Kocasından önce atıldı Fadime gelenin komşusu olduğunu anlayınca. Asıl merak ettiği Hüseyin’di aslında ama kocası hemen geçti önüne. Kapının arkasına açılmasın diye ayağını dayadıktan sonra araladığı yerden baktı kapıda ağlamaklı duran Feride’nin yüzüne.
“Ah komşum! Başıma neler geldi. Korkuyorum ki o hayin gelip de almasın canımı!”
“Ne istiyorsun?” dedi adam zaten haz etmediği kadına ters ters.
“Bu gece siz de kalsam, geri gelirse diye!”
“Olmaz!”
“Öldürürse beni günahı sizin boynunuza olur!” dedi Feride aklı sıra sinirlendiğini belli etmeden.
“Hüseyin yapmaz öyle bir şey!” dedi arkadan Fadime’nin sesi, “Sen delirttin çocuğu kesin!”
Feride cırlamamak için zor tuttu kendini, “Canımı alıyordu para için, nası komşuluk bu sizin yaptığınız!” diye inledi.
“Komşu değiliz!” diyerek kapattı Fadime’nin kocası kapıyı yüzüne.
“Siz de en az onun kadar katilsiniz!” diyerek hırladı kapının ağzında, Fadime’nin özene bezene dizdiği sardunya saksılarını tekmeledi öfkeyle, “Beteri bulsun hepinizi de bakayım açıyor muyum o kapıyı yüzünüze!” dedikten sonra hışımla çıktı bahçeden, girdi kendi evine.
Zaten sabaha bir şey kalmamıştı, “Gelemez o korkak!” dedi kendi kendine, bu gece de uyumasa bir şey olmazdı. Gün başlayınca çıkıp başka bir yer bakacaktı kendine, bu mahallede daha yaşanmazdı ona göre.
Galip bey battaniyeye sardığı çırağını malzeme için kullandığı kamyonetin arkasına yatırdı dikkatlice. Büyük oğlu dikkatle babasına bakıyordu bir şey söylesin diye.
“Ölecek zavallı!” dedi Galip bey iç çekerek, “Öyle araziye falan bırakamayız!”
“Ne yapacağız ya?”
“Hastaneye bırakacağız!”
“Annem çok kızacak, ya gerçekten öldürdüyse annesini bu çocuk!”
“Yapmaz Hüseyin o kadarını, bu hâle geldiyse vardır bir nedeni. Ölürse bunun yükünü taşıyabilir mi vicdanın! Kapımıza gelmiş medet umup!”
“Yok!” dedi çocuk.
“İyi varsa bir suçu polis gelir bulur onu, adaletin kılıcı değiliz biz, insanız!” diyerek geçti direksiyona, oğlu da yanına oturdu. Hüseyin arkada açıkta yatıyordu kamyonetin arkasında. Duymuştu hastane lafını, polis lafını da duymuştu. Korkacak hâli de yoktu, kaçacak hâli de, arabanın arkasında rüzgarı bile hissetmeyecek kadar uyuşmuştu her yanı. Battaniye koruyordu Allah’tan.
Yakındaki devlet hastanesinin önüne gelince, acilin önüne çekti arabayı Galip bey. Arabadan inip, Hüseyin’in yaşayıp, yaşamadığını kontrol etti.
“Ne geldi oğlum başına senin?” diye inledi kucaklamaya çalışırken ama Hüseyin zayıf olsa da uzun boyluydu, oğlu geldi yardımına, biri kollarının altından biri ayaklarından tuttu.
“Yolda bulduk deyin!” diye inledi Hüseyin ama ne dediği anlaşılmadı. Baş tarafında duran oğlu babasına baktı, “Bir şey söylüyor!”
Durdu Galip bey, ayaklarını yere bırakıp, eğildi çırağının solgun yüzüne, “Anlaşılmıyor ne diyorsun?”
“Yolda bulduk deyin, tanımıyoruz deyin!” dedi Hüseyin zorlanarak, ustasının da başını belaya sokmazdı böylece.
“Öldürdün mü lan anneni?” dedi Galip bey, “Doğruyu söyle!”
“Bana saldırdı!” dedi son bir gayretle.
“Annen mi saldırdı sana, bu yarayı o mu yaptı?”
“Sakladığım parayı bulup, almış!” diye gevelerken geçti kendinden.
“Ne yaşıyorsun oğlum sen?” dedi Galip bey dertli dertli gidip tuttu ayaklarından yine, hızlı hızlı soktular acilden içeri. Neyse ki acil o an için sakindi. Babasına fırsat vermeden, “Kapının önünde bulduk, tanımıyoruz!” dedi büyük oğlu.
“Saldırıya mı uğramış!” diye sordu Hüseyin’i sedyeye alan görevliler.
“Bilmiyoruz!”
Hemen aldılar Hüseyin’i içeri, Galip bey ile oğlu dış kapının önünde kaldı.
“Bekleyecek miyiz?” dedi oğlu babasına bakıp.
“Ölmesin garip!” dedi Galip bey, anlamamıştı ne olduğunu ama annesini öldürmedim diyorsa öldürmemişti muhakkak. Hem zaten bir suça karıştıysa, polis çalıştığı yeri de bulacaktı muhakak.
Baba, oğul geçip oturdular bekleme koltuklarına, “Kardeşini ara da biraz gecikeceğiz de!” dedi Galip bey, oğlan aradı hemen kardeşini. Ana-oğul kapıdaki kanla kusmukla uğraşıyorlardı hâlâ.
Hüseyin kendine geldiğinde hastanede olduğunu anladı. O kadar bitkindi gözlerini zor açıyordu. Sırtındaki derin yara dikilmiş, sarılmıştı. Çok kan kaybettiği için önce kan grubunu tesbit etmeleri gerekti.
Galip bey ve oğlu bir saat bekleyip, ölümcül bir durumu olmadığını öğrenince dönüp eve gittiler. Korku ve endişeden konuştukları her şeyle, Hüseyin’in son kalan dallarını kırdıklarının farkında bile değillerdi.
Olanları düşünürken iki damla yaş süzülüp, kulağının yanından damladı hastane yastığına. Sonra bir tane daha, sonra bir tane daha. O sırada odaya giren hemşire gözlerini açık görünce, “Polis gelip ifadeni alacak!” dedi ve serumunu kontrol edip gitti. Bıçakla yaralanma olayı olduğu için mecburen haber vermişlerdi polislere, kendine gelince geliriz demişti polisler. Hüseyin bunları düşünemediği için evde olanlar yüzünden geleceklerini düşündü. Annesi kim bilir neler söylemişti polise. Sırtına bunca zaman soktuğu bıçaklar yetmez gibi bir de gerçeğini saplamıştı şimdi. Söyledikleri sırtına açılan yaradan fazlasını açmıştı yüreğine.
“Artık hayatımın geri kalanı yok gibiydi. Hastaneden çıksam oraya dönemezdim. Ustamın ve ailesinin söylediklerini duyduktan sonra oraya da dönemezdim. Üzerlerine kalacağım korkusuyla bir araziye atmaktan bahsetmişlerdi beni. Beni düşünecek değildi tabi ailesi varken, beni ailem bile düşünmüyordu ki ustama kızmış olayım. Kızmıyordum bile artık, bu olanlardan sonra Kiraz’ın babası da beni istemezdi. Zaten kendimi ona layık görmeme neden olan geçici bir sarhoşluktu muhtemelen o paralar. Yine de umudumdu işte! Kaçıp kurtulmayı düşünmediğim bir hayatın içinde beslenmiş en yanlış umut belki de!”
Ertesi sabah, dükkana uğramadan hastaneye geldi Galip bey dayanamayıp. Hayatında yattığı en konforlu yatakta, içi sürekli geçip duran Hüseyin’in baş ucuna geldi.
“Ben kimseyi öldürmedim!” dedi Hüseyin gözlerinden yaşlar akarak. O kadar gücenmiş ve utanmıştı dün gece, bunları söylerken bakamadı ustasının yüzüne.
“Kusura bakma evlat, gecenin o saati aklımız düzgün işlemedi bizim de!” dedi Galip bey ama Hüseyin çevirdi başını diğer tarafa.
“Toparlayınca gelirsin!” dedi Galip bey o da kötü hissetmişti kendini. Aslında soracaktı ne olduğunu ama Hüseyin başını çevirince o kapının kapandığını anladı çıkıp gitti dükkanına.
Hüseyin’in gözlerinden yaşlar süzülmeye devam etti yastığa, ustasının gelişi ile tetiklenen yürek acısı yağmura dönmüştü bir anda. Ustası çıkınca, iki polis memuru girdi odaya.
“Sokakta saldırıya uğradım!” dedi onlara annesi ile ilgili gelmediklerini anlayınca.
“Gördün mü saldırganı?”
“Yok görmedim!”
“Ne işin vardı o saate dışarıda?”
“Eve gidiyordum!”
“Evin nerede?”
“Hatırlamıyorum”
“Adın ne?”
“Hatırlamıyorum”
Başına geleni hatırlayıp da kendine dair bir şey hatırlamıyor olması şüpheli göründü polise. Evden can havliyle kaçtığı için üzerinde kimliği de yoktu, başka giysisi de.
“Geçmişte kalan hayatıma hayat denmese de dönmek istemiyordum artık. Kim olduğumu bile unutmak istiyordum. Kim olamadığımı da! Olacağı görmüştüm yeterince, insanlar için kimse olmadığımı anlamıştım. Günün sonunda herkesin kendi sevdikleri, kendi öncelikleri vardı. Polisin söylediklerime inanmadığı ortadaydı. Serumum etkisi ile canlanmaya başlamış bedenimi yokladım. Ayağa kalkacak kadar canım olduğunu anlayınca, uğraşıp söktüm kolumdaki serumu. Kanadı biraz ama dün geceki yaralar kadar değildi. Üzerimdeki tişörtü çıkarmışlar paket kağıdı gibi bir şey giydirmişlerdi üzerime kumaştan. Oda sandığım yerin bir kumaş perde ile çevrelenmiş bölme olduğunu doğrulunca anladım. Hayatımda yattığım en rahat yatağa baktım dönüp. Perdenin yatak tarafındaki kısmını aralayınca, yanda bir yatak, üzerinde de yatan bir adam olduğunu gördüm. Baş ucundaki sandalyenin sırtına asılmış bir mont vardı. Çıplak ayaklarımla sessizce yanaşıp, montu alırken yerde duran ayakkabıları gördüm.. Biri gelirse diye korkumdan hemen alıp kendi bölmeme geçtim giyindim ikisini de, sonra perdeyi aralayıp, çıktım kendi bölmemden. İçimin çıplak olduğu görünmesin diye montun fermuarını çekmiştim boynuma kadar. Herkes işine daldığı için kimse fark etmedi beni. Hayatımda ilk defa fark edilmemek işime yaradığı için sakin olmaya çalışarak çıktım hastaneden.”
(devam edecek)