Daldığı sırada yüzünü duvara çevirip, yan dönmüştü. Genellikle yorgunluktan uyuya kalıyor, sonra gecenin bir vakti uyanıp, hayaller kurup, paralarını seyrediyordu. Annesi de o saate kadar çoktan odasına geçmiş olduğundan kilerden sızan ışığı fark etmiyordu. Hüseyin’in dünya ile yalnız kaldığı yegane zamandı o saatler. Sonra rahatlıyor yeniden derin bir uykuya dalıp, gün ağarırken de işe gitmek için kalkıyordu.
Henüz uykununilk evresinde ve dünya ile arasındaki o özel zamanlara varamamışken, omuzunda duyduğu derin acıyla gözlerini açtı. Başını hızla geri çevirdiğinde annesini elinde kendi kanına bulaşmış ekmek bıçağı ile tepesinde dikilirken gördü. Feride aslında onun paranın gittiğini fark edip, odadan çıkmasını beklemişti. Hırsından evde her zaman bulundurduğu alkolden de epeyce içmişti beklerken. Öyle sinirliydi ki, sarhoş bile olamamıştı beklerken. O piç kurusu eninde sonunda paranın olmadığını fark edip, dışarı çıkacaktı deliğinden ama saatler geçmesine rağmen içeriden yükselen horultudan başka bir şey duymayınca iyice tepesi atıp, mutfaktan aldığı en keskin bıçakla kilerin kapısını açtı. Onu dünyaya getirip, bunca zaman barınak sağlayan annesine yaptığı nankörlüğü hiç unutmaması için kalıcı bir iz bırakmak istiyordu bedeninde ki, o izin acısını her hatırladığında bir daha anneye nankörlük edilmeyeceğini öğrensin.
Uyku sersemi canını yakanın annesi olduğunu anlaması saniyelerini aldı. Feride o acıyı ilk hissetmeye başladığı andan dönene kadar omuzunda derin bir kesik açmıştı. Beterin beteri bir kadın da olsa, oğlunu öldürmeyecek kadar akıllıydı.
Elinde bıçak, gözlerinden şimşekler çakan annesinin bir hamle daha yapacağını sanıp, can havliyle doğrulup onu geriye doğru ittirdi. Hüseyin’in pasif ve korkaklığına alışık olan Feride, beklemediği bu tepki ile dengesini kaybedip daracık kilerin kapısından dışarı doğru devrilince, kalan yarım yamalak aklı da iyice uçup gitti.
“Nankör! İmdaaat! Yetişin annesini öldürmeye çalışıyor!” diye bağırmaya başladı. Bir yandan da ayağa kalkıp, dehşetle büyümüş gözleri ile ona bakan Hüseyin’den gelecek bir başka hamleye karşı kendini korumak için bıçağı savuruyordu. Omuzundaki derin kesik çok canını yaktığı için annesini itip doğrulurken, bıçak yarasının nasıl bir acı olduğunu tüm hücrelerinde hissetti Hüseyin. Yine de annesinin kendine de zarar vermesinden korktuğu için uzanıp tuttu sıkıca bileğini ve bıçağı zorla elinden aldı.
“Öldürecek beni, yetişin!” diye can havliye bağırıp, ayağa kalkan Feride kapıya doğru koşacaktı ki, domuzluktan başka bir şeye ermeyen aklı onu durdurdu ve şeytan gibi bakışlarıyla gözünü Hüseyin’e dikti.
“Allah’ın belası piç! Doğduğun günden bu yana mahvettin hayatımı! Senin yüzünden ne rahat edebildim, ne başka bir hayat kurabildim kendime. Asalak böcek gibi o delikte yaşamandan bıktım artık. Ne yapacaktın o paralarla ha? Anneni bırakıp kaçacak mıydın?”
Hüseyin annesinin ağzından para lafını duyunca, başını çevirip, geldiğinden beri dikkat etmediği tamir kutusunun olduğu yere baktı. Kutu yerinde yoktu.
“Onlar benimdi!” diye haykırdı dönüp annesine, aylardır elini bile sürmeye kıyamadığı, içinden tek kuruş alıp bir şey yapamadığı paraları, hayallerinin karşılığını mı almıştı annesi elinden.
“Seninmiş! Geri zekalı senin olan hiç bir şey yok! Sen bu dünyada bir fazlalıksın. İstenmeyen, bir çöp anladın mı? Sana katlandığım için bana teşekkür edeceğin yerde, bir de benden para mı kaçırıyorsun? Ne için ha! Söyle ne yapacaktın o paralarla!”
Hiç bir şeydi bu sorunun cevabı. Bilmiyordu ne yapacağını. Sadece güven duyuyordu o kadar parası olduğu için. Hepsi buydu.
“Para için beni mi öldüreceksin şimdi? Yetişin adam öldürüyorlar!” diye bir kez daha ciyakladı.
“Sen yaptın!” dedi başıyla omuzunu göstererek, “Bunca zaman bana ne verdin ki? Hiç! Buna karşılık sahip olduğum tek şeyi mi almak istiyorsun elimden!”
Bunları söylerken, hem omuzundaki, hem de içindeki acıdan haykırıyordu artık. Titreyen elindeki bıçağı farkında olmadan salladığı için Feride onun saldıracağını sanıyordu ama Hüseyin’in acıyla kıvranan beyninde annesine tüm yaptıklarına rağmen zarar vermek yoktu.
Feride onun affaldığını fark edince, fırlayıp üzerine atladı. Gözlerinden akan yaşlarla titremekten başka bir şey yapmayan Hüseyin öylece teslim oldu sadece. Bıçağı elinden kaptıktan sonra, oğlunun gözünün içine baka baka, kendi göğsünün üzerine bir kesik attı. Kan çiçekli elbisesinin üzerinden sızmaya başlayında, bir tane de kolunun üzerine attı.
“Ne yapıyorsun?” dedi Hüseyin şaşkın şaşkın.
Yüzünde iğrenç bir gülümseme ile bıçağı onun önüne doğru yere fırlattıktan sonra, kapıya koşup, sokakta avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı annesi.
“Yetişin! Polis çağırın! Öldürecek beni!”
Bu arada kendini yere atmayı da ihmal etmemişti. Hüseyin’in onun ne yapmaya çalıştığını anlaması uzun sürmedi. Evlerin ışıkları teker teker yanmaya başlarken, hızla annesinin odasına dalıp, parasını bulmaya çalıştı ama dışarıdan sesler gelmeye başlayınca, kimsenin ona inanmayacağını bildiği için arka camı açıp, dışarı fırladı. Kanı omuzundaki derin yaradan akıp, bütün sırtını ıslatmıştı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan elinden geldiğince hızlı bir şekilde koşarak kaçıyordu ama nereye?
En yakında olan Fadime hanım ve kocası dışarı fırlamışlar, yerde kanlar içinde yatan Feride’nin başına gitmişlerdi bile.
“Belliydi böyle olacağı!” diyordu Kiraz’ın babası.
Kezban, Metin ve Kiraz da uyanmışlar bahçe duvarının arkasından onlara bakıyorlardı.
“Hüseyin mi yapmış?” dedi Kiraz dehşetle.
“Girin çabuk içeri!” diye azarladı babaları onları, Fadime, Feride’nin yalandan yaktığı ağıtları dinlerken, kocası telefonla önce ambulansı, sonra da polisi aradı. Polis bu mahallede olay çıkmasına alışık olduğundan ambulanstan çok sonra geldi sözde olay yerine. Feride ambulansa konup gönderilmişti. Fadime’nin kocası izin vermediği için kimse onunla hastaneye gitmedi. Feride’nin başına gelenler zerre kadar umurlarında olmayan komşular, ambulans gelene kadar belaya bulaşmamak için camdan seyrettikleri olayın detayını öğrenmek için dışarı çıkmışlardı.
Ambulans hareket ederken, Kiraz’ın babası, “Hüseyin annesine saldırmış, paraları çalarken yakalanmış sanırım!” diye açıkladı bekleyenlere. Sonradan gelen polislere de aynı şeyi söyledi. Feride’nin onlar yanına geldikten sonra yana yakıla anlattığı hikaye buydu. Polis eve girince kilerden bozma odadaki kan izlerini, yerdeki kanlı bıçağı ve arka odanın camına doğru giden kan damlalarını fark etti.
Dışarı çıkıp, “Çocuk kaçmış!” dedi bekleyenlere, sonra bir kaçı hastaneye Feride’nin ifadesini almaya giderken, kalanlar da görgü tanıklarının ifadelerini almaya başladı. Gürültüyü duymuşlardı. Hüseyin’in gür sesiyle annesine haykırdığını herkes duyduğunu söylüyordu. Kadının çığlıkları, yardım isteği de duyulmuştu.
“Bu çocuğun akli dengesi bozuk zaten memur bey!” dedi bir tanesi, “Kadın yıllardır çekiyor bundan!”
Diğerleri de onayladı. Herkes aynı şeyi söylüyordu. Hüseyin doğuştan geri zekalıydı. Dengesizdi, bakışları da bir tuhaftı zaten. İri yarı olduğu için herkes ondan çekinip, uzak duruyordu. Feride’de sağlam pabuç değildi. İpe sapa gelmez berbat bir aileydi bunlar. Mahalleli bıkmıştı.
“İnşallah geberir hastanede!” diyen de vardı, “Ne olursa olsun annedir!” diye sözde üzülen de.
Oysa eskiden beri oturanların hepsi Hüseyin’in o evde çektiklerine şahitlik etmişlerdi. Daha küçücükken bir köpek gibi kapıya bağlanmasına, yaz kış demeden kendi başına evin dışında beklemesine, annesinin ona attığı dayaklara, hepsine şahitlerdi.
“Gördün mü güvendiğin çocuğu!” dedi kocası kendi çocuklarının yanında Fadime’ye.
Onca zaman hep Hüseyin’e acıyan ve ona güvenen Fadime’de çok üzülmüştü.
“Delirtti sonunda çocuğu belli ki!” dedi üzgün üzgün, Hüseyin’in çocukluğunu annesi gibi en yakından bilen Kezban’da üzülmüştü çok.
“Anne Hüseyin zaten geri zekalıydı!” dedi Metin ağzını eğerek, “Herkes biliyor bunu, annesi de ondan beter değil mi baba?”
“Tamam kapandı bu konu, polis neyse gereğini yapar!” dedi evin babası sert sert, “Haydi herkes yatağına dönsün!”
(devam edecek)