Hasan işe gitmek için hazırlanırken hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu; geceyi salonlarındaki sedirde geçiren çocuğa bakmamış, adını bile anmamıştı. Hüsna da yüzünde uykusuzluktan gerilmiş bir maske, kahvaltı sofrasını sessizce topluyordu.
Melike annesinin ihtarlarından daralamış tekrar odasına çıkmış, yarı baygın bir hâlde yatıyordu. Evde, sadece çatal bıçak sesleri vardı her biri bir tedirginliğin yankısı gibiydi.
Hasan, kapıya yönelmeden önce söylenmeye başladı:
“Bana bak Hüsna, o çocuk bu evde kalsa bile, Nilüfer’in gölgesine bile yaklaşmayacak. Anladın mı?”
Hüsna başını bile kaldırmadan “Tamam,” dedi. “Zaten akşama kadar bir yol bulacağım.”
Hasan yüzüne şüpheyle baktı.
“Bir de utanmadan, eve almışsın. Elin belası yetmedi mi?”
Kadın, gözlerini bir an olsun kaldırmadan soğukkanlı bir tonla cevap verdi:
“Zavallı çocuk… abisi hapse girdi. Kimsesi yok. Mahalleye de rezil olmayalım, sabahı edelim dedim.”
Hasan iç çekti, sinirli bir hareketle ceketini giydi, “Beni bulaştırma, ne haliniz varsa görün,” deyip çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz Hüsna ellerini yıkadı, saçını düzeltip aynada kendine baktı.
Yüzündeki çizgiler derinleşmişti ama gözlerinin içi hâlâ hesaplıydı. Kendine fısıldadı: “Şimdi sırası.”
Bir süre bekledi. Safiye’nin kızını okula bırakacağını biliyordu; saatleri hesapladı, sonra pencerenin önünden baktı. Kulübenin önünde Nilüfer’in minik sırt çantası sallanıyordu. Safiye eğilip kızının montunun düğmesini ilikledi, sonra birlikte yürüyüp gittiler. Safiye geri gelene kadar bekledi. Hırkasını giydi, kapıyı çekti.
Kulübeye geldiğinde elini göğsüne bastırmıştı, yüzünde sanki bir dost ziyareti maskesi. Kapıyı iki kez vurdu. Safiye içeriden “Bir dakika!” diye seslendi, sonra kapıyı açtı.
Karşısında Hüsna’yı görünce şaşırdı.
“Hayırdır?”
Hüsna, dudaklarının kenarına zorlama bir tebessüm yerleştirdi.
“Sabah uğrayayım dedim… şu çocuk var ya, Eren… yalnız kaldı, bilirsin. Ben aldım, ama Hasan istemiyor evde.”
Safiye kaşlarını çattı. “Dün gece gidip baktım, kimse açmadı. Akrabaları almış sandım.”
“Yok yok,” dedi Hüsna hemen. “Bizdeydi. Ama kalamaz bizde. Ben de düşündüm… senin kulübede yer yok biliyorum, ama çocuk kendi evinde kalsa Melike yanında olsa, sen de göz kulak olsan biraz. Senin elin şefkatlidir. Çocuk da sana alışık”
Safiye’nin yüzü karıştı. “Benim eve mi gelecekler?”
“Yok, yok. Kendi evlerinde diyorum. Sadece sen ara sıra bakarsın. Korkmasın diye söyledim sana.”
Safiye duraksadı. “Hasan razı mı buna?”
Hüsna’nın sesi bir anda yumuşadı. “Konuşurum ben Hasan’la. Hem çocuk sana alışık zaten. Nilüfer’le de oynar arada.”
Safiye derin bir nefes aldı. “Erkut’tan haber var mı?” dedi, sesi kısık ve endişeliydi. Hüsna gözlerini kaçırdı.
“Yok. Yatar biraz herhalde… Can aldı nihayet! ” dedi, sözcükleri birbirine çarparak.
Bir an sessizlik oldu. Rüzgâr, kulübenin camını tıklattı. Hüsna cebindeki mendili çıkardı, alnını sildi.
“Ben gideyim,” dedi. “Çocuğu da akşama kadar hazırlayayım. Hasan’la konuşunca sana haber ederim.”
Safiye başını salladı, hâlâ şaşkındı. “Tamam.”
Kapı kapanınca Hüsna derin bir nefes aldı, adımlarını hızlandırdı. Eve doğru yürürken kendi kendine mırıldandı:
“Bir taşla iki kuş. Kızım da kurtulur, ev de sessiz kalır.”
Safiye ise kapının arkasında öylece kaldı. Düşündü. Bir şeyler oturmuyordu. Erkut’un gerçekten böyle bir şeye karışabileceğine inanamıyordu.
“Ben tanırım o çocuğu,” dedi kendi kendine, “karıncayı bile incitmez.”
Ama sonra bahçede dün duyduğu sesler geldi aklına. Tok bir ses, ardından fısıltılar…
Belki bir şey olmuştu, belki biri yalan söylüyordu. Ama kimdi? Cevabı bulamadan çamaşır ipindeki bez parçası rüzgârla savruldu. Safiye’nin içi bir kez daha ürperdi. Daha dün bu bahçede biri ölmüştü. Unutmak ister gibi kapıyı kapatıp içeri girdi.
Hüsna geri döndüğünde, kapı sabahın o puslu sessizliğinde çalındı. Ses, evin içindeki gerginliği bir anda bıçak gibi yardı. İrkildi, elindeki bardağı tezgâha bıraktı. Melike, kahvaltısını bitiremeden başını kaldırdı.
“Kim o saatte?” dedi, sesi hâlâ uykuluydu.
Hüsna parmaklarını havluyla sildi, pencerenin kenarından baktı. Kapının önünde iki polis duruyordu.
Kalbi bir anlığına hızlandı, ama yüzünü hemen toparladı.
“Polisler gelmiş,” dedi, sanki sıradan bir şeymiş gibi. “Muhtemelen dün olanlarla ilgili bir şey.”
Melike’nin yüzündeki renk gitti. Kaşığı tabağa bıraktı, sesi çatallandı: “Niye… niye yine geldiler?”
Hüsna göz ucuyla kızına baktı, sonra kapıya yöneldi. Kapıyı açarken yüzüne sahte bir tebessüm taktı.
“Buyurun memurlar.”
Önlerinde duran genç polis başını eğerek konuştu: “Melike Yılmaz burada mı?”
“Burada, ama dün zaten ifade verdi,” dedi Hüsna hemen, sesi telaşla yumuşatılmış gibiydi.
“Evet hanımefendi, bazı ek sorular var. Sadece kısa bir görüşme. İfadesini tamamlayacak.”
Melike, sandalyeden kalkarken dizlerinin titrediğini hissetti. Gözleri annesindeydi; ondan bir “gitme” işareti bekledi ama Hüsna’nın bakışları donuktu.
“Giyin kızım,” dedi sessizce. “İşini bitir, hemen gel.”
Melike, üst kata çıktı. Basamakları ağır ağır tırmanırken elleri titriyordu. Kapı kapanınca Hüsna mutfağa döndü, elleriyle saçlarını düzeltti. Eren sandalyede oturuyordu. Kapıdaki üniformaları görmüştü, yüzü bembeyaz olmuştu.
“Abim mi?” dedi kısık bir sesle. “Abim nerde?”
“Dedim ya oğlum,” dedi Hüsna, sabrını kaybedip ters bir sesle. “Seyahatte.”
“Peki o adamlar niye geldi?”
Hüsna sertçe baktı. “Sana ne? Kahvaltını bitir.”
Melike üst kattan indiğinde, elleri hâlâ titriyordu. Kapı eşiğinde durdu, ayakkabılarını giyerken polislerden biri nazikçe, “Hazırsanız çıkalım,” dedi.
Hüsna hemen araya girdi. “Kızım çok kötü durumda, dün de zor konuştular. Gerçekten gerekli mi?”
“Emir geldi hanımefendi,” dedi diğeri.
Melike bakışlarını kaçırarak kapıdan çıktı. Hüsna, gidenlerin arkasından bir süre baktı; sonra yavaşça kapıyı kapattı.
Eren’in sesi arkadan geldi. “Abim nerede?”
Kadın dönmeden cevap verdi: “Gitmeyeceğini anlamıyor musun? Abin gelmeyecek.”
Sonra Melike’den kalan kahvaltı masasını toplamaya başladı, hiç aldırmadan. Tabakların sesi mutfakta yankılandı.
Eren sessizce pencereye yanaştı. Sandalyesini dikkatle itti, perdeyi araladı. Bahçedeki kulübeye baktı. Nilüfer ve Safiye’nin orada olduklarını hayal etti. Elini kaldırıp salladı ama hayal kaybolup gitti.
Çocuğun elindeki hareket havada asılı kaldı; gözleri doldu, ama ağlamadı. Sadece perdeyi yavaşça kapattı.
Bir süre sonra Hüsna mutfaktan çıktı.
Eren’e dönüp, “Evden alacağın bir şeylerin var mı?” diye sordu.
“Erkut bebeğim var,” dedi çocuk sessizce, “bir de defterimle pijamam orada kaldı.” Hüsna planını işletecekti ama içinden ‘belki oyalanır, sesi kesilir’ diye düşünüyordu. Daha Melike ile konuşamamış, karakolda neler olduğunu, kızının neyle döneceğini merak ediyordu. Erkut onu ele vermiş olamazdı herhalde.
Anahtarı aldı, “Haydi, ne alacaksan al, ikide bir gidip gelmeyelim” dedi. Melike’nin anlatacaklarına göre planı değiştirmek zorunda kalabilirlerdi.
Yan eve geçtiler.
Eren sedirin yanındaki komodine uzandı, küçük eşyalarını birer birer topladı. Bebeğini kucağına aldı, defterini kenara koydu.
Hüsna elindeki torbayı açtı, birkaç parça kıyafet ekledi içine. “Bunları da al, evde uğraşmayayım,” dedi. Eren sessizce başını salladı.
Eve döndüklerinde Hüsna torbayı kenara koydu, nefes aldı. Kızını bekliyordu artık. Melike’nin bu defa ne diyeceğini, polislerin neleri fark ettiğini bilmiyordu ama planını şimdilik koruyordu. Bir saat sonra kapı yeniden çaldı. Melike içeri girdiğinde yüzü solgundu ama biraz daha toparlanmıştı.
“Ne oldu?” dedi Hüsna fısıltıyla.
“Yine aynı şeyleri sordular,” dedi Melike. “Dün anlattıklarımı yazdılar.”
“Açık vermedin değil mi?”
Melike başını salladı. “Yok.”
Gözü Eren’e kaydı.
“Bunu ne yapacağız şimdi?” dedi kısık sesle.
Hüsna’nın cevabı hızlıydı. “Ben çare bulana kadar sen bakacaksın. Hasan görmek istemiyor, o gelince ortadan kaybolması lazım.”
“Ne yapacağım ben? Yukarı çıkaramam ki, merdiven var.”
“Kendi evinde kalır,” dedi Hüsna.
Melike kaşlarını kaldırdı. “Korkar yalnız.”
Hüsna ona döndü. “O zaman sen kalırsın işte onu söylüyorum.”
Melike öfkeyle gülümsedi. “Ben niye kalayım?”
“Salak, ev sana kaldı işte. Kocaman ev, istediğini yap.”
(devam edecek)