Oya odasından çıkmıyordu. Dağınık. Göz altları morarmış, gözleri kırmızıydı. Gecenin izleri yüzünden okunuyordu.
Tarık, içeri girip yatağın yanına oturdu, bir şey söylemeden komodinin üzerinde duran ellenmemiş çorba kasesini aldı.
“İçeceksin,” dedi, “İçmezsen Serpil Teyze bana kızar.”
Oya alaycı bir gülümseme takınsa da, itiraz etmeden, çocuk gibi, kaşık kaşık içti Tarık’ın elinden. Kapı aralığından onları izleyen Serpil hanım çok memnun oldu bu sahneye. Gözleri doldu. Sessizce geri çekildi.
Çorba bitince Tarık kaseyi bırakıp :
“Şimdi asıl konuya gelelim” dedi “Bugün babamla buluştum.”
“Baban?” dedi Oya şaşkınlıkla, “Hiç bahsetmemiştin.”
“Görüşmüyorduk” dedi Tarık. Kısaca anlattı, uzak duruşunu, suçluluğunu. Annesinin ölümünden sonra babası çok üzülmüştü, uzun süre kendine gelememişti. Hiçbir zaman olanlardan Tarık’ı suçlamamıştı ama Tarık hep kendini suçlamış, anne ve babasının mutluluğunu elinden aldığını, ailelerini mahvettiğine inanmıştı. Rutkay bey oğlunun durumunu anladığında, mücadele etmiş ama ne yaparsa yapsın, Tarık onun sözlerini dinlemeyerek uzak durmayı tercih etmişti. Aslında babasını her gördüğünde olanları hatırlıyordu. Onun da Tarık’ı gördüğünde böyle olduğundan emindi. Ona her baktığında karısının ölümüne neden olduğunu hatırlayacaktı. Bu yüzde de ikisi içinde en iyisi birbirlerinden uzak durmalarıydı. Özel günlerde arıyor ama iş görüşmeye gelince bin tane bahane üretiyor gitmiyordu. Hızlıca anlattıktan sonra ara vermeden devam etti.
“Ender ve Nazan olmadan bu projeyi bitirmenin ne kadar zor olduğunu söyledim.” dedi Oya’nın gözlerine bakarak.
Oya onun babasıyla buluşmasının bu konuya bağlanacağını hiç tahmin etmediği için yüzüne bir şaşkınlık ifadesi yayıldı.
“Laboratuvar ve ekip desteği verecek,” diye devam etti Tarık, “Proje senin. O sadece ev sahipliği yapacak. Eğer istersen de seninle projede çalışacak ama ekip lideri de proje sahibi de her zaman sensin. Babam öyle biri değildir merak etme.”
Oya’nın yüzü bir anda değişti. Şaşkınlık, sevinç ve yorgunluk aynı anda aktı.
“Bunu… benim için mi yaptın?” dedi gözleri dolarak. Sesi titremişti konuşurken
“Elbette senin için,” dedi Tarık, “Babam da en az senin kadar sevindi. Yıllar sonra ondan nihayet bir şey istedim.”
Oya gülümsedi, gözyaşlarının arasından. “Aslında,” dedi, “sen sadece kendini değil, onu da cezalandırmışsın.”
Tarık başını eğdi, “Biliyorum,” dedi. “Ama elimde değildi. Bugün dinlen,” dedi sonra,
“Yarın birlikte gideriz.”
Oya dayanamadı. Doğrulup, Tarık’a sarıldı. Tarık da onu sardı.
Tam o anda kapı açıldı ve içeri Serpil hanım girdi.
“Ah gençlik ah” dedi Serpil Hanım şakayla. “Ben çorba yapıp, doktora gidelim diyorum, bunlar sarılıyor.”
Gülümseyerek boş kaseyi aldı. “Neyse,” dedi. “Nasıl olsa yakında evleneceksiniz. Ben çıkayım bari ama baban bu halinizi görmesin.”
Kapı kapandığında Tarık ve Oya birbirlerine bakıp gülümsediler.
Ender bütün gece uyuyamamıştı. Nazan odadaydı. Onun yatağında. O salonda, koltukta. Işığı kapatmamıştı. Karanlık istememişti zaten. Gözlerini tavana dikmiş, nefesini sayıyordu ama hiçbir ritim tutmuyordu.
Nazan’ı düşünüyordu Onun geri çekilmemesini. Korkmamasını. Her şey çökerken yanında kalan tek kişi olmasını. Bu projede asistanlığını tamamlasaydı, önünde bambaşka bir yol açılacaktı. Ender sadece Oya’ya kazık atmamış, bunun da önüne geçmişti.
Sonra Oya’yı düşünüp durdu, Yalnız. Projesi ortada kalmış. İlk ihaneti zaten yapmıştı.
Şimdi bir de yarım bırakırsa… bu ikinci olurdu. Sabaha kadar düşünüp durdu.
Öğlene doğru Nazan uyanıp salona çıktığında Ender hâlâ aynı pozisyondaydı. Nazan’ı görür görmez konuşmaya başladı, sanki araya gece hiç girmemiş gibi.
“Karar verdim,” dedi kararlı bir sesle. Oya’yla konuşmalıyız. Bu projeyi tamamlamasına yardım etmek zorundayız. Bizi affetmek zorunda değil. Bizimle selamlaşmak zorunda bile değil. Ama gidip işlerimizi yapmalıyız.”
Nazan sessiz kaldı.
“Bu projede senin ismin geçmesi önemli,” diye devam etti Ender, “Asistanlığın boşa gitmez. İkinizden çaldıklarımı geri vereceğim.”
“Oya bizimle konuşmak istemezse?” dedi Nazan.
“Konuşmak zorunda,” dedi Ender, “Sırf bu yüzden bile.”
Saat öğlen olmuştu, “Önce arasak mı?” dedi Nazan tereddütle.
Ender başını salladı, “Açacağını sanmıyorum. Lab mühürlü. Bugün kimse giremez. Evdedir.” dedi ve ayağa kalktı. “Beni kovsa da, bağırıp çağırsa da… yanında olmak zorundayım.”
Nazan itiraz etmedi, Oya ile aralarına uzaklık girmesini o da hiç istemiyordu, sadece iş için değil, Oya’yı gerçekten seviyordu. Ona bir çok iyiliği dokunmuştu, hiçbir zaman bir patron gibi davranmamıştı. O küçük laboratuvarın içinde üçü hep aile gibiydiler.
Hazırlanıp, bir şeyler atıştırdılar. Sonra Oya’ların evine gittiler. Kapıyı Serpil Hanım açtı.
“Ay çocuklar” dedi sevinçle, “Kızım hasta, iyi yaptınız geldiniz.”
Ender ve Nazan birbirlerine baktılar. Hiç bozuntuya vermediler. Oya annesine böyle bir şeyi anlatmazdı zaten.
“Ne iyi dostlarsınız,” diye devam etti Serpil Hanım, “Hadi girin, odasında.”
Hiç sormadan, onları doğrudan Oya’nın odasına yönlendirdi. “Bak,” dedi kapıyı açarken. “Dostların gelmiş seni düşünmüşler. Ne iyi çocukla!.”
Sonra cevabı dinlemeden, onları içerde bıraktı ve kapıyı kapatıp çıktı.
Oya, annesinin yanında bir şey diyememişti ama kapı kapanır kapanmaz yüzü sertleşti.
“Niye geldiniz?”
Sesi yüksek değildi ama içindeki kırıklık odayı doldurdu.
Ender bir adım attı, “Neden burada olduğumuzu biliyorsun,” dedi.
“Hayır,” dedi Oya. “Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum.”
Nazan konuşmak için ağzını açtı ama sustu. Oya’nın gözleri Ender’e kilitlenmişti.
“Beni bu hale getirdin” dedi Oya, “Şimdi de vicdanını rahatlatmaya mı geldin?”
“Hayır” dedi Ender “Bu sefer kendim için değil.”
Oya kısa bir kahkaha atarak “İnanmamı mı bekliyorsun?” dedi
“Oya… bu proje tek başına taşınacak bir şey değil.” dedi Nazan araya girerek
“Bunu bana hatırlatmana gerek yok,” dedi Oya sert sert, “Ben zaten her şeyi tek başıma taşımaya alıştım bu hayatta!.”
Ender’in sesi kısıldı, “Bu projeyi yarım kalmasına izin veremem. Buna hakkım yok ama… sorumluluğum var.”
Oya ona baktı. Uzun uzun. Sonra başını çevirdi.
“Sizi affetmeyeceğim” dedi kırgın bir sesle, “Bunu bilin.”
Ender başını salladı, “Biliyorum.”
“Dost olmayacağız. Güvenmeyeceğim. Yanımda olduğunuzu hissetmek istemeyeceğim,” diye devam etti Oya, “Sadece… iş.”
Nazan’ın gözleri doldu, “Bu bize yeter,” dedi sessizce.
Oya derin bir nefes aldıktan sonra yeniden döndü, “Bu projeyi bitireceğim. Sonra yollarımız kesin olarak ayrılacak.”
Ender’in yüzünde bir rahatlama oldu.
Küçük. Sessiz. Ama gerçek.
“Tamam,” dedi “Sadece bitene kadar Bana hiçbir ücreti hiçbir şey vermek zorunda değilsin, sadece yardım edeceğim ve sonsuza kadar hayatından çıkıp gideceğim.”
Oya, Tarık’ın söylediklerinden şimdilik onlara bahsetmek istememişti ama yeni bir ekibe her şeyi baştan öğretmek çok zordu. Ender ve Nazan proje bitene kadar sadece çalışanlar olarak kalırlarsa, artık hızlandırmaya kesin karar verdiği işi daha çabuk bitirebilirdi. Tarık’ın babasının laboratuvarında diğer ekiple birlikte çalışarak, bir an önce bu işe son verebilir, yollarını da ayırabilirlerdi. O yüzden taleplerini geri çevirmiyordu.
Oda sessizleşti. Üçü de bunun bir barış olmadığını biliyordu. Ama bir ateşkes vardı. Serpil hanım elinde çay ve kurabiyelerle odaya geri geldiğinde üçü de sessizce duruyorlardı.
“A niye ayaktasınız siz bakayım, hadi Ender salondaki masanın sandalyelerinden getir, şunları güzelce yiyin!” dedi mutlu mutlu.
“Serpil teyze biz laboratuvara gideceğiz ya!” dedi Ender onun olaylardan habersiz olduğunu bildiği için, “İşlere sahip çıkalım arkadaşımız hastayken.”
“Dur o zaman ben bu kurabiyeleri bir pakete koyayım çalışırken yersiniz!” diyerek çıktı Serpil hanım aceleyle.
Ender “Laboratuvar açılınca görüşürüz o zaman!” dedi mahcup bir sesle, Nazan’da “Görüşürüz Oya!” dedi ikisi birden sessizce odadan çıkıp kapıyı kapattılar. Serpil hanım peçetelere sardığı kurabiyeleri Nazan’ın eline tutuşturup onları yolcu etti. Kızı hasta olunca herkes doluşup gelmişti evlerine. Tıpkı eski günlerdeki gibi.
(devam edecek)