Kayıp Kökler – Bölüm 33

Gülşen akşamüstü Taner’i aradı.
“Ece’nin numarasını alabilir miyim hazırlıklar için konuşmam gerek” dedi.
“Veriyorum.” dedi Taner “Benim konuşmamı ister misiniz?
“Ben konuşacağım. Ne lazım, ne gerekiyor, bizzat soracağım.”
“Tamam.”

Numarayı aldı. Beklemedi. Ece açınca sesi sakindi.
“Ben Gülşen.”
“Buyurun.” Dedi Ece
“Yanlış bir şey yapmak istemiyorum. Ne lazım sana. Ne lazım Umut’a. Söyle. Biz hazırlanacağız.”
“Rahat olun. Acele yok. Hazırlanıyoruz. Sessiz bir oda yeter. Temiz hava, düzen. Cihaz için prize yakın bir yer. Maskenin lastiği yedek. Bir de kalabalık olmasın, ilk günler kısa. Doktoru yakında uğrayacak konuşuruz. Önce ritim.”
“Ritmi sen kuracaksın.”
“Evet.”
“Yakında buluşacağız.”
“Yakında.”

Telefon kapandı. Evin içinde yeni bir cümle dolaştı. Hazırlanıyoruz.

Ece bir süre mutfakta kaldı. Masa üstündeki bardak izine baktı. İçinden Miyase geçti. Onun sessiz bakışı. Yıllar önce kapıdan içeri girerken, “Bu çocuğun gerçek evini bulacağız.” diye mırıldanışı. O cümlenin yankısı bugünlere sarktı. Gözleri doldu. “Görse sevinirdi.” diye düşündü. “Umut’a bir aile. Gerçek ailesi, onun dileği buydu.” Sevincin yanında hüzün yürüdü. Hüzün ağırlaşmadı. Yerini buldu.

Yusufların evinde gece henüz başlamamıştı. Perdeler çekiliydi. Eşyalar yerli yerindeydi. Sessizlikte tabakların ince bir tıkırtısı kaldı. Gülşen telefonu masaya bıraktı. Doruk’a döndü. Oğlunun yüzüne baktı. Kırgınlıkla öfke arasında asılı duran bir ifade vardı orada. Ağzını açıp kapadı. Doğru cümleyi aradı.

“Sen benim oğlumsun.” dedi. “Bunu hiçbir şey değiştirmeyecek.”
Doruk başını eğdi. “Biliyorum.”
“Umut senin yerini almıyor.”
“Biliyorum.”
“İki çocuk da günahsız. Yanlış kararların yükünü taşıyorlar. Bunu ikisine de yaşatan biziz. Biz derken sadece babanı demiyorum. Ben de varım. Görmedim. Görmek istemedim. Oldu bitti sandım.”
“Anne.”
“Sana kızmadım. Kızgınlığın haklıydı. Ama içinde bir taş büyümesin. O taş, yer bulamazsa her yere vurur.”

Doruk gözlerini kaldırdı. “Sen ne hissediyorsun.”
“İkinizide istiyorum.” dedi Gülşen. “Oğlumu, seni istiyorum. Umut’u istiyorum. Ece’yi de istiyorum. Kız demiyorum, kızımız demiyorum. O kelimeler acele. Ama ona kıyamıyorum. Omzu olmasa Umut düşerdi. O omzu yalnız bırakmak istemiyorum.”
“Ben de istemiyorum.”
“Yine de sen benim ilk oğlumsun. Köküm sensin. Bunu sende eksiltmem. Umut senin kardeşin. Onun gelişi senin eksilişin değil.”
Doruk’un gözleri doldu. Kıpırdanan bir şey yerini buldu. “Bazen öyle hissettim.” dedi. “Sanki evde kendi yerim kayacak. Odada başka bir nefes. Sofrada başka bir tabak. Benim sığamadığım bir masa gibi.”
“Sığacaksın.” dedi Gülşen. “Yer açarız. Masa büyür. Kalp büyür. Ben büyüteceğim. Sen yorulursan söyle. Senin yanına ilk ben oturacağım.”

Doruk dayanamayıp annesine sarıldı. Sarılış kısa sürmedi. Gülşen oğlunun saçlarına dokundu. “Sensin.” dedi kısık bir sesle. “Benim oğlum sensin.” Doruk başını onun omzuna bıraktı. İçinden geçen bir cümleyi dışarı çıkarmadı. Yalnız değilsin. Yusuf kapının eşiğinde duruyordu. Gözlerini kaçırmadı. Yaklaşmadı. Ellerini birbirine kenetledi. Kendi payına düşen suskunluğu tuttu. İki damla yaş yanağından aşağı indi. “Kaçmayacağım.” diye fısıldadı. Cümleyi kimse duymadı. Kendi duydu.

Ece, Gülşen’le konuşmanın ardından evi topladı. Cihazın kabını boşalttı. Lastiği kontrol etti. Çekmeceyi kapattı. Pencereyi parmak kadar araladı. Kendi kendine iki kelime söyledi. “Yerim burası.” Kelime bir tartı gibi göğsüne oturdu. Doğru ağırlıktaydı.

Ertesi gün öğleye doğru Taner kapıyı çaldı. Zil kısa çaldı. Ece kapıyı açtı. Umut iç odadaydı. Masanın üstünde çizim, dolabın içinde düzen, havada bir hazırlık kokusu. Taner ayakkabısını çıkardı. “Mutfağa geçelim mi.” dedi. “Geçelim.”

Kapı açık kaldı. Ece kettle’a su koydu. Taner cümlesini tarttı. Yavaş konuştu.
“Bir şey diyeceğim. Kabul etmek zorunda değilsin.”
“Dinliyorum.”
“Evi kapatma. Belki dönmek istersin. Belki Umut zorlanır. Burası hep açık kalsın.”

Ece o lafın içine baktı. Göğsünün ortasında bir kapak açılır gibi oldu. Gözleri doldu. “Ben de öyle düşündüm.” dedi. “Onlar artık bir aile olacak. Benim asıl yerim burası. Bu ev. Bu masa. Bu koku. Köküm burası.” Cümlenin sonunda sesi kırıldı. Dudaklarını ısırdı. Gözyaşı aktı. Tezgâha eliyle tutunup omuzlarını bıraktı.

Taner adım attı. Kollarını onun omuzlarının çevresine koydu. Ne sıkı ne gevşek. “Asla yalnız olmayacaksın.” dedi. “Çünkü seni hiç bırakmayacağım. Evlen benimle, Ece.” Söz çıktı. Havadaki ağırlık yer değiştirdi.

Ece’nin gözleri bir anda büyüdü. Şaşkınlık yüzüne yayıldı. Cevap gelmedi. Nefesi yükseldi, indi. Gözyaşı aktı. Taner onun şokunu gördü. Sesini yumuşattı.
“Hızlı geldiğini biliyorum. Umut alışana kadar onların yanında kalırsın. Sonra, eğer sen istersen, evleniriz. Yakınlarda küçük bir ev tutarız. Umut hep yanınızda olur. İstersen sabah orada, akşam bizimle. Ya da tam tersi. Ben sana ayak uydururum. Yeter ki sen daralma. Reddetmenden korkuyorum.”

Ece ağzını açtı. Kelime çıkmadı. Gözleri Taner’in gözlerinde kaldı. O bakışta bir şey vardı. Evet demeden evet olan bir şey. Taner elini kaldırdı, yanaklarından akan yaşları sildi. “Kabul ediyor musun beni.” dedi kısık sesle. “Umut ne zaman alışırsa ben seni beklerim. Bekleyeceğim.”

Ece ağlamaya devam etti. Dudakları kıpırdamadı. Boynunun yanındaki damar hızlı atıyordu. Omuzları titredi. İçinden “Evet.” geçti. Dışarı çıkmadı. Taner dayanamadı. Onu göğsüne bastırdı. Kokusunu içine çekti. “Seni seviyorum.” dedi. “Artık hep yanında olmak istiyorum.” Ece başını onun göğsüne bıraktı. Nefesi onun ritmine karıştı. Kollarını usulca sarıp bekledi. Kelime gelmedi. Suskunluk geldi. Suskunluk söz gibi durdu.

İç odadan Umut’un hafif bir öksürüğü duyuldu. Ece başını kaldırdı. Gözlerini sildi. “İyiyim.” dedi. Taner geri çekilmedi. Gözleriyle sordu. Ece başını salladı. “İyiyim.” Umut “Ece.” diye seslendi. “Buradayım.” “Biraz sonra cihaz.” “Biraz sonra.” Kısa cümleler evin düzenini tuttu.

Taner yine konuştu, ama acele etmedi.
“Evi kapatmıyoruz.” dedi. “Anahtar sende. Orada yeni bir düzen kurulurken burası açık kalacak. Sen yorulursan buraya dönersin. Umut zorlanırsa döneriz. Sonra, sen hazır olduğunda, sözümü yineleyeceğim. Ya da bugün yeterse bugün. Ben acele etmeyeceğim.”

Ece gözlerini kapadı. İçinden “Ben de seni seviyorum.” geçti. Ağzı söylemedi. Korkudan değil. Yanlış bir şey yapmamak için. Yanlış kelime bir ritmi bozardı. “Beni sıkıştırma.” demedi. Gerek kalmadı. Taner gülümsedi. “Seni sıkıştırmıyorum.” dedi. “Başını sallaman yetti. Ben anladım.”

Akşamüstü Yusufların evinde hazırlık hızlanmadı. Derinleşti. Gülşen odanın yerini belirledi. “Kuzeydeki daha sessiz.” dedi. “Pencere üstten açılır. Perdeyi hafif tutarız.” Doruk dolabı boşalttı. Rafların içini sildi. Yere bir kilim serdi. “Kaymasın.” dedi. “Ayakları üşümesin.” Gülşen başıyla onayladı. “İyi.” Yusuf sessizce uzatma kablosu aradı. Buldu. Prizi kontrol etti. “Buradan yetişir.” dedi. “Yedek de alırım.” Sözün sonu titredi. Gülşen baktı. Yusuf gözlerini kaçırmadı. “Kaçmayacağım.” dedi. “Ne derseniz yapacağım.”

Gülşen elini Doruk’un omzuna koydu. “İlk gece kısa.” dedi. “Ece öyle söyledi. Kısa kalırlar. Sonra yine kendi evleri. Onların ritmine biz uyarız.” Doruk başını salladı. “Ben de uyarım.” İçinden bir gölge çekildi. Yerine küçük bir ışık yerleşti. Annesine baktı. “İyi misin.” dedi. “Şimdi daha iyiyim.” dedi Gülşen. “Sen yanımdasın.”

Ece evinde cihazın kabını yerine oturttu. Maskeyi sildi. Umut kapıdan baktı. “Erken mi.” “Birazdan.” “Kısa.” “Kısa.” Taner pencerenin kolunu parmak kadar araladı. İzin istemedi. Ece göz ucuyla baktı. İzin verdi. Odadaki hava değişmeden nefes aldı.

Gülşen bir ara Taner’i aradı. “Hazırlığa devam ediyoruz.” dedi. “Ece’nin dediklerini tuttuk. Odanın içini boşalttık. Kalabalık yapmayacağız.”


“Öyle.” dedi Taner. “Mehmet’e haber verdim. Evin düzenine göre gelecek. Hastane yok. Önce ev.”
“İyi.”
“Bir şey daha söyleyeyim.” dedi Taner. “Ece evi kapatmıyor.”
“Doğru.” dedi Gülşen. “Öyle olmalı.”

Taner telefonu kapatınca yeniden Ece’ye baktı
“Ben buradayım.” dedi. “Ne olursa olsun. Senin yanında. Umut’un yanında.”

Ece’nin gözleri doldu.

“Ben bir şeyi daha duymak istiyorum.”
“Neyi.”
“Gitmeyeceksin.”
“Gitmeyeceğim.”
“Yeminsiz söyle.”
“Gitmeyeceğim.”

Umut o sırada kapının kenarında göründü.

Çaydan buhar yükseldi. Taner fincanı Ece’ye uzattı. Elleri birbirine değmedi. Yine de temas oldu. Küçük bir temas, büyük bir sözden daha uzun yaşayabilir bazen.

Seans saati gelince Ece maskeyi hazırladı. Taner pencerenin aralığını korudu. Yastığı doğru yüksekliğe getirdi. Ece maskeyi yerleştirdi. Umut gözleriyle teşekkür etti. Cihaz tısladı. Hava düzenini buldu. Ece başıyla Taner’e küçük bir onay verdi. Pencere kapatılmadı. Aralık kaldı. Nefes akışı bozulmadı.

Taner çıkarken eşiğe bir cümle bıraktı.
“Bekleyeceğim. Ben buradayım.”
Ece başını salladı. Gözleri parladı. Kelimeye gerek kalmadı.

Sokağa çıktığında hava serindi. Bekleyeceğim. O cümle adımlarına ritim verdi.

Gece yarısına doğru Ece evin içinde dolaştı.

Işıklar kapandı. Kapı aralığı parmak kadar açık kaldı. Ece yatmadan önce kendi kendine çok kısa söyledi. “Ritim bende. Taner yanımda.” Cümle kısa kaldı. Kısa kaldığı için uzun yaşayacaktı.

(devam edecek)

Yorum bırakın