“Seni pazar sabahı sokaklara ne düşürdü acaba?” dedi annesi. Ertuğrul babası ile göz göze gelince, Feridun bey göz kırptı oğluna. O da annesine yalan söylemek istemediği için, “Bir arkadaşımın taşınmasına yardımcı oldum!” diyerek hemen masaya geçti. Getirdiği sıcak simitleri evde onlara hizmet eden Aysel hanıma vermişti. Aysel hanım biraz sonra doğradığı simitleri getirip masaya bıraktı.
Ertuğrul’un annesi Hülya hanım, aileden zengin bir kadındı. Aslında sahip oldukları şirkette, Hülya hanımın ailesinin şirketlerinden biriydi. Babası önce Feridun beyi yönetime almış, sonra da Ertuğrul’un doğumu ile şirketi tamamen onlara bırakmıştı. Feridun bey, Hülya hanıma göre daha orta halli bir aileden geliyordu. Evlenip, birden bire bunca zenginlik ve şatafatın içine girince çok mutlu olmuştu. Eğitimli bir adamdı ama çocukluğundan beri babasının memur maaşı ile kıt kanaat geçinen bir ailede büyümüş, gönlünce her istediğine sahip olamamıştı. Hülya hanımla bir arkadaş ortamında tanıştıklarından onun böyle zengin bir ailenin kızı olduğunu bilmeden aşık olmuştu. Hülya hanım da ona karşılık verince, bir kez daha görüşmüşler, sonra da gerisi gelmişti. Feridun bey, aşık olduğu kızın zenginliğini çok sonra öğrenmişti. Hülya hanım ailesinden tembihli olduğundan tanışır tanışmaz maldan mülkten bahsetmeyi sevmezdi. Feridun beyden de hoşlanınca, önce niyetini anlamak istemiş, sonra ikisi arasında işler ciddileşmeye başlayınca ona aile durumundan söz etmişti. Zengin bir kıza aşık olmuş olmak, onu da kendine aşık etmek, Feridun beyin avantajınaydı elbette. Her ne kadar lükse, paraya çabucak alışsa da, Hülya hanımın ailesine ve aile için kurallarına pek kolay alışamamıştı. Hülya hanım babası otoriter ve her şeyi kontrol etmek isteyen bir adamdı. Eğitimi de uygun olduğundan, damadını doğrudan şirket yönetimine almış olsa da, disiplin ve iş yükü konusunda, diğer çalışanlarından farklı davranmamıştı. Feridun bey, ondan her zaman çekindiği için işleri hızla öğrenmek zorunda kalmış, okul hayatında vermediği emeği şirket için vermişti. Evliliklerinin ikinci yılında Ertuğrul doğduğunda artık kendini şirketin bir parçası sayacak kadar her şeye hakim olsa da, Hülya hanımın babasının şirketi onlara devretmesi üç yıl sonra olmuştu. Hem mutlu bir evlilik yapıp, hem kariyer basamaklarını hızla çıkmış, hem de hayatında sahip olma imkanı olduğunu asla düşünmediği bir servete sahip olmuştu. Hülya hanımın babası vefat edene kadar da aynı azimle çalışmaya devam etmiş, şirketin hem gelişmesine, hem de büyümesine büyük katkı sağlamıştı. Ertuğrul’un doğumundan sonra karısı ile ilişkilerindeki dengeler değişince, kendini daha çok şirket işlerine vermeye başlamış, zamanla şirkette geçirdiği zaman, evde geçirdiği zamanı aşmaya başlamıştı. Hülya hanım da işkolik olan babasından alışık olduğundan kocasına hiç bir sitemde bulunmamış, evdeki yardımcıların da desteği ile oğlunu büyütmeye vermişti kendini.
Ertuğrul liseye geldiğinde, Hülya hanımla Feridun beyin arasındaki ilk büyük kavganın nedeni, Feridun beyin uzun süredir bir metresinin olduğu ortaya çıkmasıydı. Aile büyüklerinin araya girmesi ile Feridun bey pişmanlığını belirtmiş, karısına bir daha asla olmayacağına dair yeminler etmişti. Hülya hanım da annesinin nasihatı ile isimlerine de leke gelmesin diye tam gönüllü olmasa da kocasını affetmişti. Ertuğrul üniversiteye başlayana kadar Feridun beyin başka kaçamaklar yaptığına dair hiç bir belirti olmadan mutlu mesut geçmiş, ancak Ertuğrul ikinci sınıfa giderken bu kez o yakalamıştı babasını. Annesi üzülmesin diye ona söylememiş ancak babası ile uzun bir konuşma yaparak bir daha yapmayacağına dair söz almıştı. Feridun bey oğlunun bir yetişkin gibi davranarak annesine olayları yansıtmamasından çok memnun olduğundan, o yıl Ertuğrul’a son model bir araba hediye etmişti. Henüz gençlikle, yetişkinlik arasında kafasında kavak yelleri uçuşan Ertuğrul da bu güzel hediyeye kolayca tav olmuş, babasını takip etmeyi bırakmıştı. Arkadaşları ile gezip, tozmak, kız arkadaşlar edinmek onun için daha ön plana çıktığından, mezun olup da babası ile şirkette çalışmaya başlayana kadar babasının kaç fındık daha kırdığından haberi olmamıştı. Hülya hanım Ertuğrul büyüdükten sonra kendini hayır işlerine verdiğinden, kocasını takip etmek aklına bile gelmiyordu. Ona göre bu hata bir kez yapılmış ve kocası o günden sonra da söz verdiği gibi ona daima sadık kalmıştı. Artık annesi de hayatta olmadığından, kocasını bir kez daha yakalarsa, babasının onlara devrederken kızının üzerine yaptığı şirketi kolayca çekip alabilirdi elinden. Feridun beyin de bundan korkacağını bildiği için, rahat durduğuna dair içi rahattı.
“Hayırdır kim taşınıyor?” dedi Hülya hanım merakla, oğlunun arkadaşlarının çoğunu tanırdı.
“Çok yakın bir arkadaşım değil ama oturduğu evde sorun yaşadığı için acil taşınması gerektiğinden destek olmaya gittim sadece” diye yanıtladı Ertuğrul tabağına odaklanmış gibi yaparak.
“Hülyacığım, artık çocukluğunda olduğu gibi her şeyi de bize anlatmak zorunda değil oğlumuz değil mi?” dedi Feridun bey gevrek bir gülüşle.
Hülya hanım daha bir merakla baktı oğlunun yüzüne, “Bir kız arkadaş mı yoksa?”
“Düşündüğün gibi değil anne!”
“Uykundan fedakarlık edip, koşup gittiğine göre!” dedi Hülya hanım, “Hatırlıyor musun Feridun, en yakın arkadaşı Murat evlenirken bile az kalsın uykum var diyerek gitmiyordu!”
“Gençlik!” dedi Feridun bey iç çekerek, “Siz onu bırakın da akşam şu yeni açılan restorana gidelim mi ailecek? Ne zamandır birlikte dışarıda yemek yemedik!”
“Şekerim derneğe gideceğim biliyorsun her yıl düzenlenen kermesi bu sene öne aldılar, siz baba oğul gidin isterseniz!” dedi Hülya hanım saatine bakarak, “Ben kahvaltıdan sonra kaçar!”
Feridun bey “Ne dersin Ertuğrul ikimiz gidelim mi?” deyince de, Ertuğrul, babasını geri çevirmek istemedi.
Şebnem ertesi gün işe gittiğinde yorgunluktan her yanı ağrıyordu ama yeni evini çok sevdiği için mutluydu. Öğlen Oya ile ev yerleşir yerleşmez bir akşam planı yapmaya karar verdiler. Oya apar topar taşınmasına bir anlam veremediği için ev sahibin o dökük eve yüksek bir kira artışı yapmayı düşündüğünü bahane etmişti. Ertuğrul konusunda merak devam ettiği için, sadece taşınma işine yardım ettiğini, bir daha karşılaşana kadar görüşeceklerini sanmadığını söyledi. Oya ise onu araması gerektiğinde ısrarlıydı. Kim yıllar sonra rastladığı bir arkadaş için böyle seferber olurdu. Bu yaşına gelmiş Şebnem’in hayatında daha flörtü bile olmamıştı.
“Böyle giderse karşına çıkan ilk salağa kanacaksın! Biraz gez dolaş ne var bunda bu kadar?” diyordu.
Şebnem küçük bir yerde muhafazakar bir ailede büyümüştü. Annesi değil, erkek arkadaş, komşuların oğulları ile selamlaşmasına bile kızardı. Nasıl olup da başka bir şehirde üniversite okumasına ve bitince de orada yaşamasına izin verdikleri bir muammaydı. Şebnem okumak için evden ayrılıp, Ankara’ya geldikten sonra alışmış olmalılar ki, sonrasında iş bulduğunu ve kalacağını söylediğinde de hiç itiraz etmemişlerdi. Babası oldum olası Şebnem ile fazla bir yakınlık kurmuş değildi. Ailesinden gördüğü üzere kız çocuklarına mesafeli durması gerektiğine dair bir inancı vardı. Daha bir kez olsun Şebnem’i kucaklayıp, sarılıp öpmemişti. Babasının mesafeli duruşu da Şebnem de her zaman bir otorite etkisi yarattığı için büyün yasakları annesi koyduğu halde hep babasından çekinirdi.
“Bence baban yüzünden uzak duruyorsun erkeklerden!” diyordu Oya. Ondan korktuğu için değil de, babasının onunla sağlıklı bir sevgi ilişkisi kurmadığından dolayı söylediğini söylüyordu bunları. Hoş annesi de öyle kızıyla yakın ilişki kurmuş bir kadın değildi. İkisi de her zaman yorgun, her zaman meşgul ve her zaman mutsuzlardı aslında. Şebnem’den büyük bir ağabeyi ve bir de kız kardeşi vardı. Ağabeyi de evlenip, gittiği için şimdi ailesiyle bir tek kız kardeşi kalmıştı ama o da halinden çok şikayetçiydi. Anne ve babanın dikkati şimdi sadece ondan toplandığı için genç bir kız için tam bir esaret yaşıyordu. Ablası Ankara’da yaşamaya başlayınca, onu da yanına alması için çok yalvarmıştı ama babası kesinlikle izin vermemişti. Üniversite sınavını da kazanamayınca, ailenin yanından ayrılmak için bir bahanesi kalmamıştı. Annesi artık okula da gitmediği için evde bütün işi ona yaptırıyor. Arkadaşları ile çıkıp da bir kahve içmesine bile fırsat bırakmıyordu. Şebnem bu ailenin içinden sıyrılıp, kendini başka yere atabildiği için onu hep kıskanmıştı. Ağabeyi ise annesi gibi baskın bir kızla evlendiğinden, karısı, karısının ailesi ve kendi annesi arasında sıkışıp kalmıştı. Kendi derdini çözemediğinden, kız kardeşleri ile neredeyse hiç ilgilenmiyordu. Babaları oğullarının kılıbık olduğuna kanaat getirmişti ama aslında bütün çocuklarını baskı ile büyüterek yaşamdan uzak tuttuklarından hepsinin özgüven ve farklı sorunları olduğunun farkında bile değillerdi. Şimdilik Şebnem’e bulaşmıyorlardı ama yakında evlenmesi için baskıların geleceği açıktı. Annesi sevmediği gelini ve kılıbık oğlu, evdeki bekar kızıyla uğraşıp durduğu için kafayı henüz Şebnem’e takmaya fırsat bulamamıştı ama her konuştuklarında veya Şebnem dört beş ayda bir kısa da olsa yanlarına gidip geldiğinde, yavaş yavaş bu konuya girmeye başlamıştı.
(devam edecek)
Gülseren hanım. Bütün bölümleri buradan okudum. Çok teşekkür ederim.Iyi günler.
BeğenLiked by 1 kişi
❤
BeğenBeğen