İki saat hastane didik didik arandı, sonunda kameralardan Sakine hanımın şalına sarılmış çıktığı fark edildi Gülbahar’ın. Zaten o gün taburcu olacaktı, kendi isteğiyle çıkıp gitmişti hastaneden belli ki, yanında başka kimse yoktu. Sakine hanım cebinde muhtarın telefonu yazan kağıdı hasta bakıcıya verip arattırdı.
Kız yer yarılmış da içine girmişti sanki!
Muhtar “Tövbe tövbe!” çekti telefonu kapatınca, daha daha dün ilçeden nikahı kıymışlar, işi halledip gelmişlerdi sözde.
Arabasına binip, tarlaya gitti haber etmeye. Dilaver bey nihayet nikah kıyılıp insan içine yeni çıkmıştı daha, muhtarın arabasını tarlanın kenarında görünce doğrulup baktı herkes. Muhtar ağır ağır indi arabadan geldi Dilaver beyin yanına, kulağına eğilip fısıldadı olanları. Dilaver beyin yüzü önce siyah, sonra kırmızıya döndü herkesin gözü önünde, ağzını bıçak açmadı. Kimseye bir şey demeden, yürüdü muhtarla arabaya binip gittiler.
Hastaneye vardıklarında, Sakine hanım iki gözü iki çeşme ağlıyordu başlarına gelenlerine. Kızın ailesinden bir talep gelmeyince henüz polise haber verilmemişti. Dilaver bey de gelip, “Polis falan istemem! Kocası bahçede bekliyordu, onunla gitmiştir” deyince, tutanak tutuldu, kondu Gülbahar’ın dosyasına.
Sakine hanım “Bulmayacak mıyız, aramayacak mıyız? Nereye gider kendi başına!” diye feveran etse de, “Cehennemin dibine kadar yolu var!” dedi kocası, nikahlı kocası vardı artık, o sahip çıksındı. Belki dışarda buluşup gitmişlerdi beraber. Arabaya binip köyde döndüler.
Arabada anlaşıldı, köylüye Gülbahar kocasıyla gitti denilecekti, Samet beyin oğluna “Karını al nereye gidersen git!” dediğini herkes biliyordu da Sadık’ın çekip gittiğini bilmiyorlardı.
Namus temizlenmiş, iki de nereye gitmişse gitmiş, mevzu kapanmıştı.
Dilaver bey tarlaya gider gitmez, Gülbahar’ın haberi gelmeden koşa koşa anasına gitmişti Hayriye, olanı biteni Mustafa’nın deliliklerini konuşmuşlardı baş başa. Neyse ki babasının korkusuna susmuştu azıcık oğlan ama Hayriye de konuşacaktı kardeşiyle daha.
Dilaver bey, Sakine’yi eve bırakıp, Hayriye’yi bulamayınca, öfkesi burnunda gitti aldı karısını anasının evinden.
“Benim haberim olmadan çıkılmayacak bir daha evden!” diye gürledi iki karısını da eve sokunca, “Yeterince iş geldi başımıza!” deyip çıkıp gitti evden yine, tarlaya değil muhtarın yanına gidip akşama kadar oturdu orada. Hayriye’nin bitmez sandığı forsu sönmeye başlamıştı o gün ama sözde bağırılan Sakine gibi bozmadı tavrını akşama kadar. Oğlanlar tarladan gelip, Dilaver bey sofraya oturunca, geçti yanlarına. Dilaver beyin yüzü değişti o an, Hayriye cilveyle kocasının yüzüne bakınca, gördü, Sakine’ye bakar gibi bakan o gözleri. Bir o değil ayakta dikilen Sakine, masadaki oğlanlar da gördü.
“Aç değilim ben zaten!” deyip doğruldu Hayriye sofradan, sinirinden ne yapacağını bilemeyip, girdi odaya.
Sakine’nin içine su serpildi biraz, gene de yüzü gülmeden topladı kaldırdı sofrayı. Yataklar serildikten sonra Hayriye’nin yediği ilk dayağın sesi geldi arka odadan, iki gözü iki çeşme ağladı durdu sabaha kadar ama artık baba evine dönemeyeceğini, bu evde de hüküm süremeyeceğini biliyordu. Gülbahar’ın boşluğunun ağırlığı çökmüştü evin üzerine, bu ev kimsenin mutlu olmasına izin vermeyecekti artık.
Semra öğretmenin haberi bir kaç gün sonra geldiğinde, kimseyle vedalaşmadan, muhtarın oğluyla ayrıldı ilçeden, otobüse binip gitti kendi yoluna.
Bir kaç hafta sonra, kilometrelerce ötede, bir genç kızın cesedi bulundu nehrin sularında. Kimliği belirsiz genç kızın kayıp ilanı, arayanı soranı bulanamayınca, defnedildi sessizce belediye mezarlığına. Nehrin kıyısındaki çalılara takılıp uçuşan yemenisi sallandı bir süre daha oralarda, rüzgar değdikçe havalandı, kirlendi Gülbahar’ın bedeni gibi, sonunda o da dayanamayıp yırtıldı düştü yere, oradan da rüzgarla sürüklendi gitti.
Köylü Gülbahar’ı kocasıyla kaçtı bildi. Sakine, Hayriye ile denk duruma geldi ama araları hiç düzelmedi. Sadık’tan bir daha hiç haber gelmedi. Sakine’nin iki büyük oğlu sonunda bir yolunu bulup, çekip gittiler düzenden. Mustafa altı ay sonra bir başka kız ile evlendirildi. Dilaver beyin Hayriye’den üç oğlu oldu. Sakine’nin küçük oğlu o çocukların ağabeyi olamadı hiç bir zaman. Ters, aksi, bir oğlan olup çıktı. Hayriye’nin oğlanlarını hırpalayıp durduğu için çok dayaklar yedi.
Herkes unuttu Gülbahar’ı, Semra öğretmen bile unuttu bir süre sonra. Yeni gittiği köyde çok sevdiği görevine başladı. Hiç evlenmeden ömrü boyu bekar kaldı. Arada anlattı şahitlik ettiklerini öküzlerin köyünde.
Televizyonlar, gazeteler, her gün ölen, öldürülen kadınları, kızları anlattı. Herkesin bildikleri , duydukları vardı bir, bir de Gülbahar gibi sessiz gelip, sessizce gidenler.
Herkes köylerde ya da eskiden oluyor sandı Gülbahar gibiler, oysa her an, her yerde, şehirli, köylü, eğitimli, eğitimsiz fark etmeden kapatmalar, kumalar, dayaklar ve cinayetler devam etti durdu öylece. Öyle sıradanlaştırıldı ki olanlar cinsel istismar suçlarında failin mağdurla evlenmesi durumunda cezayı erteleyen veya kaldıran yasa önergesi bile gündeme geldi aynı ülkede. Vicdanlılar ses oldu da engellendi o kadarı. “Gönlü vardılar”la aklanmaya devam etti Sadık gibi olanlar.
Ne nehirlerin acı türküleri bitti, ne gülü soldurup, baharı kış edenler.
Geride kalan kimse bilmedi Gülbahar’ın son sözlerini.
“Hakkım helal değil size!” diye döküldü yorgun, kurumuş dudaklarından.
Onlar bu sözler duyulmayınca, Gülbahar gibisi söyleyince, yankılanmaz sandılar kaderlerinde. Başlarına gelenler kaderin bir oyunu sandılar ama hakkına girdiklerinin ahları silinip gitmedi gökyüzünde. Ne Gülbahar’ın ne de nicelerinin ahı eksilmiyordu üzerlerinden kara bulutlar gibi.
SON
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.