Kayıp Kökler – Bölüm 1

Çöküşün Başlangıcı

Ece o sabah, annesinin telaşlı nefesini duyup uyandı. Daha beş yaşındaydı ama evin havasındaki gerginliği kokudan bile anlardı. Gecekondunun nemli duvarları soğuğu içeri sızdırıyor, sobanın çoktan sönmüş közleri odanın ortasında gri bir kül yığınına dönmüş duruyordu. O küçük odada soğuğun yanı sıra, babasının acıdan kısılmış sesi de yankılanıyordu.

Vecdi, sedirin kenarında oturmuş, iki elini dizlerine bastırıyordu. Yüzü solgundu, göz kapakları terden parlıyordu. “Sanki çivi çakmışlar içine…” diye homurdandı. Birkaç hafta önce inşaatta iskele çökmüş, bacağı taşların altında kalmıştı. Doktorlar “düzelmez” demişti. O günden beri ayağa kalkamıyor, baston diye bulduğu kalın bir dal yardımıyla sürüklenerek yürüyordu.

Annesi, ev daha da soğumasın , rüzgâr girmesin diye kapı altına bez sıkıştırdı, sonra babasının istediği suyu götürdü. Ece, battaniyesine sarılmış hâlde sedirin köşesinden onları izliyordu. Babası, bardaktaki suyu tek dikişte içti, sonra gözlerini karısına dikip sanki suç onunmuş gibi, “İşe dönmem lazım,” dedi.

Annesi başını çevirdi, cevap vermedi. İkisi de biliyordu ki bu hâlde çalışması imkânsızdı. Ama Vecdi’nin öfkesi, çaresizliğini saklamanın tek yoluydu.

Evin içi uzun zamandır herkes için daralıyordu. Tencereler boş kalınca duvarlar daha da yaklaşmış gibi geliyordu insana. Ece’nin karnı guruldadıkça annesinin gözleri doluyor, babasının kaşları daha da çatılıyordu. Akşamları annesi, evin tek ampulünü kapatıp mutfakta sessiz sessiz oturuyordu. O karanlık, ekmek gibi bir şey oluyordu sonra: bölünüyor, üçe pay ediliyordu.

Ece’nin en sevdiği şey annesinin omzuna yaslanarak uyumaktı. O omuza dayanınca bayat ekmeğin kokusu bile burnuna sıcak geliyordu. O gece annesi saçlarını okşarken “Hadi kızım, uyu,” dedi, ama sesinde fazladan bir hüzün vardı. Dokunuşunda da bir acı… Ece o hissi ömrü boyunca unutamayacaktı.

Sabaha karşı Ece gözünü açtığında annesinin olmadığını fark etti. Önce “Su almak için dışarı çıkmıştır,” diye düşündü. Kapıyı araladı; sokak pus içindeydi. İnce bir yağmur, çamaşır iplerinde boncuk boncuk parlıyordu. Komşu avlularında köpekler üşüyerek kıvrılmıştı. “Anne?” diye fısıldadı. Ses boşlukta kayboldu. İçeri döndü.

Babası sedirde iki büklüm yatıyor, ağrının içinde kayboluyordu. Ece yanına sokulmak istedi, “Üşüdüm,” diyecek oldu ama sesi boğazında düğümlendi. Gözleri sandığın yanına kaydı. Annesinin her sabah başına sardığı lacivert eşarp orada değildi. O an içi usul usul boşalır gibi oldu.

Saatler geçtikçe anladılar ki evden eksilen sadece bir eşarp değildi. Annesi dönmedi. Bir daha hiç görmediler. Vecdi de sanki bir eşarp kaybolmuş gibi ilgisiz davrandı; kendi derdinden başka hiçbir şeye bakmadı.

O günden sonra evle hayatın arasına ince, keskin bir çizgi çekildi. Vecdi, bulduğu dalı baston yaptı. Bastonuyla sürüklenerek yürürken tek yaptığı şey kendi hâline acımaktı. “Ben çalışamıyorum!” diye her söylenişinde Ece’nin boğazına kocaman bir düğüm oturuyor, içinden bir parça kopup avlunun tozuna karışıyordu.

“Annesiz kaldım ben de!” diye haykırmak geliyordu içinden ama susuyordu. Babasını kızdırırsa o da gider diye korkuyordu.

Mahallede herkes herkesin derdini bilirdi. Vecdi’nin karısının kaçtığı hemen duyuldu. Muhtar kapıya uğrayıp “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sorunca, Vecdi yüzünü buruşturup “Yok!” diye kestirip attı. Oysa herkes onların sefil hâlini görüyordu.

Komşu Hatice Teyze, küçük kıza acıdığından her gün bir tas çorba getiriyordu.

“İç kızım, sıcak sıcak,” diyordu başını okşayarak. Ece çorbayı iki eliyle kavrıyor, buhar yüzüne değdikçe gözleri doluyordu.

“Annem olsa birlikte içerdik,” diye geçiriyordu içinden. Hatice Teyze de sessizlikle cevap veriyordu onun gözyaşlarına.

Annesi gidince bakkala da Ece gitmeye başladı. Babası ne istiyorsa kâğıda yazıyor, o da koşa koşa götürüyordu. Bir gün eline tutuşturulan kâğıtta “Bir somun ekmek, deftere yaz!” yazıyordu.

Bakkal iç çekti. “Ece, babana söyle, ay başında bir şeyler yapsın,” dedi.

Bakkalın sesindeki suçlayıcı ton, küçük kızın kalbini sıktı. O küçücük kâğıt parçası, sanki kocaman bir dünyanın yükünü taşıyordu. “Veresiye” kelimesinin ne anlama geldiğini tam bilmezdi ama babasının yüzündeki kırışıklıkları, yorgunluğunu, öfkesini o kelimeyle birleştirirdi.

“Ya bakkal kızarsa, o da giderse?” diye korkuyordu.

Akşamları Ece yalnızlığıyla dost olmaya başladı. Annesinin yastığını kokluyor, “Yastıklar nasıl kokar?” diye düşünüyordu. “Çocukların yastığı bazen sabun, bazen gözyaşı, bazen de annesizliğin kendisi gibi kokar,” diye cevap veriyordu içinden.

Babasının ağrıları arttıkça huysuzluğu da büyüyordu. Eline geçen ne varsa fırlatıyor, kelimeler taş gibi düşüyordu Ece’nin ruhuna.

Bir sabah, cesaretini toplayıp “Baba, saçlarımı örer misin?” dedi. Vecdi’nin yüzü kasıldı.

“Ben saç mı öreceğim?!” diye patladı.

Ece geri çekildi, kendi saçını iki yandan tutup beceriksizce düğümledi. O düğümler çabuk çözülüyordu, bazen de fazla sıkı olup canını yakıyordu. Saçı değil, hayatıydı sanki her boğumu.

Babasının itirazlarına rağmen ertesi hafta muhtar yine uğradı. “Vecdi, belediye yardımı var. Gel, kâğıt dolduralım,” dedi.

Vecdi, “Ben dilenci değilim!” diye homurdandı.

“Kimsenin dilendiği yok, hakkın olanı al,” diye kızdı muhtar.

Ama Vecdi’nin inadı, yoksulluğu daha da ağırlaştırıyordu.

Ece’nin oyunları küçülüyordu artık. Çamurdan yaptığı evlerin kapısı yoktu; kapısız evler, kimsenin çekip gitmesini izin vermezdi. Keşke onların da kapısız bir evi olsaydı, annesi çıkıp gidemezdi.

Bir akşamüstü gökyüzü kurşun gibi çökmüştü. Ece, avlunun taşlarına tebeşirle güneş çiziyordu. Babası içeride suskun, öfke dolu bakışlarla duvara dikilmişti. Kapı gıcırdayıp açıldığında Ece’nin kalbi hızla çarptı: Belki annesiydi! Ama gelen Hatice Teyze oldu.

“Bak hele,” dedi, “karşıdaki tek odalı eve yeni biri taşınacakmış.”

Ece başını kaldırıp baktı. Sokağın karşısında, onlarınki gibi eskimiş bir gecekondu. Penceresinde kırık bir saksı, kapısında paslı bir kilit.

“Kimmiş?” diye sordu.

“Dul bir kadınla küçük oğlu.” dedi Hatice Teyze.

Ece’nin içi ürperdi. “Dul kadınlar annem gibi mi olur?” diye düşündü. Cevap bulamadı.

Birkaç saat sonra kamyon sesi sokakta yankılandı. Eşyalar indirildi: eski bir sedir, yırtık bir kilim, teneke sandık, soba boruları… Ve o kadın göründü: ince yapılı, yüzünde yorgun bir ifade. Kollarında üç yaşlarında bir oğlan vardı. Çocuğun başı kadının omzuna yaslıydı; gözleri dalgın, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm.

Kadın kapının önünde durdu. Elini kapı pervazına sürdü, sanki eşiği sevecekmiş gibi. Sonra başını kaldırıp Ece’ye baktı. Göz göze geldiler. Kadının bakışında beklenmedik bir sıcaklık vardı. Dudakları titreyerek gülümsedi. “Merhaba, komşu,” dedi.

Ece cevap veremedi. İçinde bir ses, “Annem gelse böyle bakar mıydı?” diye sordu. Babasının baston sesi içeriden yükseldi: “Ece!”

Ece ürküp kapıdan içeri çekildi ama gözleri hâlâ karşı evin kapısındaydı.

Gece olunca Ece yatağa uzandı. Annesinin yarım kalan ninnisini mırıldanmaya çalıştı; sözleri eksikti, melodisi yarımdı. “Lalala…” diye uydurdu geri kalanını. O söylerken kulaklarında annesinin sesi vardı.

Kapı gıcırdadı. Hatice Teyze bu kez elinde iki dilim ekmek ve küçük bir kaseyle geldi. “Zeytin var, alın,” dedi. Vecdi istemez gibi elini salladı ama Ece gözleriyle yalvardı. Vecdi eliyle işaret yaptı, “Bırak.” Hatice Teyze tası bırakıp sessizce gitti.

Gece, sessizliğin içinden küçük sesler damlıyordu: uzaktan bir trenin düdüğü, bir kapının kapanışı, karşı evden bir çocuğun gülüşü…

Ece yorganını çenesine çekti. Göz kapaklarının ardında o kadın vardı, kapının önünde duran ve “Merhaba, komşu” diyen. İçinden usulca, “İyi geceler, anne,” dedi.

Ve ertesi sabah… Karşı evin kapısı aralandı. Kadın çıktı, saçlarını başörtüsünün altına saklarken Ece’ye baktı. Kucağındaki oğlan bu kez ellerini salladı. Kadın gülümsedi.

“Ben Miyase,” dedi. “Bu da Umut.”

Ece’nin sesi boğazında düğümlendi. Sessizce başını salladı. Konuşamıyordu. Çünkü annesi sadece kendisini değil, sesini de alıp gitmişti.

(devam edecek)

Kayıp Kökler – Bölüm 1’ için 2 yanıt

Yorum bırakın