Yan evde kalma fikri Melike’nin gözleri parlattı; düşünmeye başladı. Aslında hiç de fena fikir değildi. Her akşam Hasan yüzünden salonda keyif bile yapamıyor, onun öküzlüklerini annesinin sahteliğini seyretmekten içi daralıyordu. Sürekli kendini dışarı atmasının nedenlerinden biri de bu evin içinde yaşanan saçma sapan hallerdi. Erkut’ların evi artık nasıla boştu. Dışarı çıkıp duracağına arkadaşlarını da oraya çağırabilirdi. Zaten kardeşine bakarız dememişler miydi? Yerinde bakıyoruz olacaktı işte. Çocuk o eve zaten alışık olduğundan, kendi kendine de kolayca idare eder, bir de onunla uğraşması gerekmezdi. Annesinin dırdırından, Hasan’ın varlığından kurtulup, aslında hep istediği gibi kendi hayatını yaşardı. Tabi yeme içme, harçlık yine bu evden gelecekti.
“Tamam ben aynı odaya taşınabilirim.” Dedi sanki dün bir adamı öldürmemiş gibi rahat.
“Tamam, konuşurum ben Hasan’la.” Diye yanıtladı annesi. Kızın yan eve geçmesi, hele Eren’in evden çıkması ayağının altındaki herkesi temizleyecekti. Hasan’ı da kurduğu tuzaklara cilveyle çekmek daha kolay olurdu artık. Karı koca başbaşa kalacaklardı.
Akşam, ev ağır bir sessizliğe bürünmüştü; televizyonun ışığı salonda duvarları yalıyor, Hüsna fincanının kulpunu parmaklarının ucunda çeviriyordu. Hasan işten döndüğünde üstüne sinen tozla birlikte yorgun bir kabalık da getirmişti. Melike ortalarda değildi. Eren’de kendi dünyasına çekilmiş elindeki deftere bir şeyler karalıyor, arada bir kendi kendine mırıldanıyordu. Televizyonun yüksek sesinden tedirgindi ama evde onu anlayacak kimse yoktu.
Tam o anı kolladı Hüsna; kolunu kocasının koluna doladı, sesi tereyağı gibi yumuşadı.
“Bak,” dedi, “senin kafanı hiç ağrıtmayacak bir düzen kurdum. Melike yan eve geçiyor. Eren de orada kalacak. Bu işi senin rahatın için yaptık.” Gözleri parladı, cilvesini bir kadife gibi serdi önüne. “Hiçbir şey duymayacaksın, görmeyeceksin. Ev mis gibi sessiz olacak.”
Hasan televizyondan gözlerini çevirip karısına baktı, yüzünde yavaş yavaş beliren bir memnuniyet. “Öyle mi?” dedi, kısık bir gururla.
“Öyle,” dedi Hüsna. “Hem kıza da iyi gelir. Çocuğu o idare eder. Ben de gözümün ucuyla bakarım, merak etme.”
“Hallederiz!” dedi Hasan sanki kendi başarısı gibi. Hüsna derin bir oh çekip, göz ucuyla Eren’e baktı. Zavallı çocuk korkuları ile örülmüş bir duvarın ortasında dünyadan habersiz gibiydi.
Ertesi sabah kapının önünde usta ayakkabıları gıcırdadı; iki genç, yan evin üst katına eşya taşımaya başladı. Yatak başı, komodin, renkli bir kilim; sonra Nilüfer için günlerce uğraşılarak seçilmiş o beyaz çalışma masası. Safiye, kulübenin kapısından bakıyordu. Bir an, masanın köşe verniği güneşi yakaladı; Nilüfer’in o masada kalemini tıkırdatarak defter çevirdiği iki kısacık akşam gözünün önünden geçti. Boğazı yandı. “Böylesi Eren için daha iyi,” diye fısıldadı kendi kendine, eliyle mantosunun yakasını yokladı. “Düzen kurarlar… çocuk yalnız kalmaz.”
Taşınma bittiğinde Hüsna, kulübenin kapısını tık diye çalıp içeri süzüldü. Sesi yine o tanıdık tatlılıkta ama dip akıntısı hep aynıydı.
“Melike geçti yan eve, çocukla,” dedi. “Hasan duymasın bu söyleyeceklerimi,, kızar huyunu biliyorsun. Ama senin de elin üstlerinde olsun. Abisine söz verdik.”
Safiye başını eğdi. “Tamam,” dedi. “Elimden ne gelirse.”
“Biz Eren’e ‘abiniz seyahate gitti’ dedik,” diye ekledi Hüsna, göz ucuyla ölçerek. “Sakın bozma.”
Safiye yalnız kaldığında hem üzüldü hem sevindi kendi kendine. Çocuk evinde rahat ederdi hiç değilse, yan evde sığıntı gibi yaşamanın ne olduğunu en iyi onlar biliyordu. Nilüfer’i okuldan aldı. Artık ona da bir şeyler söylemesi gerekiyordu. Eve girmeden merdiven başında, “Erkut abın seyahate gitmiş,” dedi yumuşak bir sesle. “Eren yalnız kalmasın diye Melike oraya taşındı.”
Nilüfer yüzünü buruşturdu, bir çocuk gibi değil de büyümeye yanaşmış bir kız gibi. “Onlar kötü insanlar anne. Eren’e bakamazlar. Biz bakalım.”
Safiye gülümsedi; o gülümsemede kırık bir kabulleniş vardı. “Baban olmaz demişti.”
“Artık karışamaz bize,” diye atıldı Nilüfer, bir an için gözleri ışıldadı.
“Olmaz kızım,” dedi Safiye. “Burası da küçük… Şimdilik böyle.”
“Erkut abi çok mu kalacak orada? Eren onu özler.”
“Bilmiyorum,” dedi Safiye, düşünceli. “Daha belli değil.”
Melike, yan evdeki odaya yerleşir yerleşmez aynanın karşısına geçti, saçlarını omuzlarına saldı, dudaklarına hızlı bir ruj değdirdi. Odada Nilüfer için getirilmiş o sade beyaz eşyaların üzerine kendi kokusunu yaymak ister gibi çekmeceleri açıp kapadı, yatak örtüsünü değiştirdi.
Eren yukarı çıkamadığı, Erkut’da onu tek bırakmak istemediği için evin üst katlarını hiç kullanmamışlardı. İkisinin de eşyaları alt kattaydı. Odaların ikisi de tamamen boş olduğu için taşınmak kolay oldu. Oda aynı oda sadece yan evdeydi. Ama Melike için koşullar artık başkaydı.
“Arkadaşlarımı çağırırım,” diye mırıldandı kendi kendine. “İki gün sonra toparlarım, iyi gelir.” Sonra salona indi, sehpanın yerini değiştirdi, radyoyu pencere kenarına çekti.
Eren sandalyesiyle kapı eşiğinde bekliyordu. “Abim öyle yapmaz,” dedi, hıçkırıkla karışık bir itirazla.
“Sen karışma,” dedi Melike, sivri bir sabırsızlıkla. “Bu evde ben yaşıyorum artık.”
“Abimi istiyorum… niye aramıyor?” Çocuk ağlamaya başladı, omuzları yukarı aşağı sallanıyordu.
“Telefon çekmiyor gittiği yerde,” dedi Melike. “Ben yanına giderim, sana haber getiririm.”
“Ben de geleyim,” dedi Eren, bir umut kıvılcımı.
“Çocuk almıyorlar,” diye sertleşti Melike. “Uzatma.”
Safiye ertesi gün, Nilüfer’i okula bıraktıktan sonra yan evin kapısını çaldı. Kapıyı Eren açtı; gözleri kıpkırmızı, elinde defterini kıvırıp duruyor.
“Seni yoklamaya geldim,” dedi Safiye, gülümsemeye çalışarak. “Abin seyahatteymiş.”
Eren, sanki o cümle, bir düğmeye basmak gibi oldu; çocuk yine ağlamaya başladı. Safiye’nin içi çekildi; yana eğilip omzuna dokundu. “Merak etme,” dedi, “bak buradayız. Melike ablan da yanında.”
“Onu istemiyorum,” dedi Eren, çocukça bir kararlılıkla. “Her şeyi bozuyor.”
“Abin gelene kadar sabır” dedi Safiye, “Nilüfer okuldan gelince bahçeye çıkarırım sizi, oynarsınız.”
O sırada Melike merdivenlerden indi; üstünde parıltılı bir bluz, saçları aceleyle taranmış. “Hadi çıkıyorum,” dedi, çantayı koluna takarken.
Bir saniye bile durmadan yanlarından geçip gitti. Safiye arkasından baktı; ince topuklar kaldırım taşlarında tıkırdadı, köşeyi dönünce sesi kesildi.
Safiye çocuğu öylece bırakmayı içine sindiremediği için Eren’in sandalyesini itti, bahçeye çıkardı. Kulübenin kapısı önünde bir iskemle çekip oturdu, el işini dizine aldı. Eren, cılız bir Güneş gibi yüzünü ona döndü; Safiye iğneye ipliği geçirirken bir yandan da çocuğun karnını doyuracak bir şeyler için aklından liste geçirdi.
Büyük evin üst kat penceresi gıcırdayıp açıldı. Hüsna, perdeyi iki parmağıyla aralayıp baktı sonra cama doğru eğildi. “Hasan gelmeden götür çocuğu,” dedi, sesine tatlı bir aciliyet katarak.
“Melike gitti,” dedi Safiye başını kaldırmadan. “Evde yalnız kalır.”
“Olsun,” dedi Hüsna, “Gelir o. Çocuk zaten yalnızdı evde; bir şey olmaz.” Pencere kapandı.
Safiye, Eren’e içeriden getirdiği küçük poğaçayı böldü, süt ısıtıp bir bardağa koydu.
“Ağlarsan süt köpüğü kaçar,” diye şakalaştı, çocuk dudaklarının kenarından süt bıyığı yapınca ikisi bir an güldüler. Öylece vakit geçirdiler. Sonra Nilüfer’in okul saati yaklaştı; Safiye Eren’i tekrar yan evin kapısına bıraktı, “Az sonra yine alırım,” diyerek biraz içini rahatlatmaya çalıştı.
Nilüfer’le dönüp tekrar aldığında, iki çocuk bahçede çimenlerin üzerine defterleri sermiş, dal parçalarıyla hayali köprüler yapıyorlardı. Güneş batıya devrilirken Hasan’ın dönüş saati yaklaşınca Safiye iki çocuğu da birer tabakla doyurdu, Eren’i istemeye istemeye evine geri götürdü. Melike hâlâ yoktu. Kapıyı çekip kulübeye döndüğünde akşam çoktan çökmüştü.
Gece ilerledi; Melike geç saatlerde geldi. Eren’e bakmadan, “Off,” diye homurdandı, ayakkabısını çıkarırken bile sabırsız. Işığı kapatıp odasına çekildi. Eren salonda sandalyesinden sedire aktı; karanlıkta kollarını göğsünde kavuşturup tavanı dinledi.
(devam edecek)