağını demişti demesine ama ciddi olduğunu hiç ummamış, tehdit için öyle diyor sanmıştı. Dönüp odaya da gidemeyeceği için parayı gömleğinin içine sokup tuvalate girdi hemen. Saydı kabine girip, gömleğinin altındaki içliğin içine soktu iyice. Az değildi ama yaşamak için yetmezdi. Kalacak yerleri bile yoktu ayrıca. Gülbahar’ı istemişti istemesine ama şimdi yerinden yurdundan olmuştu bir de. Özgüvenimi kurtarayım derken her şey daha da beter olmuştu. Hırslandı iyice yine. Döndü koridorun ucundan Gülbahar’ın kaldığı odaya baktı, koridora döndü sonra. Edemedi gene bir baktı, sonra koşar adım çıktı hastaneden. Artık Gülbahar falan görmüyordu gözü. Çıktı hastanenin bahçesinden, bastı gitti. Kurtaracaksa anca kendini kurtaracaktı. Durumu toplarsa gelir alırdı sonra karısını. Anası başındaydı nasılsa, alır giderlerdi evlerine. Nikahlı kadındı artık sorun kalmamıştı.
Sakine hanım, damadının çekip gittiğinden habersiz oturmuştu yerine. Kıyılmıştı nikah çok şükür. İçi rahatlamış, başını önüne düşürmüş, gözlerini kapamıştı. Hastanedeydi dört gündür, yorgundu. İçi geçiverdi biraz sonra.
Gülbahar ölmeyi diliyordu hâlâ, anası nikahtan sonra yine konuşur durur sanmış, gözlerini hiç açmamıştı. Biraz sonra Sakine hanımın horultusu odaya yayılınca açtı. Sadık’ın çekip gittiğinden haberi yoktu ikisinin de. Yaşamak istemiyordu ki Gülbahar bir de Sadık’ın karısı olsundu. Anası uyanana kadar seyretti tavanı, o gözünü açınca, kapattı kendininkini.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.