Benim hikayem – Bölüm 4

“Geri zekalı oldu babası gibi!” demeye başlamıştı bir türlü iki kelime ağzından çıkamayan Hüseyin için. Sanki insan yüzü görüp, konuşuluyormuş gibi konuşmasını bekliyordu nedense.

Kezban da büyüyüp on üç yaşına gelmişti o arada, annesi gibi merhametli olduğundan, kardeşi Metin’i kapı önüne çıkarınca sözde oynasınlar diye götürmeye başlamıştı Hüseyin’in yanına. Annesi yeni doğan kardeşleri ile ilgilenince yorulmasın diye ödevlerinden sonra o da Metin ile ilgileniyordu. Kezban Hüseyin’in yanına gelince, Kezban’ın mahalleden bir iki arkadaşı da gelmeye başladı bahçelerine. Fadime istemiyordu küçücük oğlanla uzaklara gitmelerine, camdan bakınca görüyordu nasılsa yan bahçede hepsini.

Oğlanla uğraşma derdi kalmadı diye sevinmişti Feride, ses etmiyordu mahallenin çocuklarının bahçeye dolmasını. Onlar gelene kadar bahçeden bir kaç kez kaçıp gittiği için ayağından bağlıyordu kapının önündeki sedire çocuğu.

Bakımsızlık ve ilgisizlikten olduğundan da küçük olan Hüseyin’in geri zekalı olduğuna inandırmışlardı herkesi. Beş ölü doğumdan sonra Allah bir geri zekalı çocuk vermişti ellerine, bu kadardı onun kısmeti. Ana olarak yüreği parçalanıyordu tabi ama ne yapsındı. Tutamıyordu evin içinde, başına bir iş gelmesin diye bağlıyordu kapının önüne -aslında köpek gibi- sözde camdan bakıyordu başına bir iş gelmesin diye. Öyle anlatıyordu herkese kendini aklıyordu kendince.

Hüseyin’in asıl çektiği, gece olup içeri girince, babası olacak adam gelince başlıyordu asıl. Geri zekalı diye lanse ettikleri çocuğun ne yaşadığını kimse bilmiyordu o kapının arkasında. Bütün gün gelen çocukların verdikleri ile yarı aç, yarı tok bağlı kalan çocuk evin içine girip, babasının önüne konulan yemekleri görünce, aç sokak kedileri gibi tırmanmak istiyordu masaya. Babası başını televizyona çevirince kapıyordu bazen bir ekmeğin ucunu ya da masada eline denk düşenleri. Küçücük bedeniyle verdiği zar zor mücadele sonucu elbette saçılıyordu etrafa bir şeyler. Önce masadan kaptığı için babasından bir tekme yiyor, arkasından döküyor diye anası saldırıyordu üzerine. Sonunda çocuk içeri girince ikisinin de içi almadığı için tek göz odaya kilitlemeye başladılar Hüseyin’i. Karanlıkta uyusun da sesi kesilsin diyeydi hepsi. Her canlının yaşama ve hayatta kalma iç güdüsü vardı. Daha o yaşlarda gündüz komşularla, komşu çocukları tarafından eline verilenleri gece yemek için saklamaya başlamıştı artık. Odaya kapatıldı mı, koynuna soktuklarından çıkarıyor, kemirip azıcık tokluk hissetti mi kendi kendine uyuya kalıyordu.

Göz önünde oluşu mahallede göze batıp, laflar artmaya başlayınca, evin arkasındaki kırık dökük kulübeye bağlamaya başladı Feride onu. Böylece kimse ne halde olduğunu görmüyor mahallede ağzına dolayacak laf bulamıyordu. Her zaman kapının önünde bağlı görmeye alıştıkları Hüseyin’i bir süre görmeyince Kezban onun hasta olduğunu sandığı için annesine söyledi. Komşusunun kapısını öylesine çalmaması gerektiğini çoktan öğrenen Fadime edemedi kızının ağlamasına son doğanını kucağına alıp, çaldı ertesi gün Feride’nin kapısını.

“Abla, rahatsız ettim kusura bakma! Bizim çocuklar Hüseyin’e bakmışlar kaç gündür çıkmıyormuş kapının önüne! Hasta falan mı oldu? Bir ihtiyacın var mı diye bakmaya geldim bende.” dedi elindeki sıcak çorba kasesini uzatırken.

“Ha! Laf almaya geldin değil mi?” dedi içinden Feride, “Bunlara ne oluyordu Allah aşkına!”, o kimsenin kapısına gidip, çocuğunu, kocasını, parasını soruyor muydu?

“Anam sorma geri zekalı bu çocuk diyorum bak, saldırmaya başladı herkese söylemedi mi seninkiler! Vallahi birinin çocuğuna bir şey eder de, altından kalkamayız diye içeri alıyorum artık. Geçen gece babasının bacağına sokuyordu kapmış ekmek bıçağını.”

“Deme!” dedi Fadime hayretle, “El kadar çocuk nasıl yapsın abla bunu?”

“Kız gözümle gördüğüme mi inanayım, senin dediğine mi? Deli gücü var diyorum işte, görmedin ki bilesin?” dedi Fadime’nin kucağında tatlı tatlı gülümseyen çocuğa bakarak.

Fadime, bir an için refleksle kucağındaki çocuğu geriye çekti kapıda yüzünden nefret akarak duran kadından ama içi elvermedi yine.

“Abla bir hocaya falan mı götürsek bu oğlanı ha? Öyle geri zekalı diye kesip atmasan, bir doktora ya da!”

“Ben hayatımda kaç kere doktora gittim de onu götüreyim. Bir doktor kaç para sen biliyor musun? Para tuzağı hepsi!”

“E hocaya gidelim o zaman!”

“Akıl mı üfleyecek kafasına ne yapacak hoca?”

“Yok da yani belki çocuğa musallat olan bir şey vardır, rahatlatır!”

“Rahat batıyor zaten ona, daha fazla rahata gerek yok. Dert etme sen hadi, üç tane sıpan var, onlara yettin de benim ki mi kaldı!” dedi baş edemeyince ters ters.

“Vallahi sonunda polise gideceğim o olacak!” demeye başlamıştı Feride sonunda, “Allah bir bildiği var ki izletiyor bizi bunları, el kadar çocuk ekmek bıçağı ile oynar mı, kaldı ki babasının bacağına saplamaya çalışsın!”

Kezban ablayı hatırlıyorum aslında biraz o günleri düşününce. Arkada kulübeye beni bağladıklarında, kardeşinin peşine koşarken dolaşıp gelmişti yanıma yine. Önce ürktü orada olduğumu akıl etmediği için. Metin beni hatırladığı için gelip çöktü dibime. Sanki arka bahçeye bağlı bir sokak köpeğiymişim gibi seviyorlardı beni. Önüme bir kaç yiyecek koyup, başımı okşuyorlardı ama ben mutlu oluyordum. İlk o zaman yemiştim anne kekini. Bir peçeteye sarılı elinde kekle kardeşinin peşinde geziyordu Keban abla, beni ilk bahçede görünce, bir lokmada benim ağzıma verdi o kekten. Hayatımda yediğim en güzel kokulu şeydi o kek parçası. Biraz daha versin diye gözünün içine bakınca, kıyamadı herhalde bir parça, bir parça daha hepsini yedirdi bana. Evlerinde sevgi dolu bir annenin yaptığı daha neler vardı kim bilir. Artık aklım ermeye başladığı için yavaştan, arka bahçeden görünen evlerine bakıp, o kek pişerken neler olduğunu ve nasıl koktuğunu hayal ederdim kendi kendime. Annemin kulübenin yanına açtığı çukura yapıyordum tuvaletimi. Bir testi su bırakırdı çukurun yanına ama o zamanlar temizlenmeyi bilmediğim için içerdim ben o suyu. Metin kokuyorum diye pek yanaşmadı sonrasında bana. Eliyle beni gösterir ablasına “Öğörk!” derdi. Pis anlamında, hani çocuklara deriz ya “Cıs” falan “Öğörk”tüm ben de. Yıllarca “Öğörk!” dedi bana sonradan lakap gibi. Adıma ihtiyacı yoktu kimsenin, benim de yoktu aslında!”

Ondan üç yaş büyük olan Metin’in kıyafetlerini, Kezban ile arka bahçeye yollatıyordu Fadime. Kezban, elindeki ıslak bezle gelip, orasını burasını becerdiği kadar siliyor. Sonra da, Metin’in eskileri ama Hüseyin’in hayatta gördüğü en yenileri giydiriyordu ara sıra üzerine. Feride’nin sokağa çıktığı zamanları camdan görürse Fadime’nin kendisi geliyordu bu sefer. Metin okula başlayınca, Kezban ablası da, sonradan doğan kız kardeşi ile gelmeye başladı. Kiraz’dı adı bu küçük sevimli kızın. O Metin’in ondan çok daha büyükken adını “Öğörk!” taktığı gibi kaçmıyordu Hüseyin’den. Kezban evden getirdiği çocuk kitaplarını yere serdiği örtünün üzerine oturup okuyordu ikisine birden. Hüseyin’in bilmediği gerçek yaşamdansa gördüğü bu küçük insanlar ve Kezban ablasının okuduğu hikayelerle renkleniyordu hayal gücü. Geri zekalı olmasa da zihni yaşadığı bu berbat gerçeklikten kopmayı seçmişti çoktan. Hayatta kalma iç güdüsü, her geçen gün onu bir hayal dünyasına sürüklemeye başlıyordu. Hava kararınca annesi çözüp alıyordu onu içeri. Annesine boyun eğmeyi, dayak yememek için ne yapması gerektiğini çoktan çözdüğünden, kendi özgür alanı sandığı kulübeye bağlı geçirdiği saatlerin ardından sabaha kadar sürecek esarete, hayal dünyasına kaçıp katlanabiliyordu.

(devam edecek)

Benim hikayem – Bölüm 4’ için 2 yanıt

Yorum bırakın