Hakkım helal değil size! – Bölüm 11

Sakine hanımla, öğretmen arasında başlayan ağız dalaşının gürültüsü koridora taşınca hemşire girdi içeri.

“Hanımlar ne yapıyorsunuz Allah aşkına! Hastane burası!”

“Kusura bakmayın!” dedi Semra öğretmen ama sesi sert çıktı yine, yüzü kıpkırmızı olmuştu öfkeden.

“Bu kızın anası benim, yanında durmaya geldim. Bu kadın köyde öğretmen daha yeni geldi. Hiç bir şeyi olmuyor. Git diyorum, gitmiyor! Siz söyleyin!” dedi Sakine hanım daha sakin ve dert yanar gibi.

Hemşire öfkesini hâlâ toparlayamayan Semra öğretmene baktı dik dik, “O zaman sizi dışarı alalım, hastaya da bir rahat verin!” dedi sert bir şekilde.

Semra hanım, Sakine hanımın onu birden bire dış kapının dış mandalı ve saldırgan pozisyonuna düşürmesine çok bozulmuştu ama kızın anası oydu sahiden. Ne dese boştu şimdi hemşireye. Hışımla eşyasını aldı, Gülbahar’a dönüp acı acı baktıktan sonra tam çıkıyordu ki, yanından geçerken, “Bela arıyorsun, yanına bırakmazlar bu kadarını bile!” diye fısıldadı Sakine hanım.

Hışımla döndü çıktı Semra öğretmen. Kan beynine çıkmıştı ama bu köyün kadını erkeği belaydı sahiden. Böyle giderse onca yıl beklediği görevinden değil sadece, canından da olacaktı belli ki

“Ne yapayım Allah’ım bir yol göster!” diye inledi kendi kendine.

Gülbahar’ı boş verip, işine mi baksaydı, yoksa bunları boş verip, kızı alıp gitse miydi? Bırakırlar mıydı peşini gitseler bile. Atama beklerken yaptığı gibi geçici işlerde çalışıp bakabilir miydi ikisine.

Dilaver beyin oğlu anasını bırakıp köye döndüğünden, Semra öğretmeni köye götürecek kimse yoktu. Dışarı çıkıp derin derin nefesler aldı önce, dönüp hastaneye baktı, sonra “Ya sabır!” diyerek telefonunu çıkarıp muhtarı aradı.

“Hastaneden köye dönmek için bana bir vasıta bulabilir misiniz?” dedi kibarca.

Dilaver bey ile Hüseyin ağanın yanından muhtarlığa dönen muhtarın sesi gergin çıktı, “Öğretmen hanım köyde hakkında iyi konuşulmuyor. Bak ben baban yaşında adamım, seni uyarmış olayım. Şikayet edecekler, görevden aldıracaklar seni. Daha yeni atandım diye sevine sevine geldin. Bence sen kendin dilekçe yaz başka yere tayinini iste, yıllarca beklediğin hakkın yanıp, dosyana daha göreve başlamadan şikayet girmesin!”

İçeride yaşananlardan sonra sakinleşmeye çalışırken, muhtarın açar açmaz söylediği bu sözler, beyninden vurulmuşa çevirdi Semra öğretmeni;

“Ne şikayeti ne diyorsun muhtar? Kime ne yapmışım da şikayet edip, görevden aldıracaklar beni!”

“Dua et görevden aldırmayı konuşuyorlar, başına bir iş getirseler daha mı iyi! Dağdan gelip, bağdakini kovamazsın sen bu köyde, iyiliğine konuşuyorum. Kulak ver bir an önce çek git buradan! Köyde olay üzerine olay istemiyorum.”

Semra öğretmen sinirinden ağlıyordu artık, iyice köşeye sıkıştırmışlardı onu. Gülbahar’ı kurtaracağım diye Gülbahar edeceklerdi belli ki.

“Tamam siz bir vasıta ayarlayın önce köye geleyim!” dedi kendini kontrol etmeye çalışarak.

“Muhtar ayarlarım birini, haber bekle!” deyip kapattı telefonu.

“Nereye düştüm ben böyle?” diye söylendi kendi kendine. İlçe eğitim müdürlüğüne gidip şikayet mi etseydi acaba gelmişken. Ne yapacaktı ilçe müdürlüğü, kız öğrencisi değildi, okula gitmiyordu, on sekizini geçmişti. Polise gitse, konu zaten jandarmaya intikal etmişti. Bunların derdi de buydu muhtemelen. Onun yüzünden konu jandarmaya gitmişti, oh olsundu! İnşallah Gülbahar şikayetçi olur da tıkarlardı o Sadık’ı içeri. Başka bir şey yapamasa da bu su serperdi gönlüne. Ama sonra kızı köyde barındırmayacaklarını düşününce ezildi içi.

Muhtardan gelen telefon kırk beş dakika sonra onu gelip hastanenin önünden alacaklarıydı. Aslında kimse gönüllü olmamıştı da, kendi oğlunu koşmuştu göreve muhtar.

“Vaktin varken dilekçeni yaz da ver!” dedi kapatırken.

“Evet!” dedi hırsla Semra öğretmen, gidip yazayım. “Olur Gülbahar’ı da kaçırma şansım olursa onu da alır giderim!”

Mesleğinden de olmazdı böylece, her şeyi riske atıp kaçırsa, daha beter olurdu her şey. Hızlı hızlı çıktı hastanenin bahçesinden ilçe eğitim müdürlüğüne gitti, yazdı dilekçesini çabucak teslim etti. Geri döndüğünde muhtarın oğlu gelmiş, hastanenin önünde bekliyordu. Gelirken aynı arabaya bindikleri için tanımıştı arabayı. Hemen geçip açtı ön kapıyı, oğlanın dik dik bakışını görünce, kapatıp, geçti arkaya. Yol boyunca hiç konuşmadan vardılar köye. Evinin önünde inerken, “Babana söyle verdim dilekçeyi!” dedi ters ters vurdu kapıyı indi, her zaman yapacağı gibi teşekkür falan da etmedi. Okullar açılmamıştı daha bir yerlerde boş kadro vardı illa ki, değiştirirlerdi yerini çabucak. O da köylünün onu huzursuz edip, can güvenliği hissetmemesi gerekçesini yazmıştı dilekçesine. Eğitim müdürlüğüne neydi ama olsun yazarken içi soğumuştu biraz. Yarın bir gün dosyaya giren dilekçe ilişirdi belki bir yetkilinin gözüne, bir işlem yaparlardı bu orta çağdan kalma zekalı köye.

Girdi eve kilitledi kapısını, belli ki dışarı onun için güvenli değildi artık. Görev yeri değişmese de gitmesi gerekecekti bu köyden. Zaten uykusuzluktan yorgunluktan heba olduğu için vurdu kafasını yattı. Yatar yatmaz da ağır bir uykuya daldı.

Sakine hanım öğretmen çıkar çıkmaz sıkıştırmıştı Gülbahar’ı. Evlenmez ya da şikayetçi olursa başına neler geleceğini anlatmıştı bir bir.

“Tamam savunmuyorum ama olan olmuş bir kere, evlenmeyip ne yapacaksın. Dilaver bey seni evde barındırmaz. Köyde herkes sana göz diker. Kimse nikahına da almaz, ikimizi birden koydurursun kapının önüne. Zaten Hayriye yol arıyor beni sepetlemeye! Nereye gideriz o zaman hiç düşündün mü? “

“Gideriz ana bir yerlere, Semra öğretmenden yardım isteriz. O bize bulur gidecek bir yer!” diye inledi Gülbahar annesi annelik etsin diye ama Sakine hanım sinirlendi öğretmenin lafını duyunca iyice, “O kadın daha göreve gelmeden girmeye başladı çocukların aklına. Tövbe estağfurullah. Kızım şehirli ne anlar bizim yaşamımızdan! Şehirde ne ahlak kalmış, ne iman! Görmüyor musun televizyonda hallerini. Takılalım peşine şehre gidelim de kötü yollara mı düşelim iyice!”

“Anne lütfen!” dedi Gülbahar çaresiz.

Sakine hanımın yüzü yumuşar gibi oldu kızın haline ama sonra toparlandı sonra, yok imkanı yok olmazdı. Paraları yoktu, okuma yazmaları doğru dürüst yoktu. Yol bilmez, iz bilmezlerdi. Öğretmen dediği yeni atanmış otuz yaşına gelmiş kalık bir kızdı, ne faydası dokunacaktı onlara.

“Beterin beterini görürüz! Yat da dinlen konuşma!” dedi Gülbahar’a.

Gülbahar başını yastığa gömüp ağladı yarım saatten fazla. Sakine hanım da gergin gergin oturdu başında. Kurdukça kurdu kızı jandarma gelince şikayetçi oluverirse başlarına neler gelir diye.

Bir saat sonra kapı açıldı, jandarma girdi içeri. Gülbahar’ın ifadesini almaya gelmişlerdi. Kızın ağlamaktan gözü burnu kıpkırmızı olmuş, zaten yara bere içinde haline iyice zavallı bir hal eklemişti durumu.

İfade alacak jandarmanın içi ezildi ama belli etmedi, “Konuşacak durumda mısın?” diye sordu nazikçe.

“Konuşur!” dedi Sakine hanım araya girip, jandarma dönüp ona bakınca “Anasıyım!” dedi hemen.

“Anlat bakalım olanları” dedi jandarma aynı yumuşak ve nezaketle, “Zor biliyorum ama ifadeni almak zorundayım!”

“Kendime değildim ki ben!” dedi Gülbahar, “Uyanınca fark ettim olanları ama iş işten geçmişti!”

Jandarma bir kaç daha soru sorup, almaya çalıştı ifadeyi Gülbahar’ın anlatamayacağını anlayınca. Gülbahar cevapladıkça dövünüyordu Sakine hanım.

“Şikayetçi olduğunu yazıyorum dilekçeye!” dedi adam Gülbahar’ın gözlerinin içine bakarak.

Gülbahar dönüp annesine baktı korkuyla, Sakine hanımın gözleri kocaman açılmış kaşları havaya kalkmıştı.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın