Benim hikayem – Bölüm 6

Yaşı büyüyüp uzun olacağı belli olan boyu atmaya başlayınca babasının şiddetti artmaya başlamıştı evde Eskiden olduğu gibi tekme tokat değil de, belindeki kemeri çıkarıp dövüyordu artık. İncecik kemikleri kırılıyormuş gibi hissetse de hırsından susuyor ağlamıyordu. Bir çeşit meydan okuma geliştirmişti hayata. Kan sızan yaraları, gece oldu mu sızım sızım sızlayan morlukları kıyafetlerinin içine sakladığı gibi, gündüz kendini de saklıyordu herkesten. Artık anne-baba bile demek istemediği ama aynı evde yaşamaya mecbur olduğu bu yaratıklara acısını göstermeyi gurur yapıyordu. Annesinin tokatlarına gülüyordu bile bazen, o gülümsedikçe, nasıl delirdiğini seyrediyordu.

“Geri zekalılığı da aştı artık, dayak yedikçe gülüyor mal!” diyordu Feride.

Büyüdükçe boğazının da büyüdüğünden söyleniyorlardı artık. Yoktu öyle bedava karın doyurmak, babasının bir yerlerden bulup getirdiği eski püskü bir küfeyle pazarda hamallık yapmaya başladı. Yediği dayaklardan sızlayan etlerini, küfenin askıları kesiyordu şimdi bir de. Başını yere eğiyor, neredeyse hiç konuşmadan nereye gitmesini istiyorlarsa gidiyordu ama öyle kolay da olmuyordu bu işler. Ondan önce pazarı kendilerince parsellemiş diğer hamalların gıcığına gidiyordu bir ortak daha çıkması. Hasbelkader bir müşteri bulup da onun peşinde gezdiklerini gördüklerinde yanından geçerken sessizce tehdit ediyorlardı Hüseyin’i. Korkacak neyi vardı ki korksun. Başını yerden kaldırmadan, kendini yok saydığı gibi yok sayıyordu hepsini. Ta ki bir gün hava karardıktan sonra pazarda yere saçılanları annesinin öğrettiği gibi toparlarken, öldüresiye dayak yiyene kadar. Ağzı burnu kan içinde eve geldiğinde, “Erkek sandın kendini bir de kavgaya mı giriştin!” diyerek bir de Feride’den yemişti tokadı. Burnundan akan kanla, sümükleri birbirine karışıp ağzına dolsa da, pazar artığı dolu küfeyi kapının ağzına bırakıp, banyoya kapatmıştı kendini. Hafta bir gün banyo yapıldığı için buz gibi akan suyun altında acıyan yerlerini soğutup, uyuşturmaya çalışırken bir yandan çeneleri atıyor, buz gibi soğuk suya rağmen sıcacık akan göz yaşları yanaklarından süzülüp, patlayan dudağının üzerine iniyordu. Hiç ağlamadığı kadar ağlamıştı o gün suyun altında. Soğuğa eskiden beri alışık bedeni hasta bile olmuyordu nasılsa.

Banyodan çıkıp, aç karnına rağmen, hemen attı kendini odasına. Dökük yorganı başına kadar çekip, ısınmaya çalışarak ağladı biraz daha.

“Neden?” diye soruyordu kendine hep, “Neden geri zekalıyım ben?”

Herkes gibi bende inanmıştım sahiden geri zekalı olduğuma. Zeki olmakla, geri zekalı olmak arasındaki farkı bilecek yaşta bile değildim. Aslında geri zekalının ne demek olduğundan bile emin değildim ama çocukluğumdan beri boynuma asılı bir isim kartı gibi söylenip duran bu geri zekalılığın iyi bir şey olmadığı açıktı. O gece geri zekalı olmamak için çok dua ettim Allah’a!”

Sonra gözlerini kapatıp, her zaman kaçtığı hayaline, yan evin çocuğu olma hayaline sığındı yeniden. Annesinin yaptığı güzel yemeklerden az önce yemiş, babası ile birlikte sarılarak biraz televizyon seyrettikten sonra, tokluğun verdiği ağırlıkla yatağına gelmişti. Sevgiyle uğurlamışlardı onu yatağına. Mis gibi sabun kokan bu yumuşacık ve rahat yatakta az sonra gerçek bir hayale, güzel olmasını umduğunu rüyalarına yolculuk edecekti.

Kiraz artık okula gittiği için eskisi kadar görüşemiyorlardı. Kezban zaten genç kız olmuş, çocuklar yerine artık kendisi ile ilgilenmeye başlamıştı. Metin yoktu bile hayatında zaten. Sokakta Fadime teyzeye rastlayınca, onun o sevgi dolu sarılışları, gülüşleri ile mutlu ediyordu kendini. Bazen, “Ne olur beni de alın evinize!” dememek için kendini zor tutuyordu. Gene böyle bir gün başka komşu kadınlarla alışverişe giderken ona rastlayınca, “Aha geliyor gerzek!” diye gülüşen diğer kadınlara dönüp, haşlamıştı hepsini. Sonrada onu beklemeden yürüyüp giden kadınlara aldırmadan yanına gelip, “Sen geri zekalı değilsin, akıllı bir çocuksun. Sakın bunlara inanma!” demişti.

“Değil miyim?” demişti şaşkın şaşkın kadının suratına bakarak, “Allah dualarımı kabul etti o zaman!”

Ne diyeceğini bilemeyip, gülümsemişti Fadime teyzesi, “Etmiştir ya! Çocukların duaları hep kabul olur güzel oğlum!”

Mutluluktan ne yapacağını şaşırmış hayatının geri zekalılık evresi hiç son bulmayacak sandığı için başka müjde verecek kimsesi olmadığı için annesine söylemişti hemen.

“Ben artık geri zekalı değilmişim Fadime teyze söyledi!”

Annesinin tutamadığı tiz kahkahası kulaklarında çınlamıştı önce, “Bak! O da senin gibi geri zekalı olduğu için anlamamıştır. Biter mi lan geri zekalılık? Bitse ne olacakmış hem? Ne umdun ki?”

“Okula gidebilirim!” diye mırıldandı hayal kırıklığına uğramış bir şekilde, “Belki artık daha çok seversiniz beni!” dedi içinden.

“Gerzek gerzek konuşma, çık bahçeye de ağaçların altını aç biraz! Meyveleri löpürdetmeyi biliyorsun o gerize kalının kızıyla!”

“Ne zaman okula gideceğim ben?” dedi kendini tutamayıp.

“Ne okulu be? Kafa kağıdın bile yok senin, devletin senden haberi bile yok! Kafa kağıdı olmadan okula gidilmez!”

Kafa kağıdının annesi ve babasının sahip olduğu bir şey sanıyordu oysa. Neden onun da bir tane olmadığı hiç aklına gelmemişti o güne kadar.

“Gider alırım ben de o zaman nerede satılıyorsa!” dedi gene dik dik.

Feride’nin ona gösterecek sabrı olmadığı için eline geçirdiği bakır tası fırlattı kafasına doğru ama artık genç delikanlı olduğu için kafasını eğdi, tas gidip duvara çarptıktan sonra, tıngırdayarak yuvarlandı muşamba zeminde.

“Gerzeklere vermiyorlar! Getir o tası hemen!” diye gürledi annesi.

Annesi ne derse, desin o inanmıştı Fadime teyzesine. Geri zekalı değildi artık o ve okula gidebilirdi. Ertesi gün, öğlendi olan Kiraz’ın okula gitme saatini gözetledi, bahçede iş yapar gibi. Fadime teyzesi ile Kiraz evden çıkınca koşa koşa gitti yanlarına.

Fadime hanım durdu onun koştuğunu görünce, “Ne oldu Hüseyin?” dedi merakla.

“Fadime teyze kafa kağıdım yokmuş benim, annem dedi ki okula almıyorlarmış o olmayınca!”

“Olsa şaşardım!” dedi içinden kadıncağız ama çocuğun yüzüne belli etmedi, “Doğru demiş, kimliğin olmadan kayıt etmezler seni okula!”

“Kimlik değil, kafa kağıdı!” diye düzeltti hemen Hüseyin, “Nereden alınıyor Fadime teyze, ben gidip alsam olmaz mı?”

“Öyle kendi başına gidemezsin güzel çocuk, annen ya da baban da gelecek ki seninle olsun!”

“Siz gelseniz olur mu?”

“Yok annen ya da baban olacak! Konuşayım mı ben annenle?”

“Yok!” dedi hemen ciddileşip, annesi Fadime teyzesine bunları sorduğunu duysa evde kıyamet kopardı.

“Büyüyünce alamaz mıyım?”

“On sekiz yaşına gelince alırsın herhalde!” dedi Fadime çaresiz, “O yaşta da okula nasıl gideceksin bilmem!” dedi sonra içinden yine. Kızı okula geç kaldığı için artık gitmeleri gerektiğinden el salladı Hüseyin’e.

“Ben öğretmenime sorayım gidince, o olur derse gelirsin sende benimle!” dedi Kiraz gözlerini açarak.

Annesi gülümsedi ama bozmadı çocukları.

“Tamam!” dedi Hüseyin sevgiyle, Kiraz’dı işte o, öğretmeni ikna ederse, okula gidebilirdi demek kafa kağıdı olmadan. Hatta Kiraz’ın öğretmeni tamam derse, babasının kafa kağıdını çalardı cebinden, onunla giderdi. Ne olacaktı ki?

Kiraz’dan gelecek haberi duymak için ertesi günü zor etti. Fadime, kızına giderlerken bunun olacak bir şey olmadığını zaten anlatmıştı ama Hüseyin’in cevap bekleyeceğini bildiğinden, “Sen yine de sor bakalım öğretmenine!” diye ekledi. Kiraz sınıfa girince, kızından önce öğretmenle konuşup durumu anlattı.

“Olur mu çocuğu okula göndermemek cezası var bir kere!” dedi öğretmen kaşlarını kaldıra kaldıra, “Milli eğitim bakanlığına bildirirsek, para cezası ödemek zorunda kalırlar Hangi dağda yaşıyor bunlar, çocuğun daha kimliği yokmuş!”

(devam edecek)

Benim hikayem – Bölüm 6” için bir yanıt

Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et