Hayriye evin içinde Sadık’ın karşısına dikilip de hesap sormanın hesabını yapıyordu. Sadık diğer toprak köleleri gibi tarlaya gidiyor hava kararırken de onlarla geri geliyordu. Geri gelen tek o olmadığı için tek başına yakalaması mümkün değildi ama bir çaresini bulacak, pısırıklığının ve geç kalmışlığının hesabını soracaktı. Haydi geç kalmış Dilaver beyden önce davranmamıştı, kaçırsındı o zaman salak mıydı? O kadar mı kolay vazgeçiyordu sevdiğinden. Arada kaçamak olarak buluştukları bir samanlık vardı, o gün samanlıkta buluşabileceklerse Hayriye bir işaret koyuyordu evin önündeki ağacın dibine, Sadık da onu görünce tarla dönüşü bahane bulup geliyordu samanlığa. Samanlık köyün arkasındaki evlerden birinindi, sahipleri şehre göç ettiğinden kullanılmıyor, onlar arada bir köy özledik deyip gelirlerse de sadece depolayacakları eşyalar için kullanılıyordu. Köy yerinde kilide milide ihtiyaç duymadıkları, içindekiler de döküntü olduğu için içeri girip çıkmak sorun olmuyordu. Çok riskliydi bu görüşmeler o yüzden uzun tutamıyorlardı ama hiç yoktan iyiydi gene de. Hayriye, Sadık’ın karşısına dikilecek bundan başka çözüm bulamayınca çıkıp ağacın dibine koydu işaretini. Akşama kadar da ona diyeceklerinin hesabını yaptı aklının içinde.
Oğlunun Hayriye ile evlenmek istediğini ama geç kaldıklarını fark eden Sadık’ın babası da, oğlunun aklını Hayriye’den uzaklaştıracak başka çözüm üretmişti kendi kendine. Madem Hayriye şansı kaçmıştı, Dilaver beyin güzeller güzeli evlilik yaşındaki kızı Gülbahar vardı ya. Sadık’a da onu alırlardı. Hüseyin ağa ile Dilaver beyin anlaşmasının bir parçasının Hayriye’yi alıp, Gülbahar’ı vermek olduğunu henüz kimse bilmiyordu. Babası Sadık’a fikrini söyleyince, Gülbahar’ın güzelliğini hatırlayan Sadık kolayca ikna oldu. Madem kendi seçtiği olmuyordu o zaman en güzeline niye razı olmasındı ki. İkinci ağabeyi gibi babasının seçimine yelkenleri indirdi.
Akşama doğru Sadık geçerken her zaman kontrol ettiği ağacın dibinde işareti görünce, babasına bir bahane bulup ayrıldı yanından. Samanlığa girdiğinde Hayriye elleri belinde bekliyordu onu sinirle.
Daha Sadık kapıdan girer girmez açtı ağzını yumdu gözünü, zaten vakit dar olduğundan onu korkutabilmek için planladığı her şeyi hızlıca söylemesi gerekiyordu. Sadık içeri girer girmez karşısında cilveli sevgilisi yerine elleri belinde ateş satan Hayriye’yi görünce başka adım atamadı. O sustukça köpürdü Hayriye ama Sadık ne bir özür diledi ne bir açıklama yaptı, sonunda erkekliğini daha fazla ezdiremeyeceği için, “Gülbahar’ı isteyecek babam bana, senin de sözün verilmiş artık, benlik bir şey kalmadı” deyip sinirle çıkıp gitti samanlıktan. Demek ki her şeyde bir hayır vardı, Hayriye’nin cadı yüzünü görünce, uysal olduğunu bildiği Gülbahar ağır bastı içinde.
Hayriye’nin hiç beklemediği bu kaçış iyice bozdu sinirlerini. Onca hakareti harekete geçsin diye yapmışken, Sadık söylediklerini doğrularcasına çıkıp gitmişti yanından. Siniri katlanmış vaziyette dönüp gitti eve mecburen. Bir salağı sevmişti demek farkında olmadan, Allah onu bildiği gibi yapsındı. Yüreksiz bir ahmaktı Sadık. Ne kadar söylenirse söylensin öfkesi dinmese de Dilaver bey ile evlenmesinden başka bir yol da kalmadığı açıktı. Gülbahar kimdi ayrıca, Hayriye ile Gülbahar bir miydi?
“Görürsünüz siz!” dedi hırsla, belki de o Gülbahar olacak zilli ayartmıştı Sadık’ı. Yoksa bunca zaman Hayriye’den başkasını görmeyen Sadık’ın gözü gönlü niye böyle kolayca nenesi kılıklı Gülbahar’a kaysındı.
Salak Sadık, Gülbahar’ın sözünün çoktan Hayriye’nin erkek kardeşine verildiğini de bilmiyordu tabi, avucunu yalayacaktı. Aslında samanlıkta söylerdi yüzüne ama daha kimseye duyurulmadığı için başını belaya sokmak istemediğinden, Sadık’ta lafını söyleyip, bir şey demeye fırsat vermeden çekip gittiğinden diyememişti. İyi ki diyememişti, Sadık Gülbahar’ı alamayacağını öğrenince pişman olacaktı bu yaptığına. Ayrıca Hayriye Gülbahar gelin olmadan girecekti o eve, ağabeyine eş olacağı içinde eli hep üzerinde olacaktı. Çekeceği vardı Hayriye’den. Onun seçtiği erkeği ayartıp, Hayriye’yi gözden düşürmek neymiş görecekti.
Gülbahar her şeyden habersiz kat kat çapulun ve ninesinin gölgesinin altında ev ve tarla arasında mekik dokumaya devam ediyordu her gün. Hayriye’nin erkek kardeşine gelin edileceği fikrinden rahatsız olsa da, yapacağı bir şey olmadığı için derdine yanıyordu sadece. Hem belki de oğlan öylesine söylemişti bu sözleri, daha ikinci sahiplerinin açıkladığı bir durum yoktu ortada. Anasının kuma derdi ile Hayriye’nin çeyiz işleri vardı gündemde. Sakine hanım kocasıyla Hayriye için hazırlık peşinde dolaşırken tüm işler yıkılmıştı onun sırtına.
Tüm bunlar olup biterken uzun zamandır öğretmeni olmayan köy okuluna yeni bir öğretmenin atandığını duyurdu muhtar, köyden çıkıp her gün yakın köyün okuluna giden çocuklar kurtulacaktı bu eziyetten. Hepsi erkek olan on çocuk vardı okula giden. Gülbahar’ın peşindeki erkek kardeşi daha verilmemişti okula, seneye diyordu Dilaver bey her seneye bir bahane bulup.
Öğretmenin kalacağı evin hazırlanması için yazı gelmişti muhtarlığa, tabi okulun da elden geçmesi gerekiyordu. Yirmi yıl önce yapılan okul binasına bir kez öğretmen atanmıştı daha önce, o da köy hayatını sevmeyip kaçıp gidince, çocuklar yan köydeki okula aktarılmış, bir daha da öğretmen falan gönderilmemişti zaten. Eğitim sisteminde yenilikler yapılmaya başlayınca, öğretmeni olmayan köylere yeni atamalar da gündeme gelmiş, Gülbahar’ın köyüne de bir kadın öğretmen atanmıştı. Yıllardır atama bekleyen öğretmen atama haberi gelince, ücra bir köy dememiş, görevi kabul etmiş, gelmek için hazırlıklara başlamıştı. Göreve başlayınca okula gönderilmeyen çocukları da tespit edecek onların da okula yazılması için ailelerle görüşecekti.
Yeni eğitim döneminin başlamasına daha zaman vardı. Erken gelip okul çağındaki çocukları tespit edip, uzun süredir işlemeyen okulu düzene sokmak için yeterli vakti de olacaktı hesabına göre. Yedi yıldır atanamadığı için alakasız işlerde çalışmış otuz yaşına gelmişti Semra öğretmen. Alakasız işlerde, üç kuruş parayla çalışmaktan bunaldığı için de neresi olursa fark etmemişti onun için. Önemli olan artık mesleğini yapacak olmasıydı. Gönlüne göre birini bulup evlenemediği için de bekardı. Bu yüzden bozulacak bir düzeni de yoktu zaten gelirken, aksine düzeninin başlayacağı yerdi bu köy onun gözünde.
Öğretmenin evi hazırlandı ilk, zaten eskiden kalma eski bir yapıydı ev, kadınların bir kısmı evi temizleyip paklamaya yollandı. Erkeklerin bir kısmı boyasını yaptı, köyden toplanan eşyalarla da döşendi içi. Artık gelince kalanını da kendi halletsin diye düşünüldü. Ev boyanırken okulda boyandı, devletin görevlisi gelip de okulu harap halde bulmasındı maksat. Aslında kimsenin bu masrafa gönlü yoktu da toprak ağası devletin kararına karşı durmak istemediği için el atmıştı biraz. Köylüye de çalışması düşmüştü her zaman ki gibi. Toru topu bir kaç kova boya ile birazcık tadilattı yapılacak. Sıralar zaten çok az kullanıldığı için pisti, yenilemeye ihtiyaç yoktu. Kara tahta desen yerine duruyordu öylece.
Hayriye’nin düğününden önce Semra öğretmen köye gelip yerleşti. Kendi kökeni de yakın bölgeden olduğu için yadırgamadı ortamı, şehirden gelmiş olsa da, kökünün töresine, giyimine kuşamına hakimdi. Otuz yaşında bekar gösterişsiz öğretmeni fazla yadırgamadı köylü bu yüzden. On çocuk dışında kimseyi ilgilendirmiyordu zaten konu. Ağızlarda bir tek otuz yaşına gelip de evlenmeyen öğretmenin evde kaldığıydı. Gösterişsiz de olsa genç ve şehirli olduğundan kadınların dili susmadı başlarda. Kadındı nihayet, köyde aç öküz doluydu.
Sakine hanım ile Dilaver beyin ilçeye Hayriye alışverişine gittikleri bir gün kapıyı açan Gülbahar tanıştı Semra öğretmenle. Muhtardan o bu evde okul çağında çocukların olduğunu duyan Semra öğretmen konuşmaya gelmişti. Evin büyükleri olmasa da girdi içeri. Çocuklarla tanıştı, Gülbahar’ın hiç okula gitmediğini duyunca üzüldü biraz ama belli etmedi. Kökeninin adetlerine yabancı değildi, onu kurtarmak için de iş işten çoktan geçmişti.
Yine de bir öğretmenle tanışmak şaşırttı Gülbahar’ı. Hiç okula gitmese de öğretmenin değerini biliyordu. O da isterdi okumayı öğrenmeyi ama nasip olmamıştı işte. Semra öğretmen gibi tahsil görüp öğretmen olmak da ne güzel şeydi oysa.
Evin ve çocukların sahibi olmadığından sadece sohbet ettiler beraber, bu saf kızı sevdi Semra öğretmen, ailesinin olduğu bir gün çocuklar hakkında konuşmaya gene geleceğini söyleyip gitti.
Dilaver beye doğrudan diyemediği için kuma gelecek derdiyle yanan anasına söyledi yine öğretmeni.
“Bir o eksikti!” dedi Sakine hanım derdi bile değildi. Çocuklar okula gitse, gitmese neydi. Köyde vardı bir düzen işleyip gidiyordu zaten. Okula gidenlerin hiç biri istemiyordu köyde kalmak görüyorlardı. Toprağı bırakıp kaçmanın yolunu arıyorlardı. Dilaver beye açmadı bile konuyu ki zaten gönlü kırık, değeri ayaklar altına alınmışken, bir de okul diye ağız eğecek hiç değildi. O kalık öğretmen gelsin ona ne diyecekse desindi.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.