Sessiz Çığlık – Bölüm 29

Hasan’ın yüzü önce kızardı, sonra kül rengi oldu. “Niye bana söylemediniz böyle bir şeyi?” diye kükredi. “Bu adamı, geçmişi niye gizlediniz? Ne halt karıştırdınız burada?”

Hüsna yüzünü bir anne edasıyla çevirdi; sesi yumuşaktı ama içinde hesap vardı.

“Haklısın kocacığım. Bu geçmişten kalma bir şey. Seni bu belaya bulaştırmak istemedik. İki yıl önceydi, unutturduk sanıyorduk. Gelip buldu işte,” dedi.

Hasan hâlâ tedirgindi ama siniri bir başka yöne kaydı: “Kesin rezil olduk elaleme,” diye homurdandı ama bütün öfkesinin ardında, asıl patlayacak yer başkaydı.

Hüsna yine bir fırsat kolladı; şimdi sesini değiştirip ele avuca sığar bir şefkatle konuştu.

“Bak, bu çocuğun sakat bir kardeşi var biliyorsun. Abisi Melike  için kendini feda etti. Sen de biliyorsun, o çocuğu bırakamayız; Safiye iyi bakar. Senin gözün de üzerlerinde olur.”

Hüsna aklından uçup geçen daha kirli planı örtbas ediyordu: önce Erkut’u kullan, sonra Eren’i Safiye’ye emanet et. Hasan’ın gözleri bu noktada daha da alevlendi. “Ben bu pis adamlardan dolayı… Tövbe tövbe! Evime mi sokayım mı o çocuğu?” diye patladı.

“Evet ama,” Hüsna hemen araya girdi, “o çocuk için bir şans. Sen düşün, Hasan. O çocuk bizimkini kurtardı. Abisini de düşün.” Hüsna’nın sesinde yalvarma ve mantık karıştı; sözleri Hasan’ın gururunu okşayacak bir koz içeriyordu.

Hasan kısa bir suskunlukta titredi. Sonra, daha soğuk, daha tehlikeli bir tonla, “Nilüfer var orada! O eve giremez” dedi. “Eğer benim kızımın yanında böyle bir şey olacaksa, ben kabul etmem.” sesi sertti.

Hüsna anladı ki burada söyleyeceği her şey bir terazinin kefesine konacaktı; o kefeyi kendi lehine çevirmek için daha büyük bir çaba gerekecekti.

Melike, yüzü asla tamamen toparlanmamış, gözleri sönük bir umutla Hasan’a bakıyordu. “Erkut… o beni kurtardı” dedi hıçkırarak. Hasanın öfkesi daha da büyüdü. “Neden bana söylemediniz böyle bir tehlikeyi? Neden gizlediniz?” diye tekrar etti. Hüsna sadece başını eğdi, suskun kalarak işleri yumuşatmaya çalıştı.

O gün evin içinde gerilim tavan yaptı. Herkes kendi planını düşündü. Hüsna zihninde yeni cümleler kurdu; Safiye’yi şaşkınlığa düşüren bir kahramanlığı, Erkut’u suçun üzerine çekmeyi, Eren’i konunun dışına atmayı hesapladı. Hasan’ın öfkesiyle, Safiye’nin korunma içgüdüsüyle, Melike’nin şoku ve Erkut’un kafasındaki karışıklıkla bütünleşti bu hesap.

Bir seçenek daha vardı; Hasan reddediyordu. Hüsna için bu bir zorluktu. Ama o, daha büyük bir oyuncu gibi, yavaşça gülümseyip “Düşün bir kere, Safiye seviyor o çocuğu. İkisi de çocuk ne olacak? Sakat üstelik!” dedi. “Yarın karar verirsin.” Ve sessizliğin içine bir çatı gibi oturdu: ertesi günün çetin bir imtihan olacağı açıkça hissediliyordu.

“Kesinlikle olmaz! Erkeğin çocuğu büyüğü olmaz! Sen bakacaksan bak! Ben karışmam! Gözüm görmesin yeter!”

Erkut’ların evi, akşamüstü sessizliğine gömülmüştü. Abisinin “Ben gelmeden dışarı çıkmak yok,” sözü Eren’in kulaklarında yankılanıyor, o söz artık hem sınır hem güvenlik gibi geliyordu. Saatler geçmişti. Ne kapı çalmıştı ne ses gelmişti. Gökyüzü kızıl bir renge bürünmüş, bahçedeki ağaçların gölgeleri uzayıp birbirine karışmıştı.

Eren, sandalyesiyle pencerenin önüne yanaştı. Sokak boştu. Rüzgârın uğultusu dışında hiçbir şey hareket etmiyordu. İçinde bir sıkıntı kabardı; abisi bu kadar uzun süre hiç gitmemişti. Midesi guruldadı, ama bu evde karnı acıktığında ne yapacağını da pek bilmezdi. Gözlerini kapatıp bekledi. Belki az sonra gelir, diye düşündü.

O sırada, büyük evin kapısında Hüsna’nın sesi yankılandı:
“Hasan, çocuğu almaya gidiyorum ?!”

Hasan olanlardan sonra işe dönmemiş salondaki sedire devrilip yatmıştı.  Başını yastıktan kaldırmadan homurdandı. “Yarın bakarız ne acelen var?.”

“Yarın mı? Çocuk bütün gün evde tek başına! Aç kalmıştır.”

“Bana ne? Abisine söyle.”

Hüsna içten bir nefes aldı, ama içinde başka bir hesap işliyordu. Üzerine bir hırka geçirdi, aynada saçlarını kontrol etti. “Ben gider alırım,” dedi ve kapıyı sertçe çekti.

Yan evin önüne geldiğinde hava iyice kararmıştı. Elini kaldırıp zile bastı. İçeriden hareket eden sandalyenin garip sesi geldi. Kapı açıldığında karşısında kocaman gözlü, endişeli bir çocuk vardı.

Eren, korkuyla baktı.

“Merhaba canım,” dedi Hüsna, yüzüne yapay bir tebessüm takarak. “Abin bir süreliğine gelmeyecek, beni gönderdi. Seni alıp bize götüreceğim.”

Eren’in yüzü gerildi. “Abim nerede?” dedi kısık bir sesle.

“Abinin acil bir işi çıktı, seyahate gitti. Sana da haber vermemi söyledi.”

Eren başını iki yana salladı. “Abim bana söylemeden gitmez. Evden çıkamam, yasak.”

Hüsna’nın sabrı taşmıştı ama sesi hâlâ tatlıydı: “Eğer gelmezsen evde aç susuz kalırsın. Hem Nilüfer’i de çağırırız, oynarsınız. İstemez misin?”

Eren’in yüzü yavaşça yumuşadı.

“Nilüfer gelecek mi?”

“Tabii gelecek, haydi oğlum, geç oldu.”

“Kapıyı kapatmam gerek,” dedi çocuk usulca.

“Tabii, anahtar nerede?” diye sordu Hüsna.

Eren, vestiyerin üzerini gösterdi. Hüsna anahtarı aldı, kapıyı çekti, sonra tekerlekli sandalyeyi nazikçe iter gibi yapıp dışarı çıkardı. Gecenin serinliğinde ev sessizleşti, kapı kapanırken içerideki hava da sanki durdu.

Eve girdiklerinde Hüsna’nın sesi bir kez daha yumuşadı.

“Nilüfer şimdi yok, geç oldu. Yarın gelir oynarsınız.”

Eren’in gözleri evin içinde gezindi, sonra çekinerek sordu:
“Abim nerede?”

“Dedim ya, seyahatte.”

Hüsna mutfağa yürürken arkasını dönmeden ekledi: “Karnın aç mı?”

Eren başını eğip kısaca ‘evet’ dedi.

Kadın tencereyi ocağa koydu, bir çorba ısıttı. Buharı tencerenin kapağından yükselirken içinden geçen düşünceler bir planın taşları gibi diziliyordu. Çorbayı önüne koydu.

“Haydi iç bunu. Bu gece salonda yatacaksın, başka yerimiz yok.”

Eren çekingen bir şekilde kaşığı eline aldı, sıcaklıktan yüzü kızardı.

Hüsna sabırsızdı. Çocuğun çorbayı bitirmesini beklerken yukarı çıkıp bir yastıkla battaniye getirdi, salondaki sedire serdi.

“Tamam, yat artık,” dedi kısa ve sert bir tonla.

“Ben… ben giderim,” dedi çocuk.

Hüsna durdu, yüzüne baktı, sesini alaya yakın bir şekilde yumuşattı. “O zaman kendin hallet. Ben çok yorgunum.”

Arkasını dönüp merdivenleri çıkarken omzunun üzerinden bir kez daha baktı: çocuk sedire yerleşiyor, sessizce battaniyeyi üzerine çekiyordu.

Eren, karanlıkta yalnız kaldığında başını yastığa gömdü. Kendi evlerinde de merdivenleri çıkamadığı için salonda yatıyordu ama izlediği manzara şimdi aynı değildi. Evin içindeki sesleri dinledi; yukarıda bir kapı kapandı, sonra sessizlik. Işık gözüne fazla geldi, battaniyeyi başına kadar çekti. Karanlığın içinde, abisinin sesi kulaklarında yankılandı:

“Ben yokken dışarı çıkma Eren.”

Ama artık o ses sadece hatıraydı.

Yukarıda, Hüsna aynanın karşısına oturmuş, gözlerini silerken düşünüyordu.

“Bu çocuk bu evde kalamaz. Sabah bir çare bulmam lazım.”

Hasan’ın yanına dönüp, “Çocuğu aldım, sabah düşünürüz,” dedi. Hasan homurdandı, arkasını dönüp uyudu.

Hüsna gözlerini kapatamadı. Aşağıdaki sessizlik, onun planlarının içinde kıvranan bir yük gibiydi.

Sabah olduğunda evde ilk uyanan Eren’di. Yabancı evin kokusu, battaniyenin dokusu, her şey tedirgindi. Kooperatif evleri olduğu için evlerin yapısı birebir aynıydı ama evin yabancılık hissi Eren’in bunu fark etmesine yardım etmiyorduç

Tuvalete gitmesi gerekiyordu ama soracak cesareti yoktu.

Sonunda seslendi: “Tuvaletim var.”

Hüsna merdivenlerden inerken ters ters bağırdı: “Alt katta ya tuvalet, Sizin evdeki gibi. Etrafı batırma!” diyerek salona geldi.

Eren başını öne eğdi, sandalyeyi dikkatle yönlendirip içeri girdi.

Melike o sırada merdivenlerden indi; hâlâ solgun, gözleri şişti.

“Sen de toparlan artık,” dedi Hüsna, kızına soğuk bir tonla. “Çözdük işte. Sakın şu çocukla da fazla konuşma yüz bulmasın.”

Melike kaşlarını çattı. “Hangi çocuk?”

Hüsna gözlerini devirip fısıldadı: “Salaklığın yüzünden üzerimize kalan sakat çocuk.”

O sırada tuvalet kapısı aralandı, ikisi de sustu. Eren başını uzatıp korkuyla baktı. Melike’nin gözleri bir an çocuğa takıldı; sonra sessizce mutfağa geçti.

(devam edecek)

Yorum bırakın