Kör Kurşun – Bölüm 10

Semiha gelinliğin içinde kendini bir peri prensesi gibi hissederek dolaşıyordu misafirlerin yanında. Lokman’ın giydiği takımın lacivert gölgesi ile günün kızaran ışıkları altında bir masal atmosferi yaratıyorlardı. Evlenme hayali kuran tüm kalpleri tutuşturacak bu manzaraya konağın sarı ışıkları eklenip, günün karanlığı çökmeye başladıkça, herkes aldı yerini yavaş yavaş.

Nişanın iki katı kalabalık vardı konağın avlusunda, kadınların bir kısmı üst katta, bir kısmı ara katlara dağılmıştı. Erkekler başlayan müziğin temposu ve düğün yemeğinin ağızda bıraktığı o üstün lezzetin arasına sıkışmış, sohbetler ediyor. Tok sesleri müziği bastırmak istercesine yankılanıyordu avlunun duvarlarında. Nurgül her zaman hoşuna giden bu kalabalıktan ürkmüş gibi sokulmuştu Emine annesinin eteğinin dibine. Safire hanım yüzünde güller açarak dolanıyordu misafirlerini kızı Gülistan’la. Gülistan her zaman ki zarafetini kaybettiğine inansa da, giydiği altın işlemeli bordo elbise ile salınıyordu annesinin arkasında. Hem avluda, hem yukarıda köşelere konulmuş hasır büyük sepetlerde halay mendillerinin işlemeleri ışıldamaya başlamıştı gökte yükselen ay gibi. Yemekler dağılıp, mideler bayram edince, Ahmet ağa nikah zamanının geldiğini fısıldadı yaverine. Gelin yukarıdan gelecek, kadınlar onunla inecek, nikah kıyılıp halaylara geçilecekti. Davulcu ve zurnacı, yaverin kaş göz hareketi ile dizildiler merdivenin iki yanına. Midyat’ın taş avlusu bir balo salonu gibiydi şimdi herkesin gözünde. Semiha duvağı yüzünde merdivenleri dikkatle inerken, bir yanında Gülistan, bir yanında Nurgül vardı. Gökten inen bir melek gibi süzülüp geldi yer yüzüne. Önce imam, ardından çağrılan nikah memuru tamamlandılar işlerini. Avludan yükselen alkışlar, çığlıklar ve havaya sıkılan bir kaç kurşun sesi inletti geceyi.

“Emine anne ne oluyor?” dedi Nurgül korkuyla, “Düğünü mü bastılar yoksa!”

“Yok kızım adetten sıkılır düğünlerde kurşun böyle!”

“İyi ama ben korkuyorum!”

Emine hanım tuttu kızın kolunda duran zayıf elini, gözlerinden inen yaşlarla izlemeye devam etti kızını.

“Mutlu ol yavrum, Allah seni kem gözlerden korusun!” diye dua etti içinden.

Derken yükselen coşkulu türkünün sesi duyuldu sanatçıların oturduğu bölgeden. Kız oğlana verilmiş, düğün dernek kurulmuş, kaynanalar çatlatılmış, eğlenceler başlamıştı. Kız tarafının erkeği olarak Ahmet ağanın masasında oturan Mustafa, Ertuğrul’un kolundan kapıp sürüklemesiyle buldu halayda kendini.

“Hadi dostum gün bizim günümüz!” diye bağırdı Ertuğrul.

Nefes nefese bir süre halaya katıldıktan sonra yorulup oturdular.

“Haydi şimdi kadeh kaldıracağız” dedi Ertuğrul bu kez. Sandalyenin bacağına dayadığı rakı şişesini çıkarıp, yanındakilerin bardağını doldurup, Mustafa’nınkine geçti.

“Yok!” dedi Mustafa elini bardağın üzerine kapatıp, “Ben ağzıma sürmem ağabey!”

“Oğlum, kız kardeşin evleniyor, şu şana, şu nama baksana! Şimdi içmeyeceksin de ne zaman içeceksin!” diyerek itti elini.

Mustafa telaşla tekrar kapadı bardağın ağzını eliyle.

“Ağabey, kurbanın olayım ısrar etme. Bak alışık da değilim. Dokunur şimdi!”

“Oğlum ne dokunacak, bak az koyacağım, bir kaç yudum ile erkek adama dokunur mu içki!”

Yandakiler de bakışları ile baskı kurunca, Mustafa istemeye istemeye çekti elini bardağın ağzından. Rakı şişesinden akan sıvı aktı bardağın içine ve suyu yiyince, gök yüzündeki ay, Semiha’nın gelinliği gibi akça pakça bir suya döndü.

“Aslan sütü! Yarasın koçum!” diye kaldırdı Ertuğrul ve kuzenleri kadehlerini Mustafa’ya doğru.

Mustafa çekinerek aldı bir yudum, acılığın ardından ağzına yayılan anasona aromasına buruşturdu yüzünü.

“Yakıyor ağabey bu nasıl içiyorsunuz!”

“Aha işte böyle!” diyerek dikti Ertuğrul kafasına bardağı. Eğilip yeniden doldurdu sonra.

Kadınlar yavaş yavaş yukarı çıkmaya başlamışlardı yine. Semiha ne olduğunu bile anlamamış ama açılan duvağından dağılan gülücükleri ortaya çıkarmıştı tatlı gamzelerini.

Dağıtılan yemeğin kokusuna avludan yükselen sigara dumanı karışıyordu. Konağın açık taş balkonlarından hava girsin diye açılmıştı sonuna kadar. İçerisi nefesten, dışarısı gecenin coşkusundan yanıyordu sanki. Müzik coştukça coşuyor, avluya vuran ayakların sesi, davulun gümbürtüsüne eşlik ediyordu. Damadı halayın başına almışlar, peşine takılmış, bir rüyada gibi dönüyorlardı hepsi.

Balkonlardan konağa dolan namelere oynayarak, söyleyerek eşlik ediyorlardı kadınlar. Semiha’yı ortalarına almışlar el çırpıyorlardı. Bir Gülistan itiliyordu halkanın içine, bir Nurgül, bir de diğer genç kuzenler. Dışarıda arada sırada atılan kurşunun sesiyle irkiliyordu Nurgül, sonra kendini etraftaki büyülü eğlenceye kaptırıp, şıklatıyordu parmaklarını.

Safire hanım ile Emine hanım yan yana oturmuş el çırparak eşlik ediyorlardı gülüp oynayan kızlara. Ailenin büyüğü kadınlar, yenilerin bilmediği türküleri yanık ama eskimemiş sesleri ile söylüyorlardı gözlerini kapatıp. Gençliklerine gidiyorlardı belli ki söylerken, belki evlendikleri o güzel günlere. Öyle yanık, öyle içten çıkıyordu ki sözler, ağızları susmuş gönülleri ötüyordu sanki. Dışarıdaki kalabalığın gürültüsü bastırıyordu geceye yayılmadan. Onlar kaçırıyorlardı geçmişin büyüsünü.

Semiha kalabalığın ortasında, kim çekip karşısına geçerse ona kaldırıp oynuyordu kollarını. Çok yorulmuştu ama mutluydu.

Gülistan kalabalık ve kokudan iyice bunalınca, kendini balkona attı biraz. Bir kaç haftadır çoğalan mide bulantıları yüzünden sıkıntısı vardı. Küçük kuzenlerden biri ablasının daralıp balkona kaçtığını görünce, kaptığı kolonya şişesi ile çıktı yanına. Gülistan avucuna döktüğü kolonyanın kokusunu hava gibi çekti ciğerlerine derin bir “Oh!” dedi.

“Allah razı olsun ablacığım! Vallahi sesten kokudan midem bulandı ama hâlâ oynayasım var!”

“Oynarız Gülistan ablam, dinlen sen hele!” dedi küçük kuzeni birlikte gözlerini dikip aşağıda eğlenen erkekleri izlemeye başladılar.

“Emine anne sen niye hiç oynamıyorsun?” dedi Nurgül yanaşıp, o da yorulmuştu kolları havada oynayıp durmaktan.

“Gençler dururken bize oynamak düşmez! Bak şu haline, kan ter içine kalmışsın!” diyerek arada bir gözünden akan yaşları silmek için kullandığı mendiliyle sildi Nurgül’ün alnını. Yemenisinden çıkan perçemleri ıslanıp alnına yapışmıştı şimdiden.

“Semiha ablam iyi dayanıyor vallahi. Kadınlar çemberin dışına çıkanı yutacakmış gibi bastırıyorlar sürekli!”

Bir kulağı ile onları dinleyen Safire hanım küçük bir kahkaha patlattı Nurgül’ün saf sözlerine

“Allah senin de güzel günlerini göstersin böyle inşallah! Haydi şikayet etme de karış kızların arasına. Her zaman olmaz böyle güzel eğlence!” dedi gülümsemeye devam ederek.

Artık iyice yorulan Semiha’da göz ucuyla yakalıyordu onları kalabalığın arasından. Bir yolunu bulup da anasının dizinin dibine oturup, soluklanmayı istiyordu aslında ama bir türlü kaçamıyordu oradan buradan karşısına çıkıp güleç yüzlerle oynayan kadınlardan. Herkes bu anı beklermiş gibi kaptırmıştı müziğe kendisini, hem aşağıda, hem yukarıda, davulun tokmağı göğüslere vuruyor gibi hareketlendiriyordu herkesi.

Derken yine silahlar patlamaya başladı aşağıda, bir, ki üç, sıkıyor da sıkıyordu birileri.

Mustafa, artık direnmeyi kestiği üçüncü kadehten sonra yalpalıyordu artık. İnanılmaz bir keyif hissetse de, midesinden yükselen kabarma, öğürtüyordu arada bir. Gökyüzünde ay döner miydi gece gece, dönüyordu işte. Etrafında gülen, sigara dumanından görünmeyen bu yüzlerin sahipleri kimdi artık bilmiyordu.

“Bir tane de sen sık!” dedi biri, eline soğuk bir demir tutuşturup. Mustafa elindekinin ne olduğunu anlamamış, kabzasından tuttuğu silahı, iğrenç bir böcekmiş gibi havaya kaldırmış anlamaya çalışıyordu ne olduğunu.

“Lan oğlum, içki içmezsin, silah tutmayı bilmezsin, nasıl erkeksin sen!” dedi Ertuğrul’un sesi.

Mustafa’nın beyninde şimşekler mi çaktı o an, tüm geçmiş ve ertelenenler gelip göğsüne mi çöreklendi emin olamadı.

“Nasıl erkeksin sen?” sözü çınladı bir kaç kez kulaklarında. Yaşı gelmiş ama evlenmemiş, erkek gibi içemeyen, eline barut isi sinmemiş, iki kadının arasında, bir damın altında, babasının ancak gölgesi kadar olabilmek için çabalıyordu suskun yüreği. Anası sormuştu ya hani geçenlerde, gönlü olup da sevmeyen olmuş muydu bu devranda. Sevmişti yıllar önce bakkalın önünden gelip giden bir kızı. Kız kardeşi okuyor, anası onun getireceği ekmeğe bakıyordu. Nurgül daha girmemişti hayatlarına. Delikanlı kalbi her görüşte hızla çarpsa da, hiç açılamamış, kara gözlü sevdiğini eller alıp götürmüştü.

“Nasıl erkeksin sen?” diye çınladı beyni o yüksek nağme ile.

O sırada avucuna doğru tutsun diye yerleştiren el, kaldırdı dirseğini, parmağının üzerine koyduğu parmağına bastırınca, tetik tık diye geri çekildi, alev aldı silah, savruldu kolu geriye.

“Erkeğim lan ben de işte!” dedi Mustafa’nın iç sesi. Bu defa yardım almadan bir daha doğrulttu kolunu bir daha bastı tetiğe.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın