Emine hanımların evine haber ancak ertesi sabah ulaştı. Semiha, Nurgül’ün hazırladığı kahvaltı masasından kalkmış, üzerini değişmeye odaya girmişti. Emine hanım ağır ağır çayını yudumluyor, Nurgül de sessizce tabağındaki peynirle oynayıp duruyordu.
Kapı zili duyulunca, “Hayırdır kim bu saatte?” dedi Emine hanım huzursuzlanarak.
Nurgül’ün de yüzüne bir endişe yerleşti ama kalkıp açtı kapıyı, “Avukat bey gelmiş!” diye seslendi içeriye. Üzerini giyinen Semiha’da çıkmıştı odadan, üç kadın sabahın köründe gelen avukatın yüzüne bakıyorlardı merakla.
“Endişelenmeyin!” dedi avukat, gösterilen koltuğa otururken. Nurgül avukata çay doldurmaya mutfağa koştu hemen, söyleyeceklerini kaçırmak istemiyordu.
“Bu defa iyi haberle geldim, erken bir saat oldu kusura bakmayın ama söyleyeceklerimi duyunca nedenini anlayacaksınız!”
“Mustafa aklandı mı yoksa?” dedi Semiha hemen.
“Sayılır! Gözümüz aydın öncelikle!”
“Anlat avukat oğlum, yiğidim dönecek mi eve?”
Avukat yüzü gülerek anlattı yeni gelişmeleri ona da akşam geç gelmişti haber ama dışarıda olduğu için hemen ulaştıramamıştı.
“Kocası mı vurmuş kızı?” dedi Emine hanım gözleri kocaman açılmış.
Semiha elini ağzına kapatmış, ne diyeceğini şaşırmıştı. Nurgül elinde çay tepsisi dikiliyordu öylece. Avukat uzanınca, eğilip verdi adamın çayını.
“Mustafa ağabeyim değilmiş değil mi? Ah ben biliyordum vallahi!” dedi sonra olduğu yere çökerek.
“Değilmiş ama soruşturma dosyası yazılmadı daha tabi, başka bilmediğimiz ayrıntılar çıkarsa göreceğiz!”
“E bıraksınlar madem ağabeyimi!” dedi Semiha, “O katili almışlar mı içeri bari! İnanamıyorum, gerçekten inanamıyorum!”
“Almışlar, ben önce size haber vereyim dedim. Buradan Mustafa’nın yanına gidip, başka neler varmış öğreneceğim!”
“Allah senden binlerce kez razı olsun avukat oğlum. Geldin içimize sular serptin. Çok şükür Allah’ım, çok şükür!” diyerek ağlamaya başlamıştı Emine hanım çoktan, Nurgül de hemen yanına koşup başını dizlerine koymuş o da ağlıyordu.
“Yanlarına kalmasın ettikleri, ağabeyimi katil ilan edip, çok canımızı yaktılar! Biz de şikayetçi olabiliyor muyuz?” dedi Semiha öfkeyle.
“Dosya yazılıp dava başlasın, Mustafa çıktıktan sonra olabilirsiniz tabi! Çok da haklısınız, yenilir, yutulur bir iftira değil yaşadığınız!”
“Çıkar mı hemen”
“Hemen diyemem ama çok sürmez merak etmeyin. Ben gidip, bakacağım duruma! Yani belki az bir ceza alabilir tabi ama belli de olmaz. Ben de gönderilen kısa raporu okudum. Detayları öğrenirim”
“Bizi habersiz bırakmayın!”
“Yok merak etmeyin!” dedi avukat boş çay bardağını sehpaya bırakıp, gözyaşları içinde kalan aileyle vedalaşıp gitti.
“Allah’ım sana binlerce kereler şükürler olsun!” diyorlardı hepsi bir ağızdan, Semiha’da annesine sarılmış ağlaşıyorlardı.
Ahmet ağa sabah yoğun bakımdan çıkarılmış, özel bir odaya alınmıştı. İki oğlu da başındaydı. Merdan, gidip karısı ile annesini de getirmişti.
Şok üzerine şok yaşayan ailede ki herkes iyice dağılmıştı. Suçsuz yere Mustafa ve ailesine ettiklerine mi, damatlarının kızlarını öldürmesine mi yansınlar bilemiyorlardı.
“Ne günah işledik de Rabbim yaşatıyor bu acıları bize!” diye ağlıyordu Safire hanım.
Ahmet ağa gözlerini açıp ailesini baş ucunda görünce, hepsi ona odaklandılar.
“Lokman git karından özür dile!” dedi adamcağız gözlerini açar açma, “Merdan, avukata söyle, o delikanlıyı çıkarmak için ne yapıyorsa yapsın! Çok büyük günaha girdik hepimiz! Allah affetsin!”
“Baba canlarımız gitmişti!” dedi Merdan, “Eminim anlayacaklardır onlar da!”
“Canımız gitti diye daha soruşturma bitmeden, yargısız infaz yaptık!” dedi Ahmet ağa, “Canımız gitti diye canlarını almaya kalktık ellerinden! Kan davasına çevirdik!”
“Semiha beni asla affetmez!” diye inledi Lokman, “Annesi fenalaşınca bile arkamı dönüp gittim ben! Ne yüzle gideceğim şimdi!”
“Ayıbı ne yüzle yaptıysak o yüzle özür dileyeceğiz hepimiz!”
“Sen bir toparlan hele, oğlanı da yalnız yollamayalım. Hep beraber gideriz!” dedi Safire hanım.
“Eniştemin kasıtlı yaptığı kesin miymiş ki?” dedi Merdan’ın karısı ı da şoka girmişti.
“Gülistan gitti! Kasıtlı ya da değil, bu değişiyor mu?” diye inledi Merdan.
“Uğursuz olan gelin değil, damatmış demek ki!” diye çıkıverdi kadının ağzından, çok içerlemişti konuşulanlara tutamadı kendini.
“Çok günahlarına girdik çok!” diye inledi Safire hanım.
“Merdan oyalanma git konuş avukatla!” dedi Ahmet ağa tekrar, “Lokman sen de git doktoru bul çıkarsınlar beni!”
“Toparlanmadan çıkamazsın!” dedi Safire hanım, “Bir de seni kaybetmeyi göze alamayız!”
Lokman ağabeyi ile çıktı odadan, “Sence hiç şansım kalmış mıdır?” dedi Lokman mırıldar gibi.
Merdan derin bir iç çekip, elini kardeşinin omzuna koydu, “Sanmıyorum!” dedikten sonra telefonunu çıkarıp, şoförü arabayı hastanenin önüne getirmesi için aradı. Avukatla o da gidecekti durumu tam öğrenmeye.
Semiha, göz yaşlarını silip, toparlandı, çıktı dükkana gitmek için. Ekmek kapılarını kapatamazlardı, Mustafa yakında gelip, geçerdi işlerin başına. Zavallının önce iyice toparlanması gerekecekti. Dükkana gidip düşündü uzun uzun, bir ara hırslanıp, Lokman’a bir şeyler yazmak istedi, sonra vazgeçti. Onu hiç affetmeyecekti, hem de hiç. Ne onu, ne de ailesini. O iyilik maskesi düşüvermişti daha bir şey açığa çıkmadan. Acıları da olsa insanlıklarını kaybetmişlerdi ve böyle bir aileye girmeyi asla istemiyordu, hele Lokman’ın yüzünü bir daha görmeyi hiç istemiyordu.
Alışverişe gelip de soranlara, ağabeyinin aklandığını söyledi göğsünü gere gere. Yakında gelip işinin başına geçecekti mutlaka. Semiha’dan iyi haberi duyan bir kaç kişi uğradı Emine hanıma,
“Mustafa melek gibi bir çocuk, Allah herkesi kuru iftiradan korusun. Büyük geçmiş olsun. Kötülük kimsenin yanına kalmaz!” dediler.
Avukatları, Mustafa’ya da vermişti iyi haberi. Mustafa sarsıla sarsıla ağlamıştı saatlerce, hamile bir kadının canını almanın vicdan azabı ile yaşayamıyordu artık. Ne kadar zorlasa da hatırlayamıyordu olanları. Ayıp olmasın diye içtiği o bardaklar, tüm ailesine neler yaşatmıştı. Kırk kere paklansa, arınamaz sanıyordu bu günahtan. Avukattan evdekilerin durumunu öğreniyordu, hepsi güçlü olmaya çalışıyorlardı biliyordu ama nasıl yıkıldıklarından, ona güvenlerinin nasıl sarsıldığından hiç şüphesi yoktu.
Savcılık, Ertuğrul’un tutuklanmasının ardından soruşturmayı onun üzerinde yoğunlaştırmıştı. Dosya tamamlanana kadar Mustafa serbest kalamayacaktı. İş birliği içinde olup, olmadıklarından emin olmak istiyordu savcı önce.
“Ne iş birliği?” dedi Semiha duyunca hayretle, “Ağabeyim o adamı tanımaz etmez, bir kaç kez gördü ancak!”
“Bırakalım da işlerini yapsınlar” dedi avukat, “Geriye hiç şüphe kalmayacak şekilde aklansın ağabeyin!”
“Sahipsiz sandılar bizi pis günahlarını bize yıkmaya kalktılar!” demişti Nurgül’e annesi duymadan.
Nurgül de aynı fikirdeydi ama önemli olan gerçeğin açığa çıkmasıydı şimdi. Mustafa ağabeyleri eve dönünce, avukatla konuşup, ne yapmaları gerekiyorsa yaparlardı nasılsa.
“Allah seni korumuş abla!” dedi sevgiyle.
“Ah güzel yürekli kuzum, bir insanın canına mal olmasaydı keşke bu koruma! Zavallı kız karnında canla gitti!”
“Olacakla, öleceğe çare yok derler ablacığım, vardır Allah’ın bir bildiği bu işte de! Yattıkları yer nur olsun inşallah!”
“Amin güzel kardeşim, amin! Ailenin gözüne bir gözükecek varmış belki de!”
“Pek ders almadıkları ortada! Aradı mı Lokman ağabey seni, bizim bildiğimizi onlar da duymuştur!”
“Daha anma artık onun adını! Arayıp ne diyecek, hangi yüzle konuşacak benimle. Gülsitan’a olanlar olmasa da yaptıklarını affeder miydim sanıyorsun!”
“Yok da yani, gene de insan bekler diye dedim!”
“Beklemiyorum, ondan da, ailesinden de hiç bir şey beklemiyorum, ağabeyim çıksın, boşanma davası açacağım hemen!”
“Mustafam çıksın kurban keseceğim!” diye geldi yanlarına Emine hanım
Ertuğrul, görüntülere rağmen mağduru oynamaya devam ediyordu.
“Yapay zeka ile yapmışlar o görüntüyü gerçek değil, mağdur olan benim!” diyordu hâlâ. Oysa görüntülerin yapay zeka ya da başka şekilde müdahale edilmeden kaydedildikleri açıktı
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.