İsimler aklında yankılandı. Ama artık gerçek gibi gelmiyordu. Hayaller gibiydi. Uzak. Erişilmez. Sonra nedensiz bir gülme isteği hissetti.
Kapı açıldı. Hemşire Nalan içeri girdi. Elinde küçük metal bir ilaç tepsisi vardı.
“Elif” dedi. “İlaç zamanı.” dedi yumuşak bir sesle, “Arık daha iyi olduğun için doktorun ilaçlarını değiştirdi.”
Şeyda ona döndü. Ne kadar uyuşmuş olursa olsun, ilaç saati olmadığını ve Nalan hemşirenin odalara gelip ilaç vermediğini biliyordu.
“Hayır” dedi Şeyda. Sesi fısıltıydı.
Hemşire Nalan kaşlarını kaldırdı. “Ne dedin?”
“Hayır,” dedi Şeyda yine. Bu sefer sesi daha netti. “İstemiyorum.”
Hemşire Nalan’ın gülümsemesi soldu. “Elif, kuralları biliyorsun. İlaçlarını alman gerekiyor.”
“Hayır. İlaç saatim değil! Bakıcım da değilsin.”
Hemşire Nalan tepsiyi komodinin üzerine bırakıp Şeyda’ya yaklaştı.
“Bak Elif” dedi. Sesi sertleşti. “Bunu zorlaştırma. İlaçlarını al. Yoksa—”
“Yoksa ne?” dedi Şeyda. Gözlerinde bir ışık belirdi. Öfke mi? İsyan mı? “Beni o odaya mı sokacaksınız? Özel tedavi odasına mı?”
Kendisinin de anlamadığı şekilde içinden kocaman bir öfke yükselivermişti. Bakıcısı dışında birinin ilaç getirmesi, tüm tehdit algılarını en üste çıkarmıştı ve o ilaçları içmeyecekti. Zaten her gün içtiği ilaçlar yüzünden bir hayal dünyasında yaşıyor gibi hissediyordu. Bir kere Kemal’i dinleyip, o ilaçları içmeye başlamıştı ama bu kez olmazdı.
Hemşire Nalan durdu.
“Levent gibi mi yapacaksınız?” dedi Şeyda. Sesi yükseliyordu. “Sebze gibi mi?”
“Elif, sakin ol, bak tam da iyi gidiyorsun derken—”
“Adım Elif değil!” diye bağırdı Şeyda. “Adım Şeyda! Şeyda Yılmaz! Ben gazeteciyim! Ve buraya haber yapmak için geldim! Sizin kıçı kırık psikoloğunuzun ne dediği umurumda değil. Uydurmuyorum ben biliyorum kim olduğumu! ”
Hemşire Nalan geri çekildi. “Sakin ol Elif,” dedi. Ama sesindeki tondan Şeyda’nın ne dediğini gayet iyi anladığı belliydi.
Şeyda ayağa ona doğru yürüdü. Bacakları titriyordu ama dikildi yerinde. İlaçların etkisi hâlâ vücudundaydı ama içindeki öfke daha güçlüydü.
“Biliyorsun,” dedi Şeyda. Sesi titriyordu. “Biliyorsun ben gazeteci olduğumu. Orhan seni uyardı değil mi? Beni izleyin dedi. Kuşkulanmasın dedi.”
Nalan’ın gözleri kısıldı. Bir an tereddüt etti, sonra omuzlarını silkti.
“Ne bildiğini sanıyorsun?” dedi sakin bir sesle. “İlaçlar seni etkiliyor. Hezeyan görüyorsun. Kendini gazeteci sanıyorsun ama—”
“Kendimi sanmıyorum!” diye bağırdı Şeyda. “Ben gazeteciyim! Şeyda Yılmaz! Gerçeğin Gücü Gazetesi’nden! Ve senin burada ne yaptığını biliyorum! Levent’e ne yaptığınızı biliyorum! Elif’e, İbrahim’e, hepsine—”
Nalan elini duvar üzerindeki alarm düğmesine götürdü. Ama basmadı. Sadece orada tuttu, bekler gibi.
“Kemal sana çok şey anlatmış” dedi düşünceli bir sesle. “Merak ediyordum ne kadar konuştuğunuzu. Şimdi anlıyorum.”
Şeyda dondu. “Sen… sen biliyordun?”
“Tabii ki biliyordum” dedi Nalan. Hafifçe gülümsedi. “Kemal bizim adamımız. Sana ne söylediyse, bize de söyledi. Her gece odasına gittiğini biliyorduk. Her konuşmanızı izledik. Kameralar kapatmadı o. Sadece sana öyle söyledi.”
Şeyda’nın dizleri çözüldü. Yatağa oturdu.
“Hayır…” diye fısıldadı.
“Evet,” dedi Nalan. “Sen buraya geldiğin andan itibaren her şey kontrol altındaydı. Orhan Beyin planıydı bu. Seni buraya göndermek. Sana bilgi vermek. Ama kontrollü bilgi. Yanlış bilgi. Artık kimin ayağına bastıysan. Zavallı çocuk!” dedi alaycı bir gülümsemeyle.
“Yalan söylüyorsun,” dedi Şeyda. Ama sesi inançsızdı artık.
“Söylemiyorum,” dedi Nalan. Komodine doğru yürüdü, ilaç tepsisini aldı. “Kemal sana ne anlattı? İsimler mi? Hikayeler mi? Hepsi doğru mu sence? Yoksa bazıları uydurma mıydı? Nasıl anlayacaksın?”
Şeyda başını ellerinin arasına aldı. Düşünmeye çalıştı. İsimler. Levent, Elif, İbrahim, Gülizar…
“Levent gerçek,” dedi. “Onu gördüm. Duygu’nun kardeşi.”
“Evet, Levent gerçek,” dedi Nalan. “Ama gerisi? Emin misin? Sen daha kim olduğunu bilmiyorsun!”
Şeyda başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu.
“Neden?” dedi. “Neden böyle bir şey yapasınız ki?”
Nalan tepsiyi masaya bıraktı. Şeyda’ya döndü.
“Çünkü,” dedi, “bazen gerçeği gizlemenin en iyi yolu, ona benzer bir yalan anlatmaktır. Sen buradan çıktığında ne yazacaktın? Kemal’in anlattıklarını. Ama bazıları doğru, bazıları yanlış. Sonra biz çıkıp diyeceğiz ki, ‘Bu gazeteci hasta, tedavi görüyordu, hezeyanlar görüyordu.’ İnsanlar neye inanacak? Kaldı ki gazeteci bile değilsin, kendini öyle sanıyorsun. Seni buraya ailen yolladı, istenmediğin için. Tıpkı diğer zavallılar gibi.”
Şeyda’nın göğsü sıkıştı.
“Ama… ama bazıları gerçek. Levent gerçek. O yüzden—”
Şeyda bir adım daha atmaya kalkmaya çalıştı ama bacakları tutmadı. Yatağa oturdu.
“Siz… siz delirdiniz,” dedi.
“Hayır” dedi Nalan. “Biz sadece işimizi yapıyoruz. Ve sen gazeteci falan değilsin, Kemal sana inandığın şeyi bozmamak için oynamış, hepsi bu! Kendini iz peşinde sanıyorsun. Hayal dünyasında yaşıyorsun”
Kapıyı açtı. Dışarıda iki bakıcı bekliyordu. Biri Şeyda’nın diğeri de direnirse diye bir başkası.
“İlaç dozunu artırın” dedi Nalan onlara. “Doktor Faruk’un talimatı.”
Şeyda’ya döndü.
“Bu gün yaptıkların yüzünden hiç istemediğin şeyler olacak küçük hanım!” Diyerek kapıyı kapatıp çıktı.
Şeyda yalnız kaldı. Sessizlik kulağını tırmaladı. Sonra ağlamaya başladı. Bakıcılar Nalan hemşire çıktıktan sonra girip, Şeyda’ya ilaçları içirdiler Direnmedi bu sefer, direnecek hali kalmamıştı zaten. İlaçları içince kendinden geçeceğini biliyordu ve bu çaresiz durumda kalmaktansa belki de kendinden geçmek en iyisiydi. Kırmızı sabahlıklı adamı düşündü. Artık eskisinden daha mutlu olduğu kesindi ve yastığa doğru bıraktı kendini ve yeniden bir karanlığa gömüldü.
Ali Rıza Demir, ertesi sabahemniyet müdürlüğüne geldiğinde doğruca Rıdvan’ın masasına gitti.
“Kayıp başvurusu açtırdım” dedi. “Resmi olarak.”
Rıdvan başını kaldırdı. “Şeyda Yılmaz mı?”
“Evet. On sekiz gündür kayıp. Ailesi endişeli. Gazeteden tatmin edici bir açıklama yok. Ben takip ediyorum.”
“Ailesi başvurmadı mı?”
“Hayır,” dedi Ali Rıza. “Ama ben gazeteci bir kaynakla çalıştım onunla. Ayrıca şüpheli bir durum var. Resmi başvuruyu ben yaptım, elimde bir adres var arama emri gerek.”
Rıdvan kaşlarını çattı. “Üstlerden onay aldın mı?”
“Şimdi alacağım,” dedi Ali Rıza.
Bir saat sonra, Ali Rıza başkomiserin odasından çıktığında elinde resmi bir arama emri vardı. Şeyda Yılmaz, 25 yaşında, gazeteci. Son görülme: 18 gün önce. Şüpheli durum: Ailesine ve iş yerine haber vermeden ortadan kaybolma. Somn görüldüğü adres…
“Dosyayı aç,” demişti başkomiser. “Ama dikkatli ol. Eğer bu kız gerçekten özel bir görevdeyse ve biz karışırsak…”
“Anlıyorum,” demişti Ali Rıza. “Ama on sekiz gün çok uzun. Bir şeyler ters.”
Şimdi masasında oturmuş, adresi tekrar tekrar kontrol ediyordu. Cenk’in bulduğu yer. Yalova yönünde, ormanlık bir alan. İsmi olmayan bir tesis.
Telefonu çaldı. Cenk’ti.
“Ali, bir şey daha buldum.”
“Ne?”
“O tesisin mülkiyet kaydını araştırdım. Çok karmaşık. Birkaç şirket üst üste. Ama en sonunda bir isim var.”
“Kim?”
“Kurgan Holding. Cemal Arman’ın da bir bağı var ama doğrudan ortaklık gibi değil, kızı Duygu Şeyda ile çalışıyormuş.”
Ali Rıza kalemini düşürdü.
“Cemal Arman mı?”
“Evet. Tanıyor musun?”
“Duymuştum,” dedi Ali Rıza yavaşça. “Büyük bir iş adamı. Medya, inşaat, sağlık… Her şeyde var.”
“Evet,” dedi Cenk. “Ve görünüşe göre bu tesis içinde onun da olduğu karmaşık bir ağa ait. Ama kayıtlarda ‘klinik’ diye geçmiyor. ‘Özel dinlenme merkezi’ yazıyor. Resmi değil, kendilerine özel.”
“Dinlenme merkezi mi?” dedi Ali Rıza. “O kadar yüksek duvarlarla?”
“Bilmiyorum,” dedi Cenk. “Ama kayıtlarda olarak öyle, ticari bir yer değil.”
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.