Ender’in ifadesi de sona erdikten sonra, Nazan ailesine kısa bir mesaj atarak arkadaşında kalacağını söyledi. O kadar sinirleri bozulmuştu ki elleri hâlâ titriyordu. Karakoldan çıkıp beraber Ender’in evine gittiler. Kapıyı kapattıklarında, gün boyu bastırdıkları her şey duvarlardan geri döndü sanki. Ayakkabılarını bile çıkarmadan salona geçtiler.
Ender ceketini bile çıkarmadan kendini koltuğa bıraktı.
“Bunu” dedi kısık bir sesle, “hak ettim.”
Nazan onun ne haftalardır yaşadığı stresten sonra artık tam bir çöküş yaşadığını görüyordu.
“Hayır” dedi sevecen bir sesle. “Herkesin başına gelebilirdi.”
Ender başını iki yana salladı.
“Hayır, bu herkesin başına gelecek bir olay değil Nazan kendimizi kandırmaya gerek yok. Arkadaşıma emeklerine, hayallerine ihanet ettim ben.” dedi tekrar, “Hak ettim ama Oya hiç ama hiç hak etmemişti.”
Derin bir nefes aldı, sesi biraz daha eksildi sanki “Her şeyi ben bozdum.”
“Ama en azından,” dedi Nazan yanına sokularak, “her şeyi düzelttin. Şimdi proje de güvende. Oya da. Serpil teyze de.” Gözleri doldu ama ağlayamadı, “Yapabileceğin tek şey buydu zaten. Ve en iyisini yaptın.”
Ender’in yüzüne alaycı bir gülümseme yayıldı “Yapabildiğim en iyi şey buysa,” dedi, “benden hiçbir şey olmaz”
Başını ellerinin arasına aldı, “Çocukluk arkadaşımı kaybettim, kardeşimi… belki hayatımda karşıma çıkan en doğru insanı. Serpil teyzeyi kaybettim. Ailem dediğim insanları.”
Nazan o cümlelerin içinde olmadığını bildiği için sustu.
“Artık” dedi Ender, “yoluma bakmalıyım. Kimsenin yoluna çıkmadan, kimsenin yolunu kesmeden sadece kendi yoluma. Varsa tabi öyle bir yol benim için!”
Sonra başını kaldırıp Nazan’a baktı ve “Sen projeye devam et.” Dedi.
“Ne?” dedi Nazan.
“Sen olayın içinde bile değilsin,” dedi Ender devam ederek, “Oya senin bildiklerini bilmiyor.”
Nazan’ın yüzü ekşidi “Biliyor maalesef,” dedi durgun bir sesle, “Karakolda her şeyi anlattım.”
“Ne dedin?” dedi Ender.
“Her şeyi anlattım diyorum, bilmesi gerekiyordu senin buna mecbur kaldığını anlamasını istedim” dedi Nazan, “Bundan sonra beni de istemez zaten. Bildiğimi, sustuğumu öğrendi.”
Ender sıkıntıyla ayağa kalkıp bir adım attı ve durup Nazan’a baktı “Özür dilerim,” dedi, “Seni de bu işin içine soktuğum için.”
Nazan’da kalkıp, karşısına dikildi ve hiç düşünmeden ona sarıldı.
“Beni dert etme, ben sadece bir asistanım. Daha yolun başındayım.”
Başını onun omzuna yaslayarak devam etti “Sen neredeysen, ben orada devam ederdim.”
Ender kollarını ona dolayıp, dolamamak konusunda tereddüt etti. Kolları havada bekledi öylece.
“Bunu hâlâ anlamadın mı?” dedi yavaşça, “Benimle yol yürünmez.”
Nazan geri çekildi. Gözlerinin içine baktı, “Bırak da buna ben karar vereyim!”
Ender cevap vermedi. Sabah olduğunda, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ikisi de biliyordu.
Nazan bir süre konuşmadan geçip koltuğa oturdu. Sonra sakin bir sesle “Bunları düşünmek için artık çok geç,” dedi, “Ben seçimimi yaptım. Seni dinledikten sonra Oya’yı uyarabilirdim. O zaman bunların hiç biri yaşanmazdı. Senin yanında durdum,” diye devam etti Nazan “Ve artık laboratuvara dönemem. Şimdi yapmamız gereken,” dedi Nazan, sesini yumuşatarak, “dinlenmek. Sabah dinç bir kafayla yeniden konuşuruz.”
Ender bir şey demedi. Sadece başını eğdi. Çünkü bu noktadan sonra her kelime ya geç kalmış olacaktı ya da fazla erken.
Aynı saatlerde, Oya yatağın kenarında oturmuş olanları düşünüyordu. Uyuyacak halde değildi.
Nazan’ın karakolda anlattıkları, Ertuğrul’un sözleri, Ender’in sessizliği… Hepsi zihninde hepsi arka arkaya yeniden oynatılıyordu sanki. Ne başlangıcı vardı ne de sonu. Ender’in bu yola nasıl sürüklendiğini anlamaya çalışıyordu ama asıl takıldığı konu başkaydı : Neden bana söylemedi? Neden birlikte karar vermedik?
Düşündükçe hırslanıyor, hırslandıkça kalbi sıkışıyordu. Evet, proje kurtulmuştu ama Nazan ve Ender yoktu artık. Bir anda tek başına kalmıştı.
Ve o an asıl gerçekle yüzleşti : Aslında proje de kurtulmamıştı. Yarım kalmıştı. Hayatının amacı dediği şey, tam da en güvendiği yerden yara almıştı.
Yatağa uzandı, rahat edemedi, kalktı. Pencerenin önüne gitti. Geri döndü .Ağlamaya başladı. Kısa bir an durdu sonra bu kez öfkeyle yeniden ağladı.
Telefon titredi, Tarık dayamamış mesaj yazmıştı. Açıp okumak istemedi. Ekranı ters çevirdi. Şu an kimseye cevap verecek bir istek yoktu içinde. Sabaha kadar uyumadı.
Ve gün doğarken, artık sadece yorgun değildi. Karar vermek zorunda olduğunu biliyordu.
Tarık gece Oya’nın yanıt vermesini geç saate kadar bekledi ama sonunda yorgunluktan sızıp kaldı. Sabah gözünü açıp, ekran kilidini açtığında saat çoktan geçmişti. Mesaj henüz okunmamıştı. İçi sıkıştı. Telefonu elinde tutup yatağın kenarına oturdu ve uzun süre öyle kaldı.
Oya tek başına kalmıştı. Bunu sadece sezmekle kalmıyordu; biliyordu. Ender yoktu. Nazan yoktu. Ve mesele sadece bir ihanetten ibaret değildi. Ortada yarım kalmış bir proje vardı. Oya’nın yıllarını verdiği, annesi için, kendisi için, hayatının anlamı olan bir şey.
Gece boyunca düşünüp karar veremediği şeyi yapmaya karar verdi. Yıllardır yapmadığı bir şeyi. Babası’nın numarasını çevirdi.
Telefon birkaç kez çaldı. Açıldığında karşıdan gelen ses, her zamanki gibi sakindi. Ama içinde bastırılmış bir sevinç vardı.
“Tarık?”
“Baba… bugün öğle yemeği yiyebilir miyiz?” dedi önce sonra bir an durdu ve ekledi.
“Konuşmamız lazım.”
“Elbette” dedi babası mutlu bir sesle. “İstediğin yerde.”
Öğlen karar verdikleri yerde buluştuklarında Tarık masaya oturur oturmaz “Birine yardım etmem lazım,” dedi doğrudan, “Benim için çok önemli.”
Babası elindeki bardağı yavaşça masaya bırakıp ona baktı. Yıllardır ilk kez ondan bir şey isteyen oğluna.
Tarık anlatırken kelimelerini süslemeden, Oya’dan bahsetti. Yalnızlığından. Yarım kalan projeden. Güvendiği insanların yokluğundan. Sesinin bazı yerlerde düştüğünü fark etti ama durmadı.
Babası tüm konuşmayı sessizce dinledi. Tarık ile sohbet etmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki, oğlu konuşurken onun yüzüne, ellerine, mimiklerine bakıyordu.
Tarık sustuğunda başını hafifçe eğdi.
“Laboratuvarlarım var biliyorsun,” dedi sakin bir sesle,. “Ekiplerim de. Sanırım sen de beni bu yüzden aradın ve görüşmek istedin ”
Tarık başıyla onayladı ama babasının sözündeki imayı duymaza gelmeyi tercih ediyordu.
“O proje” diye devam etti babası, “onun projesi olarak kalır. Biz sadece mekân ve destek oluruz. Yarı yolda kalmaz. Etik zeminde, güvenli şekilde ilerler.”
Tarık’ın gözlerindeki ifade yumuşadı “Teşekkür ederim, kabul edeceğini sanmıyordum”
Babası gülümsedi, yumuşak, kırılgan bir gülümseme.
“Sen yıllar sonra ilk kez benden bir şey istedin” dedi. “Çok uzun zamandır seninle bir masada karşı karşıya oturuyorum”
Tarık babasının eline dokundu uzanıp, “Teşekkür ederim sana haksızlık ettiğimi biliyorum” dedi içtenlikle ama yine de sohbetin kendi meselelerine kaymasını istemediği için işi olduğunu söyleyip, yemek yemeden restorandan ayrıldı.
Ayrılır ayrılmaz da saatine bakıp Oya’yı aradı.. Geç uyuduğunu biliyordu, sabah arayıp rahatsız etmek istememişti. Oya yorgun bir sesle açar açmaz;
“Dışardayım,” dedi, “Uygunsan uğrayayım mı? Biraz konuşalım.”
Oya geceyi neredeyse hiç uyumadan geçirmişti. Annesine hasta olduğunu, işe gitmeyeceğini söylemişti. Serpil Hanım mutfakta çorba kaynatıyor, arada kızına söyleniyordu.
“Doktora gidelim diyorum laf dinlemiyor, darmadağın olmuş. Bir çorbayla geçer mi bu? Ya geçmezse!” diyordu.
Tarık geldiğinde Serpil Hanım çorbayı pişirmiş, Oya’nın odasına yeni bırakmıştı. Oya aç olmadığını söylese de, yesin diye ısrar ederken kapı çaldığından, onu bırakıp kapıyı açtı.
“Bak,” dedi Tarık’ı görür görmez “Hiçbir şey yemedi, hastayım diyor doktora da gitmiyor.”
“Ben konuşurum Serpil Teyze” dedi Tarık.
Serpil Hanım gülümsedi. “Benim aslan damadım” dedi. “Seni dinler.”
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.