Hasan çıkıp, kapı kapandığında, içeride sessizlik kaldı. Safiye sandalyeden kalkmadı, başını eğdi.
“Şimdi bitti,” dedi kısık bir sesle. Nilüfer onun yanına geldi, dizlerinin üstüne çöktü.
“Hayır anne,” dedi gözleri dolu, “şimdi başlıyor.”
Aradan yedi sekiz ay geçti. Kış, yerini sessiz bir bahara bırakmıştı. Ev artık bir “yabancı ev” olmaktan çıkmıştı; sehpalara serilen küçük danteller, mutfakta her sabah kaynayan çayın sesi, Safiye’nin elleriyle ektiği sardunyalarla, sıcak bir yuvaya dönüşüyordu.
Safiye her sabah erkenden uyanıyor, pencereyi açıp sabahın serinliğini içine çekiyordu. Hastalığının izleri hâlâ tenindeydi ama yüzüne yeniden renk gelmişti. Deneysel ilaç, doktorların bile şaşırdığı kadar iyi sonuç veriyordu.
“Sen, şanslı gruptansın,” demişti doktor.
O da hep aynı cevabı veriyordu:
“Belki de artık kaybedecek bir şeyim kalmadı ondan.”
Nilüfer okuluna alışmıştı. Lise giriş sınavında çok iyi bir puan almış, bursu başlamıştı. Artık sabahları erken çıkıyor, akşamüstü eve geldiğinde annesinin yanına oturup çay içiyordu. O çayların sohbeti sessizdi ama derindi.
Hasan sadece telefonla arıyor, bir ihtiyaç var mı diye soruyor, lafı uzatmıyordu. Evi kapatmış, otelden, küçük bir daireye geçmişti. Söz verdiği gibi her ay Nilüfer’in adına beraber açtıkları hesaba yüklüce para yatırıyordu.
Eski komşuları onun eve çıktığını öğrenince birer birer gelmeye başlamışlardı. Hasan’ın yeniden evlendiği mahalledekilerin konuşacak çok şeyleri vardı. Herkes olanı biteni tekrar tekrar dillendirmeye meraklıydı. Safiye sessizliği huy edindiği için sadece dinleyip geçiyordu. Zaten hastanede olduğundan bir şeyden haberim yok demesi kolay oluyordu.
Deneysel bir ilaçla iyileşmiş olması da komşuların ayrı merak konusuydu. Eşinden dostundan aynı hastalık görenler, doktorun, ilacın, şirketin adını soruyor, mucize arıyorlardı.
Safiye örgülerine başlamıştı yine ama artık satmak için değil, rahatlamak için örüyordu. Nilüfer’in çeyizi diye de birkaç işe başlamışlığı vardı. İlk defa sadece kendi istediği için örüyor, ördükçe kendinden bir parçayla yeniden buluşmuş gibi hissediyordu.
Bir akşam üzeri Nilüfer, okuldan çıkınca kitapçının önünde durdu. Vitrindeki sınav dergilerine baktı. Artık gelecek, gözünde korkulacak bir şey değil, çalışarak kurulacak bir şeydi. Cebindeki parayı saydı, bir test dergisi aldı.
Eve döndüğünde annesi yine bahçedeydi.
“Kedi nereye gitti?” dedi Safiye.
“Komşunun duvarında,” dedi Nilüfer gülümseyerek.
“Bir isim bulalım o zaman,” dedi Safiye.
“Umut olsun,” dedi Nilüfer. “Evin de, kedinin de adı Umut olsun.”
Safiye güldü. “Uyar,” dedi. “Tam bize göre.”
Akşamüstü hava serinlediğinde, ikisi de içerideki eski kanepeye oturdular. Nilüfer test dergisini açtı, ortaokulu bile bitirme umudu yokken şimdi içinde üniversite umudu vardı. Şimdiden kendi kendine hazırlanmaya başlamıştı.
Safiye sessizce tül perdeyi düzeltti.
“Anne,” dedi Nilüfer birden, “biliyor musun, artık hiç kabus görmüyorum.”
Safiye başını çevirdi, gözleri doldu.
“Çünkü kabuslar artık bitti,” dedi.
O akşam ışıklar açık kaldı. Bahçede, yeni yeşermiş bir sardunya, pencereye doğru uzanıyordu.
Ev, uzun zaman sonra ilk kez gerçekten ev kokuyordu.
Tüm yaşananlar geçmişte bir yerlere savrulmuş gibiydi. Birlikteydiler, olmasını istedikleri şeylere sahip, sadece kendilerine ait bir hayat yaşayarak kendilerine dair umut besliyorlardı. İkisinin de doğduğundan beri sahip olmadığı bir umut, şimdi bu evin duvarlarını huzura boyuyor gibiydi.
Nilüfer üniversite çağına gelince, yaşadıkları şehirde dereceye girecek kadar başarılı oldu, annesini bırakıp gitmek istemediği için uzakta okullar yazmadı. Safiye kızıyla gurur duyuyordu. Lise mezuniyetini Hasan’a da haber verdiler ama Hasan gelmedi. Sadece kızına kargoyla bir hediye gönderdi. Yeni bir telefon.
Üniversite’den mezun olurken gelmeyeceğini söylediği halde, onlara görünmeden uzaktan izledi Nilüfer’i. Üçüncü kızlarıydı aslında, biricik evlatlarıydı. İşinde hâlâ çok iyiydi, artık müşterilerin evine kendi gitmiyor adamlarını yolluyordu. Eski Hasan değildi, çalışanlarına da yardımlar yapıyor, kimseye bağırıp çağırmıyor, hatta gerekmedikçe konuşmuyordu bile. Geceleri gördüğü kabusların cehenneminde dönüp duruyordu kendi içinde.
Nilüfer’in mezuniyetinden iki yıl sonra bir kalp krizi geçirip, bu dünyada kendi elleriyle yarattığı cehennemden ayrıldı. Mal varlığı kurduğu şirket Nilüfer’in üzerine geçti. Nilüfer, annesinin kendi annesi öldüğünde hissettiğinden fazlasını hissetmedi.
Safiye kızının mutlu bir evlilik yaptığını görüp, torunlarına bakıp büyütecek kadar uzun yaşadı
SON
Her güzel hikayeler gibi mutlu sonlandı. Kaleminize sağlık. Yenilerini bekliyor olacağım. Selam ve sevgilerimle…
BeğenLiked by 1 kişi