Harita kayanın diğer yanında ucu görünmeyen bir çukurun başındaki ilk yükseltiye düşüp orada durmuştu. Sopayı uzatıp, haritayı yakalamaya çalıştı ama sopanın ucu düz olduğundan bu bir işe yaramıyordu. Sonunda yere yatıp kolunu çukurun içine doğru uzattı. Yetişmiyordu. Çukurun geniş ağzına beli gelecek kadar iler süründü ve kolunu yeniden uzattı, “İşte yakaladım seni yaramaz harita!” diyerek eliyle haritayı tuttuğu anda dengesini kaybedip, yuvarlana yuvarlana çukurun içine düştü. Öyle kısa bir düşüş değildi bu, çok dik olduğu için kendini durduramadığı, kafasını, kolunu çarpa çarpa baş aşağı indiği bir yolculuk.
“Ah!”, “Oh” diyerek nasıl becerdiyse kendini düze çevirdi ve ayaklarını çukurun bir yanına, sırtını diğer yanına ittirip durabildi. Nefes nefese kalmıştı, her yanı da acıyordu. Kıllı kolları ve bacakları toz içinde kalmıştı.
“Aferin Ayan!” diye söylendi kendi kendine, “Sanki harita bir işe yarıyormuş gibi, şimdi onun peşinden bir çukurun içindesin!”
Yukarıdan gelen hafif gün ışığı, çukurun içini aydınlatıyordu. Ne kadar yüksekte olduğunu anlamak için dengesini koruyarak başını yana eğip aşağı baktı. Yerin en çok iki metre aşağıda olduğunu görünce, güldü elinde olmadan. Tan yere çakılmadan önce durabilmişti demek. Yukarısı daha uzak göründüğünden önce aşağı inmeye karar verdi. Elleri ile sırtını dayadığı çukur duvarından destek alarak, yavaş yavaş aşağı kaydı ve sonunda ayaklarını yere bırakarak hopladı.
Önce gözü alışamadı ama sonra etrafına bakınca burasının tünellere açılan bir boşluk olduğunu fark etti. Kafasını çevirdikçe dalgalı saçlarındaki tozlar etrafa saçılıp, yukarıdan gelen ışığın huzmelerinde dans ediyordu. Elleri ile saçını, üzerini başını çırparken, haritasını gördü, yerde ayağının dibinde duruyordu.
“Hepsi senin yüzünden!” dedi homurdanarak ve eğilip aldı. Tam cebine koyacakken, haritanın yukarıda göründüğünden farklı gösterdiğini fark etti. Başını kaldırıp, bir haritaya bir karşısındaki tünellere baktı. Harita tünelleri gösteriyordu. Kaldırıp ışığa doğru tuttu ve hangi tünelin nereye çıktığını takip etmeye çalıştı. Üç tünel vardı karşısında. Parmağı ile hepsini tek tek takip edince bir tanesinin geniş bir alana açıldığını ve oradan açılan tünellerden birinin de yeniden yeryüzüne çıktığını görünce, yukarıdan gitmektense aşağıdan gitmeye karar verdi. Bir kez daha kontrol edip emin olduktan sonra haritayı cebine sokuşturup, seçtiği tünele yürüdü. Çok garipti ama az önce karanlık görünen tüneller, şimdi içine girince çevresini görecek kadar aydınlık gibi geliyordu. Etrafta hiç ışık kaynağı yoktu, “Karanlıkta mı görüyorum yoksa!” diye sevindi kendi kendine. Tünel ilerledikçe genişledi, kıvrıldı, daraldı, sonra yeniden genişleyip, gördüğü açıklığa çıktı. Açıklığa varmadan önce gelen sesleri duyduğu için adımlarını yavaşlattı ve temkinle tünelin sonuna doğru ilerledi. Açıklığın ortasında kocaman bir havuz vardı, içinde kat kat yükselen bir taş şelaleden sular akıyor ama nedense hiç ses çıkmıyordu. Dev şelaleli havuzun diğer yanından kıvrılmış iki koca yılanı görünce, nefesini tuttu. Sesler yılanlardan geliyordu. Kendi aralarında konuşuyorlardı.
“Tısss! Yarın ki büyük çıkışa hazır mısın?”
“Nasıl hazır olmam aylardır bu anı bekliyorum.. Tıssss!”
“Boğa kral yarın çıkıştan önce bir konuşma yapacakmış. Tısss!”
“Her sene aynı şey, neden bunca tören anlamıyorum tıssss, zaten her zaman yapmıyor muyuz?”
“Yapıyoruz ama bu bir gelenek biliyorsun tısss, atalarımızdan beri devam ediyor. Kralımızın yükselişine eşlik etmemiz gerek tıssss!”
“Ben bir an önce güneşe çıkıp, biraz bronzlaşmak istiyorum doğrusu tısss!” dedi diğeri.
Tıslayarak kikirdedi diğer yılan ve birlikte sürünerek tünellerden birine girip kayboldular.
“Boğa kral da kimmiş?” dedi Ayan yeniden haritasını çıkarıp, gireceği diğer tüneli kontrol etti. Başka yılan var mı diye etrafa baktıktan sonra doğru tüneli görebilmek için çıktı saklandığı yerden. Dev şelaleli havuzun yanına gitti ve içine baktı. Suyun dibi görünmüyordu sanki, su boşluktan gelip, boşluğa akıyor gibiydi. Yeniden yılanların gelmesinden korktuğundan şelale yüzünden göremediği diğer tünellerin olduğu tarafa geçti. Tam o sırada arkasında bıraktığı tünellerden dev bir örümcek sekiz ayağını vura vura çıktı ve iki yandaki tünele girdi. Korkusundan havuzun kenarına sinen Ayan, “Buradan bir an önce çıksam iyi olacak!” diye mırıldanarak, doğruldu ve hedefindeki tünele doğru koşmaya başladı ama bu bedenle koşmak hiç de kolay değildi. Kalbi çarpa çarpa tünelin girişine ulaştığında heyecandan nefes nefese kalmıştı. Bir an önce buradan çıkmak için hiç oyalanmadan tünelde yürümeye devam etti. Arada bir arkasına bakıp, gelen var mı diye kontrol ediyordu ki, başını yeniden önüne çevirdiğinde bir başka dev yılanın çatallı diliyle karşı karşıya kaldı.
“Tıssss! Sen de kimsin?” dedi yılan şüpheli bakışlarını üzerine dikmiş, gövdesinin üzerinde Ayan’ın boyunu aşacak kadar doğrulmuştu.
Neredeyse bayılacaktı Ayan ama önce karşılaştığı yaratıkları hatırlayınca, toparlanıp cevap vermeye çalıştı.
“Ayan ben!” dedi sevimli görünmeye çalışarak, “Dedemin yanına gidiyordum da kayboldum!”
“Neden bir kafan var senin? Tıssss” dedi yılan aynı şüpheyle.
Ayan’ın eli istemsizce kafasına gitti, “Aslında..” dedi kafası karışarak, “Kafa benim de beden değil!”
“Buraya kafası olan insan soyu giremez, ne cürretle geldin yuvamıza!”
“Lütfen siz de kafamı bu bedenden ayırmaya kalkmayın, gerçekten kayboldum! Öyle ilerlemek çok zor oluyor!” dedi Ayan çaresizce, “Yolu öğrendim, haritamda var! Bakın! Şuradan sessizce geçip, yukarı çıkacağım!”
Yılan, bir Ayan’a, bir haritaya baktı, “Aslanlar mı verdi sana bu haritayı? Tısss”
“E-evet, onlar verdi, bu bedeni de onlar verdi, akrepler de kafamı kesti!”
“Tısss! Nasıl girdin ki sen buraya?”
“Düştüm, bir delikten! İzin verin geçeyim, söz bir daha hiç gelmem!”
“Senin bir ajan olmadığını nereden bileyim tısss. İzin veremem, doğruca krala götüreceğim seni!”
“Boğa krala mı?” dedi Ayan korkuyla.
“Bak onu da biliyorsun, hani yanlışlıkla düşmüştün buraya?”
“Ben iki yılanı konuşurken duydum sadece, yemin ederim başka bir şey bilmiyorum. Yarın bir tören varmış bir de onu biliyorum!”
“Anlaşıldı sen kesin casusun, yürü krala gidiyoruz!” diyerek yılan üzerine üzerine sürünerek onu tünelin çıkışına kadar geriletti. Ayan yandaki tünellerden birine girip kaçabilir miyim diye düşünmeye başlamıştı ama bu bedenle bu koca yılandan kaçması imkansız gibi bir şeydi.
“Askerler!” diye bağırdı yılan, geniş açıklıkta sesi yankılanarak.
Birden bire, tünellerden bir kaç tane dev kertenkele pata pata sesler çıkararak hızlı adımlarla etraflarını sardılar.
“Bu insan çocuğunu tünelde yakaladım tısssss. Kafası da üzerinde, üstelik yarın ki töreni de biliyor! Alın götürün krala o karar versin ne yapılacağına!”
“Yemin ederim ben casus falan değilim. Hem kimin casusu olacağım! Bırakın da gideyim!” dedi Ayan yalvarır bir sesle ama kertenkeleler etrafını sarıp, dişlerini göstermeye başlayınca bunun bir çare olmayacağını anladı ve onu ilerlettikleri yönde yürümeye başladı. Dev yılan da sürüne sürüne peşlerinden geliyordu. Tünelin birine girip, oradan başka bir tünele geçtiler, yolda karşılaştıkları iki örümcek tuhaf gözleri ile tuhaf tuhaf onlara baktı.
Sonunda bir başka açıklığa geldiler, bu açıklığa gelmeden önce bekleyen iki başka kertenkele vardı.
“Bir casus yakaladık, krala göstereceğiz!” dedi kertenkelelerden biri nöbetçi olanlara.
İri olan kertenkele başını salladı ve geçebileceklerini söyledi. Ayan aralarından geçerken ona düşmanca bir bakış fırlattı.
İçeride basamaklarla çıkılan yüksek bir platformun üzerine konulmuş kocaman bir taht vardı. Tahtın sırtından iki tane kocaman boynuz iki yana doğru kıvrılıyordu ve aralarında da bir yuvarlak bir taş parçası duruyordu.
“Sanırım kralınız burada değil!” dedi Ayan mülayim görünmeye çalışarak, “İsterseniz ben gideyim, sonra karşılaşırsak o zaman tanışırız!”
“Kes sesini!” dedi kertenkelenin biri.
O sırada, karanlık gölgelerden heybetli dev bir boğa göründü. Dört ayağının üzerinde yürüyordu ve sırtında kırmızı bir pelerini vardı.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.