Samet beyin karısı arabaya binip, kızın kendinde olmadığını, öğretmenle konuştuğunu söyleyince, Samet bey çalıştırdı arabayı. Jandarma karakoluna uğrayıp, Sadık ile konuşacaktı daha. Kadıncağız yol boyunca ağladı ama ağzını açıp başka laf edemedi kocasına.
Sadık üzeri başı pislik içinde oturuyordu nezarette, jandarma babası gelince görüşmeleri için aldı onu içeriye.
Evden temiz kıyafet getirmişlerdi giysin diye. Suratına fırlatır gibi attı babası önüne.
“Ne oldu baba?” dedi Sadık telaşla, “Hapse mi gireceğim, vaz mı geçtiler?”
“Gülbahar’ın iki dudağının arasında kaderin!” dedi Samet bey oğluna tükürür gibi, “Kız reşit, şikayetçi olursa cezanı çekeceksin!”
“Gönlü vardı diyorum bana inanmıyor musun?”
“Allah’a havale ediyorum seni, beş paralık ettin durumumu köyde. Madem kaçıracaktın kızı, alıp eve getireydin geri zekalı!”
“Attın ya beni evden” dedi Sadık sitemle, endişe karışık bir sesle.
“Ağanın kulağına gitti yaptıkların. Jandarmanın köye geldiğini de biliyor! Dua et kız evlensin seninle, yoksa daha barındırmaz bizi köyde!”
“Gider özür dilerim, ben ettim, sen etme derim!”
“Senin gibi oğul olmaz olsun! Uçkurun derdine düşüp, aklını yemişsin o kızla! Başkasının sözlüsüne göz diktin lan! Kızın sözlü olduğunu söylediler herkesin içinde! Dilaver ‘in namusuna, Hüseyin ağanın namusuna göz diktin sen? Dua et vurmadılar seni! Evlensen bile daha barınamazsınız köyde! İt gibi gideceksin yine!”
“Gülbahar kabul eder evlenmeyi. Etmeyip ne yapacak? Alacağım nikahıma ama sen de bizi öylece bırakma baba! nereye gidip, neyle yaşayayım ben?”
“Onu bu haltı yemeden düşünseydin. Dört öküz vereceğiz kıza mecbur. Altınlar da babasına verilecek. Daha ne vereceğim ulan sana? Canın kurtulduğuna dua et yat kalk da! Yüzümüzü yere indirdin!”
Sadık başını eğdi bir şey demedi. Babası da başka şey demeden kalkıp gitti.
Dilaver bey gece boyu uyumamış, gözü Hayriye’yi bile görmemişti. O gün tarlaya da gitmeyip, kör karanlıkta geçip oturmuştu sedire. Sakine kocasının kalktığını görünce, kalktı mecburen. Zaten küçük oğlandan başka kimse uyumamıştı evde.
“Sabah gitde bak hastaneye!” dedi Dilaver bey. Oğlanlardan biri götürsün seni, “O kadın kalmasın yanında. Git konuş.”
“Ne olacak bundan sonra?” dedi Sakine hanım korka korka.
“Sadık alacak kızı. Öldürmediğime dua etsin. Madem kızının da gönlü varmış, çeksin gitsinler nereye gidiyorlarsa! Sözlü kızı kaçırmak da neyin nesiymiş. Hüseyin ağanın yüzüne nasıl bakacağım ben?”
“Senin suçun değil!” dedi konuşmaları duyup yanlarına çıkan Hayriye, saçlarını açmış, çeyiz diye aldırdığı ipek geceliği ile sakınmadan gelmişti ortalığa.
“Git üzerine bir şey giy!” dedi Dilaver bey ters ters. Hayriye dönüp giderken, “Babamla konuşurum ben, senin suçun değil!” dedi yeniden.
Mustafa hop oturmuş, hop kalkmıştı sabaha kadar. Kendinden sonra olanları duyunca, “Öldüreceğim kendi ellerimle ikisini de!” deyip duruyordu. Hüseyin ağanın da kanına dokunmuştu olanlar ama oğlunu hapse yollamaya da niyeti yoktu.
“Aptal aptal konuşma, değer mi bir kız için!” diyordu, “Bırak babaları versin cezalarını. Sana başka kız mı kalmadı köyde!”
“Onlara da bir çift sözüm olacak!” diyordu Mustafa hâlâ.
“Ben ağayla konuşurum. Sen o kısmına karışma!” deyip kesip attı babası. Namusuna göz dikilmişti, öyle aralarında anlaşıp, evlenecekler ile kapanacak konu değildi olanlar. Hüseyin ağa, ağanın sağ koluydu. Gidip ricacı olurdu başına gelenlerden sonra. Öyle diyordu Mustafa’ya gazı gitsin diye ama Dilaver beye daha yeni vermişti kızını, aile olmuşlardı. Gülbahar da adamın kendi kızı değildi zaten. Asıl öbürüydü hesaplaşılacak olan, oğluna sahip çıkamamış, iki ailenin namusuna göz dikmiş, kızı kaçırmıştı.
“Öldüreceğim!” diyordu Mustafa hâlâ, “Bundan sana karı olmazmış zaten, kes sesini!” dedi babası, “Zararın neresinden dönsen kârdır ahmak!”
Köyde gözünü açan her ev “Ne olacak?” diye konuşuyordu o sabah. Hayriye sabah ailesinin evine gidip duruma bakmaya niyetliydi ama Dilaver bey evden çıkmayınca, çıkamadı o da. Sakine hanım oğlanlardan biriyle ilçeye hastaneye yollandı. Öğretmene de kızgındı Dilaver bey, o kalsın istemiyordu kızın yanında. Kızın aklını bulandıracaktı mutlaka. Hoş bulandırsa da Gülbahar’ın bu köye yeri kalmamıştı zaten. Yine de ağzından çıkan lafı çiğneyip, jandarmaya başka laf etsin istemiyordu. Sakine hanıma, kızına Sadık ile nikahlanacağını iyice belletmesini söyledi yolladı. Onlar çıktıktan bir saat sonra Samet bey geldi yanında muhtarla.
Akşam jandarmaya haber eden muhtardı ama öğretmen tehdit etmişti onu da. Mecbur kalmıştı. Kızın durumu iyi değildi. Doktorlar epey uğraşmıştı. Öğretmen de bundan sonra rahat duracağa benzemiyordu. Samet bey sabah karısıyla gidip, Gülbahar kendinde olmadığı için öğretmene söylettiklerini de anlattı
“Sakine de gitti. şimdi. Alsın o uğursuz kadını başından. Sen bakanlığa yazı yaz, bu öğretmeni istemiyoruz köyde de!” dedi Dilaver bey, muhtara.
“Ne gerekçe yazayım!”
“Gençlerin aklını bulandırıyor, köyde huzursuzluk çıkarıyor, biz idealist öğretmen istemiyoruz köyümüzde de! Adete, töreye saygılı olan öğretmen yollasınlar bize. Kendi içimizde çözeceğimiz meseleyi sarpa sardırdı iyice.”
“Sadık itini tutuyormuş jandarma, kızın söyleyeceklerine göre davranacakmış”
“Vuracaktım iti!” diye hırladı Dilaver bey, “genç karımın koynundan hapse gitmek istemedim” demedi.
“Kız senin değil!” dedi Hüseyin ağa pişkin pişkin, “Alsın kızı da cehennem olsun gitsinler köyden! Köylü de unutur yakında olanları.”
Başını salladı Dilaver bey, Hayriye’yi almış olmanın avantajıydı duydukları. Yoksa Hüseyin ağanın, ağaya gidip başlarına bela salacağından şüphesi bile yoktu.
Sakine hanım, kızının yanına girdiğinde, jandarma gelmemişti daha. Doktor gelmiş, Gülbahar’ı kontrol etmiş, pansumanı yapılmıştı. Önüne konan hiç bir şeye sürmemişti elini. İki gözü iki çeşme ağlıyordu. Annesi kapıdan girince, “Ana!” diye haykırdı, “Ana başıma neler geldi benim böyle!”
Sakine hanım göz ucuyla öğretmene baktı, “Geldim ben kalacağım yanında, öğretmen de gitsin dinlensin!” dedi yarım ağız.
“Bir yere gitmiyorum!” dedi Semra öğretmen, akşam görmüştü kadının tavırlarını. O da Samet beyin karısı gibi, Sadık ile nikahlansın diye iknâya gelmişti kızı. Kendi öz kızına sahip çıkmak değildi maksadı.
“Anasıyım ben sahip çıkarım kızıma!” dedi Sakine hanım, onun tavrını anlayınca, “Sen hiç bir şeyi değilsin. Allah razı olsun geceden beri durdun başına. Daha fazla karışma bu işe, git evine dinlen öğretmen hanım!” dedi sesini yumuşatmaya çalışarak.
“Gördük nasıl sahip çıktığınızı dün gece!” dedi Semra öğretmen dik dik.
“Kız bizim” dedi Sakine hanım, “Haddini aşarsan, köyde barındırmazlar seni!”
“Zaten bundan sonra kalmam köyünüzde, alın başınıza çalın! Dilekçe yazıp anlatacağım yaptıklarınızı bir bir devlete!”
Gülbahar bir anasına bakıyordu, bir öğretmene. O kendinde değilken konuşulanlardan, Sadık’a verileceğinden haberi yoktu daha.
Sakine hanım, öğretmeni görmeze gelip, kızına diyeceklerini demeye karar verdi jandarma gelmeden.
“Sadık alacak seni nikahına!” dedi yanına oturup, sanki iyi bir şey der gibi.
Gülbahar’ın kocaman oldu gözleri, ağzını açtı bir şey diyemedi. Öyle korkmuştu ki yeniden, duyduğunun duyduğu gibi olmadığına ikna etmek istiyordu kendini.
Semra öğretmen bakıyordu zavallı kızın yüzüne. Gülbahar yaşlı gözlerle ona baktı yardım ister gibi.
“Sakine hanım, senin gönlün elveriyor mu kızını bu hale getiren adama vermeye!” diye girdi araya.
Sakine hanım göz ucuyla baktı kızına, “Gönlü varmış diyorlar!” dedi dişlerinin arasından, kızına da suç buluyordu belli ki.
“Yok ana öyle bir şey!” diye inledi Gülbahar, “Zorla sahip oldu bana!”
“Ne halt ediyordun samanlıkta herifin yanına?” dedi Sakine hanım bu defa sinirini saklamadan.
“Ana ben gitmedim!” derken Gülbahar, Semra öğretmenin sabrı taştı yine, artık sinirleri öyle bozulmuştu ki kontrol edemiyordu kendini.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.