Karakoldan aradıklarında telefonu Saime hanım açmıştı. Kızları sağ olarak bulunmuştu, kazada yaralanmış ve yanındaki diğer adamla birlikte hastaneye kaldırılmıştı. Hastanenin adı ve yerini de söyledikten sonra telefonu kapattı.
“Sevgilisi ile kaçmış işte, Allah razı görmemiş kaza yapmışlar!” diye homurdandı kendi kendine. Mustafa beyi arayıp kızları hakkında aldığı bilgileri aktardıktan sonra, “Gelmez geri artık! Bir plan yapmalıyız” dedi hemen.
“Ne planı yapacağız biz sözümüzü bozmadık, kız kaçtı! Murat arasın adama söylesin!”
“İyi de arabayı geri ister o zaman!”
“Senet, sepet mi yaptı Murat, araba onun üzerine değil mi?”
“Ne rahat adamsın sen!” dedi Saime hanım sinirlenerek
“Ha oldu o zaman arabayı da size hibe ediyorum diyecek hali yok! Kız yoksa böbrek yok, böbrek yoksa araba da yok!”
“Versin geri o zaman canım ne yapayım şimdi yani böbreğimi mi vereyim Allah Allah! Başkasına kaçmış kızı da almak isteyecek hali yok adamın!” diyerek kapattı Mustafa bey telefonu.
Saime hanım sinirli sinirli kapattı telefonu, aslında gerçek buydu, kız başkası ile alenen kaçmıştı. Adam böbrek için bile olsa alır mıydı daha onu nikahına!
“Allah seni bildiği gibi yapsın Ayşegül!” dedi sinirle ve olanları anlatmaya oğlunu aradı bu sefer, babasının da söylediklerini ekleyip, ağlamaklı bir sesle adamı arayıp gerçeği anlatmak da başka çare olmadığını söyledi. Alırlardı gene bir araba oğullarına yolunu bulup, şimdi geri vermekten başka çare yoktu maalesef.
“Sizin yüzünüzden!” dedi Murat ters ters kapattı telefonu annesinin yüzüne.
“Yüz karası!” dedi Saime hanım yine sinirli sinirli, kastettiği oğlu değildi elbette. Onca emek verdiği kızı ihanet etmişti onlara. Olay evlenmesi, böbreğini vermesi değildi, başka adamla kaçıp gitmesiydi. Millet duysa neler derdi kim bilir? En iyisi bu akraba ziyareti yalanını biraz daha uzatıp, sonra da başka yere taşındı gibi bir yalan uydurmaktı. İş buldu gitti derlerdi belki. Tabi bu kadar olaydan sonra böbreği alamayan adam çenesini kapalı tutmayı başarırsa.
Uzun zaman sonra masal gibi geçen iki günün ardından bu kez Ayşegül ile Gülümser hanım, Sema’yı uğurlamak için gittiler otogara. Gülümser hanım uzun uzun tembihlerde bulundu ayrılmadan, ana kız sarılıp öpüştüler sevgiyle. Ayşegül iki gündür içinde bulunduğu bu sevgi yumağını seyretti hayranlıkla. Çok kere Gülümser hanımın kalmasına gerek olmadığını söylese de kadıncağız onun bacağı en azından tam düzelmeden gitmeyeceğini kesin bir dille ifade etti. Sema’nın gidip tek başına halledemeyeceği bir durum yoktu. Zaten gidip hemen işe başlayacaktı, Gülümser hanımın yapacağı acil bir şey yoktu.
Dönerlerken Gülümser hanımın saklamaya çalıştığı hüznünü hissetti hemen, “Benim yüzümden ayrıldınız!” dedi mahcup bir sesle.
“Ayrılmadık kızım, Allah kesin ayrılık vermesin. Sen de benim kızımsın artık! Biraz sana, biraz ona idare edeceğiz böyle!” dedi her zaman ki sevecenliği ile ve birlikte eve döndüler. Sema masa üstü bilgisayarını da bırakmıştı arkadaşına giderken. Gülümser hanım mutfağa girince o da bilgisayardan aşçılık ile ilgili iş ilanlarına bakmaya başladı. İstanbul’da aşçılık yapmak için istenen özellikler epeyce fazlaydı anlaşılan ama büyük restoranlarda çalışmak için zaten kendini hazır hissetmiyordu, daha küçük ölçekli ilanların bir kaçını not aldı gidip görüşmek için.
Aklının bir tarafı Mesut’taydı hâlâ, nasıl olduğunu merak ediyordu elinde olmadan. Gülümser hanım hastaneyi arayıp bilgi alabileceğini söyleyince bunu neden düşünemediğine şaşırdı. “Sema’dan hemşirenin numarasını al sor istersen” demiş olsa da Gülümser hanım, o doğrudan hastaneyi arayıp sormayı daha uygun buldu. Sonuçta hemşirenin özel hattıydı o numara ayrıca Mesut o katta yatmıyordu.
Mesut’un yattığı koridorun hemşiresi açtı telefonu, santral bağlayınca, ilk “Nesi oluyorsunuz?” diye sordu, “Biz birlikte kaza geçirmiştik ben arkadaşıyım” dedi Ayşegül hemen, hemşirenin adını sorduktan sonra sessizliği ve klavye tıkırtılarından kayıtları kontrol ettiğini anladığı için sessizce bekledi bir süre, “Odasına bağlayayım!” dedi hemşire nazikçe ama “Hayır rahatsız etmek istemiyorum, durumunu merak ettiğim için aradım!” dedi Ayşegül hemen.
Hemşire bir kaç gün sonra taburcu olabileceğini söyleyince yüzüne bir gülümseme yayıldı, teşekkür edip kapattı telefonu.
“İyi bir adama denk gelmişsin çok şükür ki!” dedi Gülümser hanım onun telefonu kapattığındaki yüz ifadesini görünce.
“Hayatımı kurtardı desem yeridir!” dedi Ayşegül.
“Başına gelenlere de sebep olmuş bir yandan ama?”
“Doğru ama onu da iyilik olsun diye yaptı, nereden bilsin olacakları!”
“Buranın telefonunu bıraksaydın keşke!”
“Yok, yani zaten bir tesadüf sonucu oldu başımıza gelenler. Fazla da şey yapmayayım!”
“Nasıl istersen!” dedi Gülümser hanım ama aklının Mesut’ta kaldığı ve önemsiz olmadığı belliydi Ayşegül için.
Her gün düzenli olarak pansumanlarını yaptı Ayşegül’ün, ne mutfağa soktu, ne de bir iş yapmasına izin verdi. Ertesi günden itibaren de birlikte gittiler tüm görüşmelere, bazılarını Gülümser hanım beğenmedi, bazılarını Ayşegül. İkisinin de birlikte beğendiklerinden biri Ayşegül’ü beğenmedi, diğeri de arayacaklarını söyledi sadece.
Sema bu arada gideceği yere bir zorluk olmadan varmış, mesaisine de başlamıştı. Her ne kadar okula gitmeye alışık olsa da, mesai yorgunluğuna alışamadığı için zorlanıyordu biraz ama bu da bir başlangıçtı elbette.
Yeni iş ilanları, yeni görüşmelerin ardından nihayet bir hafta sonra bir işyerinden döndüler Ayşegül’e. Eski işinde olduğu gibi aşçı yardımcısı olarak çalışacaktı yine. Üstelik İstanbul şartlarında uzak olmayan bir yerdeydi iş yeri ve bacağındaki yara neredeyse kapanmış, arada sırada ağrıyarak yerini hatırlatsa da, yürümesine de bir engeli kalmamıştı. Ayşegül’ün ilk mesai gününde de evde onu bekleyen Gülümser hanım da kızının yanına dönmeyi kabul etmişti böylece.
Ayşegül bir kez daha onunla birlikte gara gidip uğurlamak istese de, mesai gününe denk geldiği için evde vedalaşmak zorunda kaldılar. Bu yine bir ayrılık değildi Gülümser hanımın lügatına göre yakında yeniden görüşeceklerdi. Ayşegül defalarca etmiş olmasına rağmen yenilerini ekleyerek sevgiyle uğradı bu güzel insanı arkadaşının yanına.
Başladığı restoran da tek aşçı yardımcısı değildi, kendi gibi üç kişi daha yapıyordu aynı işi. İçlerinden biri ayrıldığından yerine Ayşegül’ü almışlardı. İlk bir kaç gün düzeni öğrenmekle ve küçük işler almakla geçtikten sonra eski mesaisine benzer bir tempoda yeniden çalışmaya başladı. Restoran hafta sonu açık olduğundan, hafta içi sırayla izin kullanıyorlardı. Ayşegül’ün izin günü salıydı. Hayal ettiği hayat eksiksiz başlamıştı çok şükür, mucizevi bir şekilde başını sokacak bir çatı ve bir işi olmuştu kısa sürede, kendi bile bu kadar olacağını beklemiyordu gelirken. İlk bir ay işe ve yalnız yaşamaya adapte olduktan sonra ilk maaşıyla kendine düşük modelli ikinci el bir cep telefonu ve yeni hat aldı. Her sabah keyifle uyanıyor, işine gidiyor, akşam geldiğinde bilgisayardan arkadaşı ile biraz görüntülü konuşuyorlar sonra da Sema ve annesinden kalan kitaplardan birini eline alıp iki üç sayfa okuduktan sonra uykuya dalıyordu. İzin günlerini çamaşır ve ev temizliği işine ayırmıştı. İş yerinde yemek esirgenmediği için evde kahvaltı etmek dışında bir şeyler hazırlamasına da pek gerek kalmıyordu. İkinci ay maaşı ile gidip sınava hazırlanmak için gerekli kitapları almayı planlıyordu, böylece yeniden sınava girebilecekti ama henüz önceki kazandığı bölümümü yazsa, mecbur kalmış olsa da artık sevmeye başladığı mesleği ile ilgili bir okul mu okusa karar veremiyordu. Gülümser hanım başladığı işi diplomalandırırsa, kaybettiği vakti geri kazanmış olacağını söylüyordu, çünkü mezun olduktan sonra elde edeceği tecrübeyi okula girmeden önce edinmiş olmuştu. Sema ise kazanıp da gidemediği o bölümü yeniden kazanacağına emindi, potansiyeli zaten varken ne diye aşçılığa razı olsundu. Ayşegül ikisinin sözlerine de ikna oluyor ama kararını veremiyordu ki zaten karar verme aşamasında değildi.
(devam edecek)