Kayıt Dışı – Bölüm 27

Ali Rıza telefonu kapattı. Düşündü. 

Cemal Arman. Kurgan Holding. Şeyda bir haber peşindeydi. Belki de Cemal Arman ile ilgili bir haber. İyi de kızı orada çalışıyorsa babası hakkında bir haber takip edildiğini bilirdi. Gazete kendi medya grubunun ortağı olmasa da zincirin en güçlü halkalarından birini niye takip etsindi. Şeyda kendi başına bir iz peşine düşse gazetenin haberi olmazdı ama görevlendirme denilmişti.  Ne oluyordu böyle? Zincirde bir hesaplaşma mı vardı acaba? Şeyda’yı da piyon mu yapmışlardı.  

Telefonu tekrar eline aldı. Bu sefer Murat Keskin’i aradı. Gerçeğin Gücü Gazetesi’nin yazı işleri müdürünü. 

“Murat Bey, ben Ali Rıza Demir. Şeyda ile ilgili konuşmuştuk.” 

“Evet, hatırlıyorum.” 

“Şeyda’nın yaptığı son haber ne idi? Kimin hakkındaydı?” 

Murat Bey duraksadı. “Ben… size bunu söyleyemem. Gizli bir görevdi.” 

“Murat Bey,” dedi Ali Rıza. “Ben resmi bir kayıp soruşturması açtım. Eğer bilgi vermezseniz, mahkeme kararıyla gazetenizin tüm kayıtlarına el koyabilirim.” 

Sessizlik oldu. Sonra Murat Bey derin bir nefes aldı. 

“Ben size uğrar bilgi veririm” dedi, “Zaten birazdan çıkacağım işlerim var!” 

“Anlaştık.” dedi Ali Rıza, adamın neden onun yanına gelmek istediğini anlamamıştı. 

Murat bey geldiğinde yüzünden endişeli olduğu anlaşılıyordu. Bu işin altından bir şey çıkarsa herkesin geri çekileceğinden emin olduğu için kendini yakmak istemiyordu.  

“Şeyda’yı özel bir kliniğe gönderdik.” dedi, “Emir yukarıdan geldi. Bana da bilgi vermediler. Orhan bey ilgilendi her şeyle, Şeyda ile de ofis dışında konuştular. Ben de karışmak istemedim açıkçası. Şeyda başarılı bir gazeteci, genç ama hırslı bir kız. Bilirsiniz bizi aşan konular olur her zaman patronlar arasında. Ben de büyük haber çıkacağını düşündüğüm için bir şey demedim. Hasta gibi gidecekti. İçeriden haber yapacaktı. Zengin ailelerin çocuklarını kapattırdığı bir yer olduğunu düşünüyorduk.  Yani Orhan bey öyle söylüyordu. Sonra ailesi gelince, bana göreve gittiğini söylediğim için epeyce çıkıştılar. Bakın ben konunun detaylarını bilmiyorum. Gazete kızın bu habere verildiğine dair bir yazışma da yapılmadı. Oraya farklı bir isimle girecekti bildiğim kadarıyla ama ismi bilmiyorum. O  kısmı ikisi görüştüler” 

“Kimin kliniği?” 

Murat Bey yine duraksadı. 

“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Orhan Bey ayarladı her şeyi. O biliyor.” 

“Orhan Bey kimdir?” 

“Kurgan Holding’den. Medya danışmanı. O bize bu fikri getirdi.” 

Ali Rıza’nın kalbi hızlandı. 

“Orhan Bey şimdi nerede?” 

“İzinde. Ailesinden biri hastalanmış. İki haftadır yok. Ben de arıyorum ama ulaşamıyorum. Korkarım bu işi bana yıkacaklar. Buraya geldiğimi ve sizinle konuştuğumu bilseler zaten başım belaya girer.” 

“Bu görüşmeyi olay sonuçlanana kadar kayıt altına almayacağım, dosyaya girmeyecek” dedi Ali Rıza. “Şeyda’nın kaybolduğu zamandan beri mi yok Orhan bey?” 

“Evet… evet sanırım öyle.” 

Murat bey, geldiği gibi endişeli bir şekilde çıkıp gidince, Ali Rıza hemen Rıdvan’ın odasına girdi yine. 

“Hazırlan,” dedi. “Gidiyoruz.” 

“Nereye?” 

“Yalova’ya. O tesise. Arama izni çıkarttırdım. Az önce gazetenin yazı işleri müdürü geldi. Pis kokular geliyor, kızın başına bir iş gelmeden gidip kontrol edelim şurayı” 

“Şimdi mi?” dedi Rıdvan. “Mahkemeye git, izin al, geri dön… En az üç gün sürer.” 

“Biliyorum, komiserden aldım izni” dedi Ali Rıza. “Ama başka çare yok. Resmi izin olmadan giremeyiz. Özel mülk.” 

Ama içten içe endişeliydi. Üç gün. Şeyda için üç gün çok uzun bir süreydi, komiser o kısmı halledeceğini söylemiş kendi yetkisini kullanarak izin kağıdını vermişti. 

O gün öğlen, kliniğin en üst katındaki ofiste, bir telefon çaldı. 

Doktor Faruk telefonu açtı. 

“Evet?” 

“Faruk, ” dedi karşıdaki ses. Soğuk, emredici bir sesti. “Polis soruşturması başlamış. Gazeteci kız için.” 

“Biliyorum,” dedi Doktor Faruk. “Ama endişelenmeyin. Her şey kontrol altında.” 

“Emin misin?” 

“Evet. Kız şu anda çok ağır ilaçlar altında. Konuşamaz. Hatırlamaz. Polisler geldiğinde dosyasını gösteririz. Elif Kaya. Depresyon hastası. Ailesinin isteğiyle burada.” 

“Gazetecilik geçmişi?” 

“Kayıtlara işlenmedi” dedi Doktor Faruk 

Adam sessiz kaldı. Sonra konuştu. 

“İlaç dozunu artır. Maksimum seviyeye çıkar. Dönüşü olmasın.” 

Doktor Faruk duraksadı. “Efendim… bu tehlikeli olabilir. Kız genç. Fazla ilaç—” 

“Ölebilir mi?” 

“Evet, muhtemel.” 

“Önemli değil,” dedi ses. “Konuşmamasını sağla. Eğer ölürse, kalp krizi deriz. Zaten hasta. Kimse şüphelenmez.” 

Telefon kapandı. 

Doktor Faruk masasına oturdu. Ellerini birleştirdi. Düşündü. 

Sonra Hemşire Nalan’ı aradı. 

“Elif Kaya’nın ilaç dozunu maksimuma çıkar. Şimdi.” 

“Ama Doktor—” 

“Şimdi,” dedi Doktor Faruk sert bir sesle. 

Telefonu kapattı. 

Şeyda, odasında yatıyordu. Gözleri açıktı ama görmüyordu. Tavana bakıyordu ama görmüyordu. Zihnindeki sis bulutu o kadar kalınlaşmıştı ki artık düşünceler bile oluşmuyordu. 

Kapı açıldı. Hemşire Nalan içeri girdi. Elinde bir şırınga vardı. 

“Elif,” dedi. “İlaç zamanı.” 

Şeyda tepki vermedi. Veremezdi. Bedeni cevap vermiyordu artık. 

Nalan kolunu açtı. Damarı buldu. İğneyi batırdı. 

Sıvı içeri aktı. 

Sonra Nalan geri çekildi. Şırıngayı attı. Şeyda’ya baktı. 

“Üzgünüm,” dedi sessizce. “Ama emir böyle.” 

Kapıyı kapatıp çıktı. 

Şeyda yalnız kaldı. Karanlıkta. Sessizlikte. 

Ve ilaçlar bedenine yayılırken, kalbi yavaşlamaya başladı. 

Ama Nalan telefonu kapatıp, hemşire odasını ilaçların hazırlanması için aradığında, koridorun karanlık bir köşesinde biri bekliyordu. 

Kemal. 

Hemşire hazırlığa başlamak için yerinden kalkacakken “Ne yapıyorsun?” dedi fısıldayarak. 

Hemşire irkildi. “Kemal! Ne yapıyorsun burada?” 

“Soru sordum,” dedi Kemal. Sesi sert çıkmıştı. “Elif için mi istedi?” 

“Evet” dedi hemşire. “Doktor Faruk’un emriymiş.” 

“Ne kadar?” 

Hemşire cevap vermedi. 

Kemal ona yaklaştı. “Ne kadar ?” 

“Sana ne! Maksimum doz,” dedi hemşire sessizce. 

Kemal’in yüzü değişti. “Maksimum doz mu? O kız genç. Bu onu öldürür.” 

“Biliyorum,” dedi hemşire. Gözlerini kaçırdı. “Ama emir böyle. Nalan hemşire yapacak ben değil ki!” 

Kemal geri çekildi.  Sonra döndü, hızlı adımlarla uzaklaştı. Hemşire arkasından baktı. Sonra başını salladı. İlacı hazırlamak için özel odaya girdi. 

Ama Kemal gitmemişti. Koridorun sonunda durdu. Düşündü. 

On iki yıl. On iki yıldır buradayım. Her şeyi gördüm. Her şeye göz yumdum. Çünkü başka çarem yoktu. Çünkü dışarıda hiçbir şeyim yoktu. 

Ama bu… bu fazla. 

Cebinden telefon çıkardı. Evet, telefonu vardı. Yıllardır vardı. Ama kimseye söylememişti. Kimse bilmiyordu. İnternetten emniyet amirliğinin numarasını aradı, arayan görevliye çok acil olduğunu söyledi Şeyda Yılmaz ile ilgili diye ekledi. Görevli konunun ne olduğunu sorunda ölüm kalım meselesi diye cevap verdi. Ali Rıza, Rıdvan ve bir polis otosu daha kliniğe ayrılan yola varmak üzereydiler.  

“Ne oldu görevdeyim!” diye açtı Ali Rıza telefonu,  arayan memur arayan biri olduğunu konunun gazeteci kızla ilgili olduğunu ve ölüm kalım meselesi olduğunu söyleyince, “Numaramı ver!” dedi Ali Rıza hemen. 

Kemal telefonda sabırsızca bekleme anonsunu bekliyordu. İşin içine polis girdiğine göre eninde sonunda burada yaptıkları ortaya çıkardı. O zaman konacağı miras yerine hapsi boylar, bunca zaman sabrettiği her şey boşa giderdi. Polis ipin ucunu buraya kadar sürdüyse, onlardan yana gibi gözükmeli, kendini kurtarmalıydı 

Telefon açıldı. Memur ona dedektifin numarasını söyledi. Kemal telefonu kapatıp, hızlıca çevirdi ezberlediği sayıları 

“Alo?” 

“Ali Rıza Demir mi?” dedi Kemal. 

“Evet. Siz kimsiniz?” 

“Adım Kemal. Ben… ben Şeyda’nın olduğu klinikte çalışıyorum. Polis soruşturması başladığını duydum. Dinleyin, çok zamanınız yok. Şeyda’ya ağır ilaçlar veriyorlar. Ölebilir. Hemen gelmeniz lazım.” 

“Ne?” dedi Ali Rıza. “Kim—” 

“Zamanımız yok,” dedi Kemal. “Adres şu…” Adresi okudu. “Geldiğinizde özel tedavi koridorunu arayın. Şeyda orada. Ama acele edin. Lütfen.” 

Telefonu kapattı. 

(devam edecek)

Yorum bırakın