Kemal kapıyı açıp, koridora baktı. Çıktı. Kapı sessizce kapandı. Şeyda onun koridordaki görevliyi nasıl atlattığını henüz anlamamıştı ama belki de o tanıdığını söylediği birileri nöbetçi olunca gelebiliyordu.
“Duygu’nun kardeşi burada mı?” dedi kendi kendine. “Patron bunu biliyor mu acaba? Döndüğümde bunu yazarsam ne olacak? Biliyor olsalar beni buraya yollamazlardı herhalde!”
Kameralar devreye girmeden aceleyle yatağa uzandı. Gözlerini kapadı. Aklı Duygu’daydı. Levent’teydi. Kemal’deydi ama bir süre sonra kendiliğinden uykuya dalıverdi.
Dördüncü gün sabah bakıcı geldiğinde her zamankinden daha neşeliydi.
“Günaydın Elif” dedi. “Bugün özel bir gün. Hazırlan.”
Şeyda doğruldu. “Ne var bugün?”
“Ziyaret günü” dedi bakıcı. “Ayda bir cumartesi. Aileler gelecek. Sen de diğer hastalarla birlikte etkinliklere katılacaksın. Getirdiğim şu kıyafetleri giyeceksin” diyerek kuru temizlemeden yeni geldiği anlaşılan dışarda giydikleri türden spor bir kombin uzattı.
“Etkinlikler mi?” dedi Şeyda kombini alıp naylonundan çıkarırken.
“Evet,” dedi bakıcı. “Bahçede spor, sinema, yan yana oturmalar… Sosyalleşme günü. Ama kurallar var.”
Şeyda banyoya girip yeni gelen normal kıyafetleri giyerken banyonun kapısının arkasında anlatmaya devam eden bakıcısını dinliyordu.
“Bu gün ilaçların dozu azaltılacak,” dedi bakıcı. “Çünkü ailelerim hepinizi uyuşuk görünmesini istemiyoruz. Ama sen kendini kontrol edeceksin. Fazla konuşmayacaksın. Fazla meraklı görünmeyeceksin. Anladın mı? Her zaman nasıl davranıyorsan yine öyle davranacaksın, gözüm üzerinde olacak”
“Anladım.” diyerek yeni kıyafetleriyle çıktı banyodan Şeyda. Günlük hayatındakilere benzer bir şeyler giyince kendini daha iyi hissetmişti. Hatta günlük hayatında parasının yetip alamadığı bir markanın eşofman takımıydı üzerindeki.
“Eğer kurallara uymazsan,” dedi bakıcı karşısına dikilip, sesi sertleşti, “ziyaret bitince ilaçların dozu artırılacak. Çok artırılacak. Ona göre.”
Şeyda başını salladı. “Tamam.”
Aileleri de böyle kandırıyorlardı demek, verdikleri paranın karşılığını aldıklarına inandırmak iyi numaraydı doğrusu.
Bakıcı gülümsedi. “İyi. Şimdi kahvaltıya inelim.”
Kahvaltıdan sonra verilen ilaçların dozu azaltılmıştı gerçekten. Kafası daha netti. Gözleri daha açıktı. Bakıcılar ve çalışanlar bile her zamankinden daha iyi giyinmişlerdi. Henüz ziyaret saati başlamadığından gün normal başlamıştı
Kahvaltıda herkes aynı şekilde uyanık görünüyordu. Hastalar birbirine bakıyordu. Kimse konuşmuyordu ama gözlerde bir şeyler vardı. Korku. Merak. Umut belki.
Kahvaltıdan sonra bakıcılar herkese isim kartı taktı. Küçük, beyaz plastik kartlar. Yakalarına iliştirildi.
“Elif Kaya” yazıyordu Şeyda’nınkinde.
Etrafına baktı. Diğerlerinin kartlarını okumaya çalıştı.
Yan masada saçları dökük genç kız oturuyordu. Kartında “Elif Gürdal” yazıyordu.
“Rüstem Gürdal’ın kızı,” diye düşündü Şeyda.
Karşı masada orta yaşlı bir kadın vardı. Kartında “Gülizar Taşkın” yazıyordu.
“Boşanmak isteyen kadın.”
Köşede yaşlı bir kadın oturuyordu. “Suna Yakut.”
“Alzheimer olan kadın.”
Şeyda her birini ezberlemişti isimlerin ama şimdi kimin kim olduğunu bilmek hele ki hikayesini bilmek çok başka bir duyguydu. Her isim bir trajedi. Her kart bir hapis cezası.
“İnsanlar ne kötü,” diye düşündü, “Buradan çıktığımda hepsini isimleri ile yazacağım görecekler günlerini!”
Yemekhaneden çıktıklarında koridorda bir adam gördü. Tekerlekli sandalyede oturuyordu. Başı öne düşmüştü. Sabahlığı kıpkırmızıydı. Erkeklerin tercih etmediği türden. Aynı adamı daha önce de gördüğünü hatırlıyordu, böylesine kırmızı bir sabahlığın dikkatten kaçması mümkün değildi. Gayet normal yürüdüğünü hatırlıyordu, bu gün ne olmuştu da bu hale gelmişti? O odaya mı sokmuşlardı adamı yoksa? Tam da ziyaret gününden önce. Belki de ziyaretçisi olmayacağı içindi. İyice içi burkuldu. Hüzünlü gözlerle adamın yanından geçip gitti mecburen. Kış bahçesinde olağan çay, kahve kısmından sonra, bakıcı ziyaretçilerin geleceklerini söyledi. Gelenler onları görebilsin diye bahçeye çıkarılacaklardı. Geldiğinden beri hiç çıkmadığı bahçede nihayet dolaşma şansı olacaktı. Dört günde özgürlüğü ve açık havayı özlemişti.
Odasının penceresinden bir kısmını görebildiği bahçe oldukça geniş bir alandı. Ağaçlar, çiçekler, banklar. Bir de büyük bir çadır kurulmuştu. Altında masalar vardı. Sandalyeler.
“Ziyaretçiler burada olacaklar kendi hastalarıyla” diye açıkladı bakıcı.
Ama hastalar onlardan uzak tutuluyordu. Onlar daha ilerideki kalabalığa doğru yürüdüler. Şeyda’nın her zaman yemekhanede gördüğünden çok daha fazla insan vardı burada. Demek ki yanılmıyordu. Her koridor ayrı bir saatte yemeğe indiriliyordu ya da ayrı salonlarda yiyorlardı. Ziyaretçiler için ayrılan alanla aralarında en az elli metre mesafe vardı. Net görülecek kadar yakın değildi. Ses duyulacak kadar hiç değildi. Resmen figüran olarak orada olacaklardı.
Onlar kalabalık hasta grubunun yanına geldiğinde Şeyda ziyaretçi alanına giren bir kaç aileyi gördü. Orta yaşlı bir çift. Genç bir kadın. Yaşlı bir adam. Buraya kapattıkları zavallıları bir de arsız arsız ziyaret ediyorlardı demek.
Hasta kalabalığına göz gezdirmeye başladı, kim bilir kimlerdi bunlar ve ne için buradaydılar. Kimse konuşmuyordu, yaka kartlarını okumaya çalıştı ama bakıcısı onu alıp, daha ileri bir yere götürünce okuyamadı.
Ziyaret alanına bakıcıları ile birlikte bir kaç hasta çıkarıldı. Demek gelenlerin hepsi bu kadardı. Kırmızı sabahlığı görünce adamı hemen tanıdı. Ziyaretçilerine böyle mi göstereceklerdi adamı, kim bilir belki de konuşur bir şey anlatır diye önlem almışlardı ama hasta sahipleri sormayacak mıydı halini?
Gerçi buraya getirdiklerini seviyor ve merak ediyor niye kapattırsınlardı. Gösteriş yapan sadece klinik değildi, ziyaretçiler de gösteriş yapıyordu belli ki. Ziyarete çıkarılan hastaların hepsi her zamankinden daha uyuşuktu büyük ihtimalle. Yürüyemiyorlardı nerdeyse. Bakıcılar tutuyordu kollarından.
“Sadece ziyaretçisi olmayanların ilaç dozu düşürülmüş demek ki” diye düşündü Şeyda. “Konuşmasınlar diye. İsyan etmesinler diye.”
Sonra etkinlikler başladı. Bahçede hafif jimnastik hareketleri yaptırıldı. Herkes yan yana durdu. Kollarını kaldırdılar. İndirdiler. Bacaklarını uzattılar.
Şeyda hareketleri yaptı. Ama etrafına bakıyordu. İsim kartlarını okumaya çalışıyordu.
Yanındaki bir genç çocuğun kartında “Mete Sakaryalı.”
“Babasına şantaj yapan çocuk.”
Ötede bir kadın vardı. “Derya Boyabatan.”
Tanımıyordu onu. Kemal söylememişti.
Jimnastik bitti. Herkese limonata verildi. Masalara oturtuldu. Yan yana oturmalarına izin verilmişti ama bakıcıları yanlarından fazla uzaklaşmıyor, az ötelerinde gözleri hastalarında bekliyorlardı.
Şeyda bir masaya oturdu. Yanındaki genç bir kızdı. “Ayşe Demir” yazıyordu kartında. Onu daha önce hiç görmemişti.
“Merhaba,” dedi Şeyda fısıldayarak.
Kız başını bile çevirmeden önüne bakmaya devam etti.
Şeyda tekrar denedi. “İsmim Elif. Sen?”
Yine cevap yok. Bakıcısının sabah tembihinden korkuyor olmalıydı. Herkesin bakışları ürkek ve gözleri birbirlerinden başka noktalara bakıyordu. Kemal’i görme umuduyla bakınmıştı ama ortalıklarda yoktu.
Serbest olduklarına göre başka yerlere geçebileceğini düşündüğü için yerinden kalkıp bir başka masaya geçti. Bu arada bir tepki verip, engellemesin diye dönüp bakıcısına hiç bakmıyordu. Oradaki kadın orta yaşlıydı. “Gülizar Taşkın.”
“Merhaba” dedi Şeyda.
Kadın ona baktı, cevap vermeden önündeki limonata bardağından bir yudum içip, dönüp bakıcısına baktı ama cevap vermedi.
Zaman kısa olduğundan içeri dönmeden birileri ile konuşmak istiyordu, oradan da kalkıp üçüncü bir masaya geçti. Oradaki kadın daha gençti yaka kartını okudu “Derya Boyabatan.”
“Merhaba,” dedi Şeyda.
Kadın başını kaldırdı. Gülümsedi. “Merhaba!” dedi neşeyle.
Sonunda cevap veren biriyle karşılaşınca hem sevindi, he de şaşırdı.
“İsmim Elif” dedi gülümseyerek. “Sen?”
“Ben Derya,” dedi kadın yaka kartını göstererek “Tatildeyim. Bu oteli çok seviyorum! Hiç ama hiç gitmek istemiyorum”
“Otel mi?” dedi Şeyda gülümsemesini korumaya çalışarak
“Evet!” dedi Derya gülerek. “Çok güzel değil mi? Deniz var, havuz var, her şey var!”
Şeyda’nın içi burkuldu. Belli ki gerçeği göremeyecek kadar dağılmıştı zavallı, ya da korkusundan öyleymiş gibi yapıyordu. Burası değil tatil, hapishaneden bile berbat bir yerdi.
“Evet,” dedi Şeyda yumuşakça, “Çok güzel.”
(devam edecek)
Gülseren hanım bu hikayeniz çok ama çok güzel. Tam dizilik. Şu anki saçma sapan diziler yerine keşke sizin hikayelerinizi dizi yapsalar. Nolur bu konu üzerine biraz düşün, mutlaka bir yapımcı bir senarist bulursunuz.
Başarılar dilerim.
BeğenLiked by 1 kişi
İnşallah çok teşekkürler
BeğenBeğen