Yok Oluşun Eşiğinde – Bölüm 39

Güneş ve Alper, günlerdir hiç baş başa kalamamışlardı. Bölmeye girince birlikte uzanıp, sarıldılar. Güneş mümkün olduğunca fısıldayarak “Bu babaları çipleme işinde ciddi misin?” diye sordu.

Alper onun alnına küçük bir öpücük kondurarak, “Biliyorum onlara benzememizden korkuyorsun değil mi?” diye yanıtladı.

“Evet, doğrusu bu işin oraya doğru gitmesini istemiyorum”

“Ben de istemiyorum ama biz çipleri şimdilik onları durdurmak için kullanacağız, önce konuşacağız, ikna olmazlarsa diye”

“Ki olmayacaklar!”

“Bence de olmayacaklar ama en azından onlara ne yapacağımızı söyleyeceğiz, onlar gibi kimseyi köle yapmayacağız.”

“Peki ya diğerleri, şehirdeki diğer insanlar?”

“Onları da köle yapmayacağız, biz sistemi ele geçirene kadar baş edebileceğimizi göze alabiliriz. Hem babaları hem şehirde çipsizleşenlerin yaratacağı kaosu aynı anda kontrol edemeyiz. Babalarımıza zarar vermeyeceğiz, merkezin bizim onların yerine geçene kadar her şeyin yolunda gittiğine ikna olması gerekiyor, o zamana kadar sadece. Biz yetkileri devraldıktan sonra şehirdeki insanları da serbest bırakırız ama bunu da kademeli yapmak zorundayız. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz!”

“Düşünsene çocukluğumuzdan beri tanıdığımızı sandığımız insanları aslında hiç tanımıyormuşuz!”

“O kadar çok şeyi düşünüyorum ki!”

“Biliyorum” dedi Güneş ona daha sıkı sarılarak, “Hepimiz sana güveniyoruz ama bununla da sırtına çok sorumluluk yüklüyoruz. Bir de üstelik kendini kolayca riske atıyorsun. Daha fazla yanında olmama izin vermen gerek. Bu senin savaşın değil sadece!”

“Seni, kardeşimi ve hepinizi korumak zorundayım!”

“Biz de seni ve hepimizi korumak zorundayız! Nereye gidiyor bu iş bilmiyorum ama korksam da başaracağımıza inanıyorum”

“Umarım” dedi Alper, “Haydi kapat gözlerini, yaslan bana biraz dinlenelim. Gerçekten buna ihtiyacım var! Yanımda olmana!”

“Benim de!” dedi Güneş ve ona biraz daha sokulup kapadı gözlerini. Alper’de gözlerini kapatıp burnunu onun saçlarının arasına sokup kokladı. Şu an birlikte olduklarından başka bir şey düşünmek istemiyordu.

Engin, Lale’nin yanında oturuyordu. Lale onu galeride gördüğünden beri, yukarıda yaşadıkları yakınlığı göstermiyordu ama yine de ona karşı hep nazikti. Lale’de başını kaldırınca Engin’le göz göze geliyordu ama sonra hemen gözlerini indirip, ekrana bakıyordu.

“İşte!” dedi Enes o an heyecanla, sesini kontrol edememişti, “Buldum işte listeleri buldum!”

Hepsi elindeki işi bırakıp onun etrafına toplandılar. Henüz uykuya dalmış olan Alper ve Güneş’te doğrulup dinlediler onu. Berkay çoktan kalkıp gelmişti bile masanın yanına.

“Artık seri numaralarını eşleştirebiliriz” dedi Lale elini zafer işareti yaparak.

“Geriye çiplerin nerede depolandığını bulmak kaldı” diye ona katıldı Engin.

O sırada Alper ve Güneş’te yanlarına gelmişlerdi.

“Hemen başlayalım o zaman!” dedi Güneş heyecanla.

“Biz hallederiz!” dedi Lale, bu sırada dönüp Engin’e bakmıştı onaylasın diye.

“Evet biz Lale ile hallederiz, siz gidip uyuyun! Sabah olmadan kimleri kontrol edebildiğimizi biliyor olacağız! Ama yarın sizin getireceğiniz bilgiler daha önemli!”

“Harika iş çıkardınız!” dedi Alper de sevincini belli ederek, “Engin doğru söylüyor, yarın aklımız başımızda kalsın!”

Enes etrafında konuşulanları duymuyor gibi ekrandaki listeyi kaydırıyordu ha bire, nihayet biraz ilerlemiş olduklarına çok sevinmişti.

“Haydi bize gönder!” dedi Lale yerine geçip. Liste gelir gelmez hemen Güneş’in yazılımındaki seri listesi ile eşleştirmeye başladılar.

Enes yaklaşık üç dört saat sonra yeniden uyumaya dönen Berkay, Güneş ve Alper’i uyandırdı. Onlara yiyecek bir şeyler hazırlamıştı çoktan. Gülşen uykulu gözlerle olsa da hala çalışmaya devam ediyordu

“Yeni bir şey var mı?” diye sordu Alper.

“Listeler hazır artık kimi yakaladığımızı biliyoruz”

“Ne kadarı?”

“Tüm şehrin sadece yüzde yirmisi”

“Tamam siz devam edin!” diyerek Enes’in hazırladığı sandviçinden ısırdı Alper. Güneş ve Berkay da karınlarını doyurunca arkadaşları ile vedalaşıp mağaraya doğru yola çıktılar.

Zuhal çoktan uyuyup kalmıştı, Gülşen’de gözlerini açamıyor kafası sürekli önüne düşüyordu. Engin ve Lale liste belli olunca dinlenmek için uyumaya gitmişlerdi.

“Haydi!” dedi Enes Gülşen’e bakarak, “Git sen de uyu ben devam ederim!”

“Sen uyumayacak mısın?”

“Lale ve Engin uyanınca ben dinlenirim. Bizimkiler dönünce daha taranacak bir sürü veri olacak. Nöbetleşe çalışmamız gerek bundan sonra.”

“Bu gün tünellere gidilmeyecek mi o zaman?”

“Alper’ler gelsin konuşuruz, haydi gidip uyu sen!”

Gülşen gerinerek kalktı ve Lale ile Zuhal’in uyudukları bölmeye girdi, başını yastığa koyar koymaz uykuya daldı.

Enes hemen geçti bilgisayarının başına ve çalışmaya başladı. Hiç bir şeyi yapay zekaya yükleyemedikleri için her şeyi kendileri taramaları gerekiyordu.

Okuduklarından anladığı kadarıyla, diğer şehirlerle sadece sistemin işleyişi konusunda genel bilgiler paylaşılıyordu. Sanki tek bir ülkenin parçaları değil de, birbirinden bağımsız birimler gibi davranıyorlardı. Ülke içinde belirli bir merkeze değil, tamamı yurt dışından kontrol edilen bir ana merkeze bağlı olarak çalışıyorlardı. Her şehirdeki insan sayısı birbirinden farklıydı ancak yapılanma aynı gözüküyordu. Benzer şekilde oralarda da kurucuların çocukları, görevi devralmak üzere hazırlanıyorlardı.

“Ne saçma iş!” diye söylendi kendi kendine, “İş birliği yapmak varken ne demeye böyle saçma bir plana uymuşlar ki? Ne olacağız biz rakip mi?”

Kurulan şehirlerdeki nüfuslardaki mesleki dağılım oranları neredeyse birbirinin aynıydı. Birbirinin kopyası elli tane şehir. Bu şehirlerde olanların kurdukları iş alanlarında çalışan binlerce çipli köle vardı. Neredeyse geçmişin feodal yapılarının teknolojik versiyonları kurulmuştu. Bu arada kendi bölgelerinde olduğu gibi işçi olarak çalışmayan da büyük bir nüfus vardı ülkede. Onların durumu herkesten beterdi. Yaşam şartları, onlara sağlanan imkanlar son derece sınırlıydı. Hastalıklar, isyanlar, yağmalamalar yüzünden can güvenlikleri bile yoktu. Sistem yeni kurucu ekibi ile tam işlemeye başlamadan önce onlara müdahale edilmeyeceği yazılmıştı. Bu müdahelenin çiplenme mi başka bir şey mi olduğu raporlarda yer almıyordu.

Yazılanlara göre sistemin merkezi üye hiç bir ülkenin sınırlarında değildi. Merkezde olanlar da tek bir ülkenin vatandaşı değillerdi ancak kimlikleri ve milliyetleri hakkında bilgi verilmiyordu. Küresel bir yapılanmanın planı işletiliyordu, bu yapılanmada ülkelerin, sınırların, milliyetlerin bir anlamı olmadığından özellikle bahsediliyordu ama Enes o merkezi yapılanma da bir tek bile Türk’ün bulunmadığından adı kadar emindi.

“Hiç bir ülkenin sınırında olmamak da ne demek?” diye düşünmüştü mağaraya ilk gittiklerinde talimatlar kitabının giriş kısmını okurken.

Yeryüzünde tek bir ülkenin kontrolünde olmayan çok az toprak parçası vardı. Bunlardan biri de Antartika’ydı. Hiç kimsenin olmadığı halde giriş çıkışları kontrol edilen, herkesin elini kolunu sallaya sallaya gitmesine izin verilmeyen ama nedeni hiç bir zaman açıklanmayan bu buz toprakları mı merkez olarak kullanıyorlardı. Oturukları yerden dünyadaki her insanı çipleyip, sonra da yeni dünya düzeni dedikleri bu saçma sistemi uygulayacaklardı belli ki. Kimin hayatta kalacağına, kimin işe yarayacağına, kimin ne yapıp yapamayacağına karar vereceklerdi. Sonra da buna herkesin eşit olduğu yeni dünya düzeni diyeceklerdi.

Tüm bu anlatılanların yanında babalarını çipleyip yaşadıkları yeri kontrol altına almak o kadar küçük bir detaydı ki büyük resmin içinde. Görünüşe göre bu şehirler sadece insanlarla da kontrol edilmiyordu. Ancak bu kontrollerin detayları ne raporlarda ne de talimat kitabında belirtiliyordu. Acil müdahale şartnamesinde bile yoktu.

“Diğer şehirlerde neler olduğunu anlamamız gerek?” diye mırıldandı yine, “Bir şekilde onlarla bağlantı kurmamız lazım!”

“Ne mırıldanıyorsun?” diyen Lale’nin sesi ile irkildi.

O sırada Alper ve ekibi mağaraya varmışlardı. Güneş ilk kez geldiği için etrafa şaşkınlıkla bakıyordu.

“Biz kendimizi imkanlar içinde yaşar sanırken, şu kurdukları alana bak!” dedi sinirle, “Bir mağaraya tıkılıp, her şeyi kontrol ettiğini sanan bir grup ahmağın çalışma alanı!”

“Sinirini sonraya sakla, henüz bakmadığımız bilgisayarlar şunlar!” diyerek Güneş’e yedeklemesini istediği makinaları gösterdi Alper. O da başını sallayarak işe başladı hemen.

“Çipleri burada sakladıklarını sanmıyorum” dedi sonra sadece, “Önce herkesi bir kerede çipledilerse, sonradan doğanları çiplemek için hastaneye yakın bir yerde ya da orada tutuyor olmalılar”

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Bir yanıt yazın