Mustafa ağa gördüklerinden emin olamıyordu ama içine kurt düşmüştü bir kere. Kendi duygusal şokundan doğru görememiş olduğunu düşündüğünden, kaydı adalete teslim etmeyi tercih etmişti. Yaver götürüp belleği avukata teslim etti ve başka kimseye hiç bir şey söylemedi.
Gülistan’ın cenazesinin üzerinden neredeyse bir buçuk ay geçmişti. Ertuğrul daha fazla o evde yaşayamayacağını söylemeye başlamış, dava sonuçlandıktan sonra evi kapatıp, kuzenleri ile yurt dışına gitmeye karar vermişti. Herkes hem karısını hem de doğmamış çocuğunu kaybeden adamın yaşadığı travmayı saygıyla karşılıyordu. Burada ve o evde yaşadıkça bu olayı atlatması daha zor olacaktı.
Lokman acısını unutmak için babasından ayarladığı işe başlamak istediğini söylemiş, bir haftadır gidip geliyordu. Gelenin gidenin en mutlu günlerinde yaşanan acıdan bahsetmesinden artık çok sıkılmıştı. Uğursuz gelini eve getiren Lokman’dı. Ablasının ölümüne neden olan da oydu bu durumda. Zaten kendi acısı kendine yetiyor, geceleri kabuslarla uyanıyordu. En iyisi ortamdan uzaklaşmak onu kimsenin tanımadığı iş yerinde günü doldurmaktı. Artık ne o iş kurma hayalleri kalmıştı, ne memleketini tanıtma arzusu, sadece kaçmak için başlamıştı çalışmaya.
Safire hanım evde çok bunaldığı için Merdan’la karısı “Biraz bizde kalsın” diyerek yanlarına almışlardı annelerini. Merdan, işlerle uğraşsa da, karısı annesine eşlik edecekti. Kızının doğup, büyüdüğü, sonra da öldüğü konağın her köşesi dokunuyordu Safire hanıma. Lokman gibi gelenin gidenin sözünden o da bunalmıştı. Sanki ciğeri yanmamış gibi herkes gelinin uğursuzluğuna takmıştı kafayı. Aslında Merdan’ın karısı da içerliyordu bu sözlere, gelin olarak dolaylı yollardan ona da geliyordu taşın ucu. Yarın bir gün başlarına bir şey gelse, her an aileyi yıkan gelin damgasını o da yiyebilirdi.
“El alemin gazına geliyor bizimkiler, annem de, babam da ne sana ne de Semiha’ya o gözle bakmaz. Gelin değil kızı sayar seni biliyorsun” demişti Merdan karısına. Gerçekten de Merdan’ın karısı da biliyordu, Safire hanım “bu çatının altında ailemize dahil olan herkes benim evladımdır!” derdi her zaman. ne kayınvalidesi, ne de kayınpederinden onu üzecek ne bir söz, ne bir davranış görmemişti. Zaten öyle olmasa sırf iyi hissetsin diye almazdı evine kocasının annesini.
Ahmet ağa da sesini çıkarmamıştı karısının gitmesine, zaten o da sürekli odada oturduğu için gitmesi belki daha bile iyi olurdu. Gelenin gidenin ayağı da kesilirdi biraz. O da karısı gibi konağın her köşesindeki anıları görüyordu odadan çıkınca. Biraz da ondan kapatmıştı kendini odaya. Belki de baba yadigarı bu konağı kapatıp, başka bir yere geçmek lazımdı artık. Çocuklar sonra ne isterlerse yaparlardı burayı. İki oğlunun da Gülistan’a mezar olan bu konakta yaşamak isteyeceğini sanmıyordu.
Savcılığın, yenilenen ifadelerle, teslim edilen kayıtları incelemesi sandıklarından daha uzun sürdü, avukatlar sorunca, henüz inceleme sürüyor, dosya hazırlama aşamasına geçmeden size bilgi veremeyiz deniliyordu.
Bu arada Ertuğrul neden yeniden ifadeye çağrıldığını anlayamamıştı. Mustafa’yı zorla içirdiği ve silahı eline zorla tutuşturduğu kaydı görünce rengi bembeyaz oldu.
“Bunlardan ifadenizde bahsetmemişsiniz” dedi soruşturmayı yürüten amir.
“Çok sarhoştuk, silahı ona ben verdim ama kendi istedi. Ben de atacağım, ben de erkeğim diye bağırıyordu!” dedi Ertuğrul hemen. Nasılsa kayıtta ses duyulmuyordu.
Amir onun cevabını duyunca, durdurduğu kaydı oynatmaya devam etti. Görüntü temizlenmiş ve büyütülmüştü.
Konağa, Ertuğrul’un tutuklandığı haberi geldiğine Ahmet ağa yalnızdı. Avukat önce Ertuğrul’u savunmaya gitmiş, sonra olanları duyunca Ahmet ağaya telefonda söyleyemeyeceği için kalkıp konağa gelmişti. Savcılığa teslim etmeden kayıtları kendisi de hızlıca izlemişti ama yaver ve Ahmet beyin yakaladığı detayı hızlı geçtiği için görememişti.
“Yanılmamışız!” dedi Ahmet bey bitkin bir sesle.
“Siz biliyor muydunuz?” dedi Avukat, “Neden bir şey söylemediniz?”
“Avukat! Damadım kızımı vurmaya yardım etmiş mi deseydim emin olmadan!”
“Yardım etmemiş” dedi avukat çekinerek. Ahmet bey dik dik baktı adamın gözlerine, “Niye tutuklanmış o zaman!”
Adamcağız Ahmet beyin ateş gibi yanan gözlerinden çekindi önce ama söylemek zorundaydı, “Tetiğe basan parmak Mustafa’nın değilmiş ne yazık ki!”
O ana kadar sadece Mustafa’ya silahı veren ve kızının vurulmasına neden olanın damadı olduğunu sanan Mustafa ağa, inanmadı duyduklarına.
“Sen ne diyorsun be adam!” dedi öfkeyle.
“Anlaşılan o ki, Ertuğrul bey, silahı Mustafa’nın eline yerleştirdikten sonra, delikanlının kolunu balkona doğru hedef aldırmış, Mustafa’nın bütün parmakları kabzanın üzerindeymiş, tetikte değil!”
“Sen gördün mü bu söylediklerini gözünle!”
“Gördüm maalesef! Ertuğrul tutuklandı diye telefon gelince hemen koşup gittim ama…”
“Kızımı damadım mı vurmuş diyorsun sen! Bile isteye!”
“Ertuğrul kabul etmiyor, bile isteye mi bilmiyoruz ama tetiği çeken Mustafa değilmiş!”
“Neden?” diye gürledi Ahmet ağa, “Bir adam karnında çocuğunu taşıyan bir kadını.. Allahım sen aklımı koru!” diye inledi sonra. İyice dağılmıştı artık, kendini kontrol edemiyordu. Avukatın hemen arkasında duran yaveri koşup, oturttu adamcağızı yerine.
“Dur ağam! Sakin ol!”
“Neyine sakin olayım yaver! Neyine sakin olayım! Daha başımıza ne gelecek söylesene! Damadım kızımı öldürmüş diyor adam baksana!”
“Bir kazadır muhakak! Enişte bey niye yapsın böyle bir şeyi, bir kazadır!”
“Ne demeye söylememiş o zaman bunca zaman, el alemin garibanı içeride yatıyor kaç gündür, ailesine yapmadığımız kalmadı!”
O sırada işten dönen Lokman, avukatın babasının yanında olduğunu öğrenince gelmişti odaya, kapıdan babasının son sözlerini duyunca donup kaldı.
“Gariban kim?” dedi şaşkın şaşkın girip içeri, “O katile gariban mı diyorsunuz şimdi?”
Yaver babasının durumunu işaret edip, susturdu Lokman’ı.
“Ben size durumu anlatayım!” dedi avukat, Lokman’ı kolundan tutup, kapıya çıkardı sonra dönüp, “Bir doktor çağırayım mı?” diye sordu yavere ama yaver çoktan telefonunu almış ailenin doktorunu arıyordu. Ahmet ağanın nefesi yetmiyordu konuşmaya, elini boğazına koymuş alnından terler boşanıyordu. Lokman babasının durumunu görünce, avukatı aşıp gitti hemen yanına.
“Baba! Baba iyi misin?”
Merdan babasının hastaneye götürüldüğünü duyar duymaz, karısı ile annesine haber vermeden koştu hastaneye. Lokman, avukat ve yaver bekliyorlardı dışarıda, Ahmet ağa ağır bir kalp spazmı geçirmiş, hemen kontrol altına alınmıştı.
“Ne oluyor Lokman?” dedi kardeşinin yanına gidip, henüz avukatla konuşmaya fırsatı olmayan Lokman da şaşkındı. Ablasından sonra bir de babasına bir şey olacak diye aklı çıkmıştı.
Avukat, yavere baktı bir şey deyip dememekte kararsız kalmıştı. Ailenin yaşadıklarından sonra gelen haberler gerçekten ağırdı.
Yaver, “Ben anlatırım” dedi sakince.
Merdan ile Lokman soru dolu gözlerle baktılar yaverin üzerine.
Lokman donup kalmıştı duyduklarından sonra, o sakin Merdan ise, öfkesinden duvara yumruk atmış, ağrıyan elini tutuyordu şimdi.
“Öldüreceğim lan onu!” diyordu bir yandan, “Öldüreceğim o pisliği!”
Ertuğrul’un tutuklandığı haberi henüz ulaşmamıştı Emine hanımların evine, avukatı her gün arayıp bir gelişme var mı diye soruyorlardı ama adamcağız bir şey duyar duymaz gelip haber vereceğini söyleyip kapatıyordu. En azından Emine hanım biraz kendine geldi diye seviniyordu kızlar. Avukattan iyi haberler gelirse her şey daha da güzel olacaktı.
“Ben karımı terk ettim öylece!” diyordu Lokman kendi kendine, “Ben karımı sokak ortasında öylece bıraktım, bir de üzerine olmadık şeyler söyledim!”
Merdan’ın parçalanan eli sarılmış, şoktan kendi kendine sayıklayan Lokman ile birlikte bir başka odaya alınmışlardı. Ahmet ağayı da tetkiklerden sonra yoğun bakıma almışlar yanına kimseyi sokmuyorlardı.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.