Onlar kendi hayatlarını çocukları için güven altında ve huzurlu bir şekilde yaşarken, dünya genelinde esen savaş rüzgarları ve ülkenin savunma sanayine yapılan yatırımlar sürekli televizyonlarda ve sosyal medya haberlerinde konu olmaya devam ediyordu. Artık savaşlar bile tarihin yazdığı klasik göğüs göğse çarpışma ve büyük orduların insan gücüne dayanması mantığından çıkmış, kimyasal silahlara doğru ciddi bir kayma göstermişti. Teknoloji insan hayatını kolaylaştırmaya devam ederken asıl gücünü yine savaş stratejileri alanında gösteriyordu. Doruk zaten bu alanda çalıştığı için de geldiğinde evde sık sık bu konular konuşulur olmuştu. Yaşadıkları ülke dünyanın büyük güçleri kadar olmasa da bu alanda yeni atılımlar ve yatırımlar içindeydi. Öte yandan insanların günlük hayat kalitelerine yönelik harcamaların, savunma sanayine yapılan yatırımlardan az olması bir çok insanın kafasını kurcalıyordu. Dünya hiç bir zaman barış içinde olmamıştı, yaşanan iki dünya savaşının ardından bir büyük savaş daha olma beklentisi her zaman vardı ama son yıllarda ülkeler arası savaşların çoğalması bunun bir üçüncü dünya savaşına doğru sürüklendiği yorumlarına neden oluyordu. Dünya halklarının neredeyse tamamı ülke içinde ve komşu ülkelerle barış içinde yaşamayı seçerken ne yazık ki hükümetler onlarla aynı fikirde değildi. Dünya düzeni geçmiş tarihlerde olduğu gibi toprak işgal ederek büyüme üzerine kurulu olmasa da, toprağa sahip olmaktan ziyade yönetebilmek dürtüsü ne yazık ki eksilmemişti. Dünya kaynaklarının tümüne sahip olmak isteyen devletler diğer ülkelerin topraklarında fiziki olarak halkları ile yaşamak istemeseler de yer altı ve yer üstü zenginliklerinin sahibi veya yöneticisi olmaya gönüllülerdi. Bunun için bazen ekonomik dayatmalar bazen askeri üstünlüklerle güçlerini ortaya koymaktan çekinmiyorlardı. Dünya tarihi boyunca en fazla insan nüfusuna sahip olduğu bir dönemden geçiyordu ve artık çoğu ülke kendi topraklarında kaynaklar ve insan gücüyle yetinemiyordu. Zayıf ülkeler önce halkların birliğini bozacak stratejilerle daha da zayıflatılıyor sonra barış ve düzeni getirme bahanesi ile güçlü devletlerin askeri müdahalelerine maruz kalıyorlar ve sonunda kendi bağımsız yaşamlarını kaybediyorlardı. Artık bir ülkeyi işgal etmek için doğrudan savaşmak bile gerekmiyordu böylece. Ülkede barış, düzeni yıkmak yeterliydi. Bu stratejiler öyle güçlü ve uzun vadeli hale gelmişti ki, düzenin bozulması için önce eğitim, sağlık gibi sektörlerin yozlaştırılması ile nesiller bozuluyor, sosyal medya üzerinden yapılan manipülasyonlarla bunlar güçlendiriliyor sonunda ülkeler kendilerini bir kaosun içinde bularak, direniş veya iç savaşlara sürükleniyorlardı. Yıllarca onlar üzerinde uygulanan senaryoları fark etmedikleri içinde ülkeleri diğer güçlü devletlerin kontrolüne girdiğinde de geri dönmek için iş işten geçmiş oluyordu. Garip olan aynı senaryo dünya üzerinde yakın tarihlerde sıklıkla tekrarlandığı halde henüz kontrolü devretmemiş ülke halkları bu oyunları fark etmemekte ısrarlıydılar. Birbirleri ile mücadele etmeye o kadar gönüllülerdi ki bu mücadeleye ortam hazırlayan süreçleri anlamadan tuzaklara kolayca çekiliyorlardı. Tüm bu nedenlerle devletler savunma sanayine yapılan yatırımları her geçen gün daha artırırken, iç düzen ve gücü artıracak ve bozulmaya başlamış sistemlere ve insanların büyüyen dirençlerine neden olan durumları düzeltecek yatırımlara daha az önem veriyorlardı. Son günlerde Derman’ın evinde gerek kardeşi, gerek arkadaşları geldiğinde konuşulan yegane konu buydu.
Doruk bu sektörün içinde çalıştığı için herkesten fazla bilgi ve görüye sahipti ama bildiği çoğu şey devlet sırrı olduğundan çoğu zaman bu sohbetlere katılmamayı tercih ediyor, ağabeyine bile bildiği her şeyi anlatmıyor, anlatamıyordu. Bildiği tek şey dünyada durumun gerçekten iyiye gitmediği ve kendi ülkesinin de bu yatırımlara ve düzenlemelere herkesin sandığından daha fazla yatırım yaptığıydı. Artık dünyada yaşanacak bazı şeylere kaçınılmaz gözüyle bakılıyordu. Bu yüzden ağabeyinin evine geldiğinde doğanın içinde sevgili yeğenleri ile baş başa vakit geçirmek ruhuna iyi geliyordu. Bu ev dünyanın geri kalanından ayrı bir toprak parçası gibiydi. Kendi içinde düzeni, güvenliği, huzuru ve sevgisi vardı. Çocukların rahatsızlığı hem en büyük şansızlıkları hem de hem büyük şansları olmuştu sanki. Onların daha iyi bir yaşam sürmesi için kendi alanındaki tüm gelişmeleri takip etmekten de geri kalmıyordu. Ağabeyi ile üzerinde çalıştıkları daha bir çok projeleri vardı. Hatta çocukların normal hayata dönmelerinin ardından bu alanda kendi icatlarını ihtiyacı olan insanlara ulaştırabilmek için bir şirket kurmayı da planlıyorlardı. Bu kadar istisna bir sağlık sorunu yaşayanların, genele yönelik çözümlerle yarattıkları konforu sağlamaları mümkün değildi. Herkes mühendis veya varlıklı da değildi. Öncelik Ercan ve Mercan olduğu sürece projelerini onların konforu ve sağlığı için geliştirecekler, çocukların yurt dışında olmalarını umut ettikleri operasyonlardan sonra da genele yardımcı olacak farklı versiyonlarını üretime sokacaklardı. Başlarda maliyetli olacaktı belki ama amaç için buna değerdi.
Derman o günler geldiğinde kardeşinin de çalıştığı yerden ayrılıp, doğrudan kendi işlerine odaklanacağını düşünse de, Doruk sektörde kalmanın olanı biteni takip etmek açısından daha anlamlı olduğunu savunuyordu.
“O günler geldiğinde duruma bakarız” diyordu ağabeyine sadece.
Çalıştığı alanda yatırımlar ve projeler arttığı için son dönemler de her zamankinden fazla yurt dışına çıkması gerekti. Bazen uzun, bazen kısa bu seyahatlerin ardından mutlaka yeğenlerini görmeye geliyor, her geldiğinde de onlara değişik değişik hediyeler getiriyordu.
Ayhan daha çok çocukların eğitim çağı geldiğince yapacaklarına odaklanıyordu. Çocukları kendileri de eğitebilirlerdi elbette bunun için de yeterince donanım ve bilgileri vardı ama yine de onların bir okula gitmeleri gerektiğini düşünüyordu. Serbest hareket etmelerini sağlayacak ve sırtlarından çıkarmayacakları çantaların içinde taşınabilen tanklarla bunu yapmaları mümkündü. Farklılıkları biraz sorun olacaktı belki ama yine de toplumdan uzak yaşamamalıydılar. İkiz olmalarının avantajları da olacaktı muhakkak, belki bu konuda çekecekleri ilgi sırt çantalarının çektiğinden fazlası olabilirdi. Yaşadıkları şehirde en azından ilkokul düzeyinde iyi okullar vardı. Derman evde olduğu için her gün onları okula getirip götürebilirdi. Doktorları da bu konuda Ayhan ile aynı fikirdeydi, çocuklar taşınabilir tanklarla sosyal ortamlarda yer alabilirlerdi ki zaten gelişimleri içinde bun gerekliydi. Henüz o aşamada olmadıklarından anne ve babalarının kendileri için yarattığı cennette olabildiğince sağlıklı ve mutlu bir şekilde hayatlarına devam ediyorlardı.
Baharın sonlarına doğru havalar iyice güzelleştiği için hayat evin dışına taşınmış, çocuklarla günlerini ön bahçede geçirmeye başlamışlardı. Derman çocuklar kalkmadan tüfeğini alıp, ava gidiyor, bazen tavşan, bazen yabani kuş türlerinden biriyle eve dönüyordu. Bu avlar sırasında her seferinde daha uzağa gittiği için de ormanın büyük kısmını avucunun içi gibi ezberlemişti. Sabahın ilk saatlerinde kuş cıvıltıları içinde dolaşmak ruhuna da iyi geliyordu. Bazen tüfeğini yanına alsa da sadece yürüyüş yapıp döndüğü oluyordu bu yüzden.
Bir gün önce ormanın daha önce gitmediği bir bölgesine avdan ziyade keşif gezisi yaparken, birden fazla ölü kuşa rastlamıştı. Kuşlar farklı yerlere dağılmış olsalar da topluca ölmüş gibiydiler. Öleli çok fazla olmadığı için henüz çürümeye başlamamış kuşların bu tuhaf ölümleri ilgisini çekse de bir anlam veremediği için dolaşıp yeniden eve geldi. Bir kaç gün sonra yeniden aynı bölgeye gittiğinde ise bu defa ölmüş bir tilkiye rastladı, hayvanın ağzından garip bir şekilde köpükler akmıştı. Elbette doğada hayvanlar çeşitli nedenlerden ölebiliyorlardı ama kuşların hemen üzerine tilkinin bu tuhaf ölümünü görünce bu hayvanlara zarar veren şeyin ne olduğunu merak etmeye başladı, biraz daha dolaşıp, ağaçlara, yapraklara ve çevreye baksa da bir şey bulamadığı için yeniden eve döndü.
“Belki doğaya atılan bir şeyden zehirlenmişlerdir” dedi Ayhan kocasının anlattıklarını dinleyince. İnsanlar pil gibi doğaya uzun süreli zarar verecek kimyasal atıkları bile kolayca her yere atıyorlardı. Orman her ne kadar onların özgür alanı olsa da, hafta sonları avlanmak, piknik için de şehirden insanlar yakın yerlere geliyorlardı. Derman çoğu zaman onların giderken bıraktıkları pislikleri de topluyordu gördükçe. Bu orman onların evleriydi artık ve diğer insanların gelip bu evi kirletmelerinden hiç hoşlanmıyordu. Resmi olarak av veya piknik bölgesi olmadığından da şehir yetkililerince ormanın içi düzenli kontrol edilmiyordu.
(devam edecek)