Benim Hikayem – Bölüm 17

“Sırtımdan sürekli akan kanıma, canımın acısına, en çok da yüreğimin acısına rağmen deli gibi koşmaya devam edip, sonunda karanlık bir yerde çöküp kaldım yere. Umudum, güvenim, varlığım tükenmişti. Annemin herkese onu öldürmeye çalıştığımı anlatacağını biliyordum. Kimseye derdimi anlatamazdım, anlatmak da istemiyordum. Param da yoktu, evim de şimdi. Kurduğum bütün hayaller, Kiraz, hepsi az önce arkamda kalmıştı. Kendimi öylece bıraktım toprağın üzerine. Kanım aka aka ölmeyi diledim. Bir süreliğine kendimden geçmiş olmalıyım, gözlerimi açtığımda, başım dönüyor, beynimde korkunç bir uğultu dolaşıyordu. Hava hâlâ karanlıktı. Az ileride bir köpeğin bana baka baka hırladığını görünce, korkuyla ayağa fırladım ama başım dönünce, yeniden düştüm. Canımın acısı yetmezmiş gibi bir de düşünce taşlara gelen bedenim acımaya başlamıştı. Birden bire öğürmeye ve kusmaya başlayınca, köpek de ne yaptığımı anlamadığı için korkup kaçtı sanırım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum. Bir anda ustam geldi aklıma, bana hayatım boyunca Fadime teyze ve ondan başka yardım eden olmamıştı. Zorla doğrulup, üzerime bulaşan kan ve kusmuğun kokusunu duyarak yürümeye başladım. Ona gidecektim, en azından birinin bana ne yapmam gerektiğini söylemesine ihtiyacım vardı. Her zaman vardı ama bu kez gerçekten dünyada yapayalnızdım. Ölmeyi çoktan göze almış olsam da, içimde bir yerlerde zayıf da olsa bir yaşama isteği kalmış olmalı ki, gecenin karanlığında sendeleye sendeleye bir saat yürüdükten sonra. Daha önce bir kez dükkanın anahtarını almak için gittiğim ustamın evine geldim. Saatin kaç olduğunu bile bilmiyordum. Duvara dayanarak kapının ziline bastım. Omuzumdan tüm sırtıma bulaşan kanın duvarda bıraktığı izi görünce, midemin bulantısı geri geldiği için öğürerek kapının ağzına kustum.”

Uyku mahmuru uzun uzun çalan zilden endişe eden Galip bey gidip kapıya açtığında kan ve kusmuk içinde kalmış çırağını görünce dehşete kapıldı. Hemen arkasından gelen karısı, Hüseyin’den ve yere saçılan kusmuğundan gelen kokuyu duyunca yemenisi ile ağzını kapadı.

“Bu ne lan?” dedi Galip bey bir anlık öfkeyle, “Neye bulaştın sen? Sarhoş musun yoksa?”

Duvara dayanmış ayakta zor duran Hüseyin, başını zorla iki yana sallayıp, kayarak kusmuğunun içine oturuverdi. Artık ayakta duracak hali olmadığı gibi bayılmak üzere olduğunu hissediyordu.

Galip bey içeride olan ailesinin yanına başına ne geldiğini anlamadığı çocuğu sokmakta tereddüt ediyordu. Kanın nereden geldiğini anlamak için Hüseyin’i tutup öne doğru eğdi. Bütün sırtı kıpkırmızı olduğundan önce yaranın yerini göremedi ama sonra tişörtün üzerindeki kesiği görünce anladı.

“Bir hastaneye götüreyim seni!” dedi çaresizce.

“Olmaz!” dedi karısı arkadan, “Kim bilir neye bulaştı? Senin başına kalır sonra! Bırak nereye giderse gitsin!”

Galip beyin iki delikanlı oğlu da çıkmışlardı kapıya.

“Baba annem doğru söylüyor, bu çocuğun aklının kıt olduğunu sen söylemedin mi? Çıkarıp atalım karşıdaki parka, nasılsa bulur biri!”

Hüseyin kendinden geçmek üzere, zorla açtığı gözlerine rağmen, hakkında söylenenleri duyuyordu.

“Bir hastanenin önüne bırakalım hiç değilse, zaten çok kan kaybetmiş!” dedi Galip bey.

“Şimdi kim temizleyecek bu pisliği, apartmandan biri görse rezil oluruz!” dedi karısı arkadan.

“Hüseyin ne yaptın söyle?” dedi sonra çocuğu yeniden duvara yaslayıp.

Rengi artık bembeyaz olan Hüseyin, “Annem!” diyebildi zorlukla.

“Annesini mi öldürmüş aman Allah’ım!”diye inledi Galip beyin karısı, “Galip, gönder, at şunu kapıdan, vallahi bak başımız belaya girer!

“Anneni mi öldürdün lan yoksa?” dedi Galip bey de karısının gazına gelip.

Hüseyin’in yardım umduğu kapıdan aldığı darbelerle içindeki ufacık yaşama umudu da kaybolup gitmişti çoktan. Cevap bile veremeden bıraktı kendini, başı önüne düştü.

“Öldü mü?” dedi Galip beyin büyük oğlu telaşla.

“Allah’ım ne yaşatıyorsun sen bize!” diye inledi Galip beyin karısı, “Üzerimize kalacak yemin ederim!”

Galip beyin kafası hızla çalışıyordu ailesinden aldığı gazla ama ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Doğrulup içeri gitti, üzerine bir şeyler giydikten sonra Hüseyin’i kaldırıp omzuna attı. Büyük oğluna onunla gelmesini söyleyip, karısı ile küçük oğluna kapının önünü iyice temizlemelerini tembihledi.

Etrafında olan biten her şeyi duyuyordu ama artık ne olacağı hiç umurunda değildi Hüseyin’in. Galip bey çocuktan kan bulaşıp, sağa sola damlamasın diye içeriden bir de battaniye getirmiş. Omuzuna atmadan önce Hüseyin’i sarmıştı o battaniyeye. Kaybettiği kan yüzünden artık iyice üşüme gelen Hüseyin, sevgi dolu bir sarılış gibi hissetti battaniyenin sıcaklığını. Ağzının kenarından akan kusmuğunun kokusu iyice midesini bulandırıyordu ama öğürecek bir hali de kalmamıştı artık.

“İşte şimdi öğörk oldun yeniden!” diyerek gülümsedi kendi kendine ya da gülümsediğini sandı. Her yanı uyuşmuş, acısı bile hafiflemişti sanki.

Feride hastaneye gelen polislere, oğlunun yıllardır biriktirdiği paraları çalmaya çalıştığını anlatıyordu. O uyurken odaya girip parayı almaya çalışmış, Feride uyanıp peşinden koşturunca mutfağa gidip bıçağı almıştı ama Feride çevik bir kadın olduğundan, elinden bıçağı kapmak için hamle yapmış, göğsündeki yara o sırada açılmıştı. Sonra oğlan kilere kaçmış, o da o an aklı başından gittiği için düşünmeden arkasına gitmişti. Odada bir şeyler ararken bıçağı elinden bıraktığını görünce korkutmak için eline almış boğuşma sırasında, bıçak oğlunun omzunu yaralamış can havliyle ve iri yarı bedeniyle annesini tutup bıçağı yeniden kapmış, kolundaki yara da o sırada olmuştu. Kalçasındaki morluklar da onu itip yere düşürdüğünde olmuş, sonra evin arkasından kaçıp gitmişti. Aslında Hüseyin’in arka pencereden çıkıp gittiğini polislerden duymuş, hemen kendi hikayesinin peşine ekleyivermişti. Geri gelip onu öldürmesinden korkuyordu. Polisler evde parayı bulabilmişler miydi? Yoksa anne katili piç onu da alıp kaçmış mıydı?

“Biz para falan görmedik!” dedi polis memuru.

Feride oğlanın parayı da alıp kaçtığını sandığı için bir ana sinirleri bozulup ağlamaya başladı. İçi para dolu takıp kutusunu, yatak odasında dolabın en dibine sokmuştu. Geri zekalı ne ara girip de bulmuştu onu. Sonra bir anda belki de bulamamış olabileceğini düşündü ama rolüne uyduğu için ağlamaya devam etti. Bir an önce eve gidip kontrol etmek istiyordu.

“Ne zaman gideyim ben?” diye sordu göz yaşları içinde.

“Bizim senle işimiz kalmadı. Doktorlar ne zaman derse gidersin!”

“Geri gelirse ya?”

“Git bir akrabanda falan kal o zaman. Biz peşinde olacağız zaten!” dedi ve gitti memur.

Zaten derin olmayan yaraları temizlenip sarıldıktan sonra bir ağrı kesici iğne vuruldu. Hastane eve yakın olmadığı ve korktuğunu söylediği için nöbetçi doktor taksi çağırıp cebinden para verdi eline.

Işıkları hâlâ açık eve gelince, önce Hüseyin’in evde olup olmadığını kontrol etti. Parayı alamadıysa geri dönmüş olabilir diye düşünüyordu. Olmadığını anlayınca hemen dolaba gidip kutuyu kontrol etti. Para olduğu gibi duruyordu. Polis geri zekalıyı alıp içeri tıkınca, artık ondan korkması için bir neden kalmayacak, her zaman istediği o hayata nihayet kavuşacaktı. Epeyce para vardı kutunun içinde, burayı satıp başka bir mahalleye gidebilir, orada katil evladının yaptıklarına acındırarak yeni yollar tutabilirdi. Yine de geceyi evde tek başına geçirmeye cesaret edemediği için parayı bir atlete güzelce sarıp, koynuna soktu. Her zaman yardıma koşmaya hazır bellediği komşusu Fadime’lerin kapısına dayandı.

Zaten huzursuz oldukları için uyuyamayan karı koca, kapı çalınca tedirgin oldular. Fadime’nin kocası sessizce salonun penceresine gidip, karanlıkta geleni görmeye çalıştı. Tülün oynadığını farkeden Feride hemen en zavallı sesiyle seslendi.

“Komşu benim ben! Merak etme aç kapıyı!”

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın