Şansa bak – Bölüm 11

Hülya hanım, oğlunun babasından farklı olduğunu ve bir kızla ilgileniyorsa, ondan gerçekten hoşlanmış olacağını bildiği için pazar günü kahvaltıda konuştukları kızı unutmamıştı. Derneğin kermes ve koşturma işleri tamamlanırken de, oğlunun her akşam hüzünlü hüzünlü evde oturduğunu fark edince, uygun bir zamanda konuşup, ne olduğunu öğrenmeye karar verdi. Feridun bey, son kaçamağındaki aksilikler yüzünden, oğlunun gözüne girmek için hemen yeni bir ava başlamamış. Aklı sıra ne kadar sadık ve iyi bir aile babası olduğunu ispatlamak için vaktini evde geçirmeye başlamıştı. Hülya hanımda oğlunun kocasının yanında bir şey anlatmayacağını bildiği için uygun vakti ancak, Ertuğrul’un Şebnem ile buluşmayı planladığından bir gün önce, yani pazartesi bulabildi. Şirkete yurt dışından gelen konukları yemekle ağırlamaları gerektiğinden o akşam Feridun bey geç gelecek, erkek erkeğe bir yemek olacağı için de Hülya hanım ona eşlik etmeyecekti.

Oğlunun işten gelip, yemeğini de alıp, odasına çekildiğini Aysel hanımdan öğrenince, gidip kapısını tıklattı. Ertuğrul çocukluğundan beri bilgisayar oyunları oynamayı ve bilgisayar başında yemek yemeyi severdi. İçeriden ses gelmeyince kapıyı açıp içeri girince, onun çocukluğundaki gibi kulağında kulaklık, masanın üzerinde yarısı tırtıklanmış yemek tabağı ile oyuna daldığını gördü. Ertuğrul kapının açıldığını ve annesinin geldiğini görünce kulaklıkları çıkarıp merakla ona baktı. Hülya hanım bir şey konuşacağı zaman böyle zamansız odasına gelirdi. İlk aklına gelen babasının kaçamaklarından birini duymuş olma olasılığı olduğu için yüzü hemen ciddileşti.

“Söyle bakalım kim o kız?” dedi Hülya hanım sırtını duvara verip, kollarını kavuşturarak.

“Eyvah!” diye geçti Ertuğrul’un aklından hemen biraz zaman kazanması gerekti “Hangi kız?” dedi hemen.

“Şu taşınmasına yardım ettiğin kızı diyorum Ertuğrul!” dedi annesi gülerek. Bu cümlenin oğlunun içinde yarattığı rahatlamayı tahmin bile edemezdi.

“Ha o mu?” dedi elinde olmadan, “Şey işte, bir arkadaş sadece!”

“Görüşmüyor musunuz yani?”

“Öyle özel bir şey değil, arkadaş diyorum ya!”

“Görüşmüyorsunuz yani?” dedi Hülya hanım yine gülerek.

“Yani yarın görüşeceğiz aslında!”

“Adı ne bakayım bu kızın” diyerek bu kez oğlunun çocukmuş gibi saçlarını okşadı Hülya hanım. Onun mutlu olabileceği bir kızla ciddi bir ilişkisi olması gerektiğini düşünüyordu artık ama çevresinde de kendine göre biri olmadığının farkındaydı. Evcimen bir çocuktu Ertuğrul, sakinliği seviyordu.

“Ya anne ne bu Allah aşkına? Çocuk muyum ben?” dedi Ertuğrul bilgisayarın başından kalkıp.

“Değilsin işte bende o yüzden soruyorum. Bu kadar yardımcı olduğuna göre yakınlık hissetmiş olmalısın. Ben seni tanırım!”

“Biraz sıkıntılı bir süreç yaşadığı için yardım ettim!”

“Nasıl sıkıntılı?”

“Yani işte yaşadığı yerde bir akşam bir olaya tanık olmuş, korkuyordu!” dedi Ertuğrul, annesinin bu konuyu anlamadan odadan çıkmadığını anladığı ve yalan söylese hemen anlayacağını bildiği için konunun o kısmını anlatmaya karar verdi. Hülya hanımla birlikte yatağın kenarına oturdular ve kahvecide karşılaşmalarından başlayarak olanı biteni çabucak anlattı annesine.

“Yani daha önceden tanıdığın biri değil miydi?” dedi Hülya hanım şaşkınlıkla, “Sokaklar gerçekten çok tehlikeli olmaya başladı herkes için.”

“Yani tabi korktuğu gibi bir şey değildi bence ama öyle çaresiz görünce bende şey yapamadım!”

Yine güldü annesi, “Yarın da görüşeceksiniz öyle mi? Bu kez neye yardım edeceksin?”

“Ya anne! İyi bir kız!”

“Sana da farklı geldi!”

“Evet!”

“Tamam, bir ara getir biz de tanışalım o zaman!” diyerek kalktı Hülya hanım yatağın kenarından, “Dediğin gibi iyi biriyse tabi, hemen karar verme!” dedikten sonra da oğluna bir öpücük atıp çıktı odadan.

Çocukluğundan beri annesi, Ertuğrul’un ağzından kolayca alırdı lafları. Kim bu kız deyince babası ile ilgili sanıp, gerilmesinin nedeni buydu. Ağzından bir şey kaçırmamak için saçmalayacak annesi de yalan söylediğini hemen anlayacaktı. Feridun bey oğlu bir kez öğrendikten sonra sonrakileri saklamaya hiç gerek duymamış, sanki askerlik arkadaşına anlatır gibi bulduğu her fırsatta onlardan Ertuğrul’a bahsetmeye başlamıştı. Defalarca bundan hoşlanmadığı belli edip, söylese bile maalesef babası böyle bir adamdı. Ona göre erkek erkeğe, erkekçe sırlar paylaşıyorlardı.

“Sen de bana anlatırsın evlat!” diyordu bir de arsız arsız. İnsanın babası ile bu tür bir duruma düşmesi gerçekten çok sevimsiz ve pis bir hâldi. Annesine gidip söylese boşanmalarına neden olurdu, söylememenin de başka vicdani hâli vardı. Babasının arsızlığına karşı da elinden bir şey gelmiyordu. İşin kötü tarafı babasının kaçamaklarını bir tek Ertuğrul değil, şoförü de biliyordu. Neyse ki adam çok sadık ve düzgün biriydi de, işini yapıp gerisine hiç karışmamayı tercih ediyordu çoğunlukla ama o da son zamanlarda zor durumlara düşmeye başlamıştı. Hülya hanım duysa, Ertuğrul’a en çok gönül koyardı ama şoförü kesin kovardı.

Ertesi gün Şebnem bütün gün heyecanla kıpırdandı durdu ofiste, bu kez Oya’ya hiç bir şey söylemedi, sonra onun söylediklerinin etkisinde kalıp, olayları yanlış değerlendiriyordu. Bu gün Ertuğrul’u iyice dinleyip, inceleyip, kendi kendine gelin güvey olup olmadığını anlamaya çalışacaktı. Yine de içindeki tatlı kıpırtılara bir türlü engel olamıyordu. Evet daha önce hiç erkek arkadaşı olmamıştı ama bu hiç aşık olmadığı anlamına gelmiyordu. Daha ortaokula giderken sınıflarındaki bir çocuğa aşık olmuştu ve aynı çocuğa aşık olarak liseden mezun olduktan sonra onu bir daha görmediği için unutmak zorunda kalmıştı. Bu arada çocukla onca yıl boyunca “Merhaba” dan başka bir sohbetleri de olmamıştı ama o yine de her gün onunla birlikte vakit geçirdiklerini hayal edip mutlu olmuştu. Sonra üniversite de bir çocuktan hoşlanmaya başlamıştı ama okulun en güzel kızı olmadığı için oğlan bir kaç ay sonra popüler kızlardan biriyle çıkmaya başlayınca baya hayal kırıklığına uğramıştı. Biraz da ufak tefek oluşu yüzünden işte insanlar ona hep çocukmuş gibi muamele ediyordu. Hoşlandığı erkeklerde küçük kız kardeş hissi yarattığının farkındaydı. Oya biraz tarzını değiştirse bunun ortadan kalkacağını savunuyordu, mesele boy değil, Şebnem’in tarzıydı. O kadar inceydi ki çoğu zaman kendi bedenine göre bir şey bulmak için çocuk reyonlarına bakmak zorunda kalıyordu. Yine Oya’nın uyarıları ile her zaman örüp durduğu saçlarını açık bırakıyordu artık.

“Bir de saçlarını örünce iyice ilkokul çocuğuna dönüyorsun!” diye epeyce dalga geçmişti Oya, onun dinlediğinden değil de daha çok bozulduğundan açmıştı saçlarını. Pembeyi de çok sevdiği için kıyafetlerinin çoğunu pembe veya beyaz alıyordu. Yine Oya’nın tabiriyle, “Bayram çocuklarına” benziyordu bu renklerle.

“Eline de bir pamuk şeker, ayağına da kırmızı rugan düz pabuçlar tamam! Apartmanda gezip şeker toplamaya hazırsın!” diyordu Oya.

Pembeyi çocuklar mı giyerdi sadece sanki, insan sevdiği renkler ve kıyafetlerle kendini daha iyi hissediyordu işte. Siyah, lacivert gibi renkler giyse iyice olduğundan minik gözüküyordu. Oya’nın eleştirileri üzerine bir kaç açık mavi kıyafet almış olsa da, Oya en sonunda sadece rengin değil tarzının da değişmesi gerektiği sonucuna varmıştı. Topuklu giymesi gerekiyordu bir kere, hem boyu uzun gösterir, hem de kadınsı olmasını sağlardı. Şebnem gibi sakar bir kızın topuklu ayakkabı giymesi demek, bir cambazın ipte yürümesine dönerdi büyük ihtimalle, ayrıca tek başına oturduğu semtte çok da göze batmak istemiyordu. Oya topuklu ayakkabısını ofiste bırakabileceğini söylese de, aldığı tek topuklu ayakkabı ile evde yaptığı denemeler başarısız olduğundan, göze görünmeye çalıştığı ofiste bir de ayakkabıları ile alay konusu olmaya hiç niyeti yoktu.

(devam edecek)

Yorum bırakın