Ana-oğul heyecanla gittiler törene, Nevzat önce gidip Hasan’ı aldı, bıraktı okula, sonra gidip annesini aldı evden. Sultan hanım ağladı durdu tören boyunca, Nevzat’ın da gözleri doldu. Kepler atılıp, herkes ailesinin yanına koşunca, Hasan da onların yanına geldi hemen. Sultan hanım göz yaşları ile kucaklayınca, o da başladı ağlamaya. Sonra hep beraber mezarlığa gittiler, Hasibe’nin mezarı başında duygulu anlar yaşadı Hasan. Sultan hanım edemedi, “Benim de kız kardeşim var, ona da uğrasak olur mu?” diye sordu çekine çekine. Bu defa da Ceylan’ın mezarına gittiler, Sultan hanım içinden konuştu kardeşiyle, “Bak diploması ile geldi oğlun göstermeye!” diye.
Hasan o kadar duygulanmış, mutlu olmuştu ki bu güzel insanların desteğine, “Ailem gibi oldunuz gerçekten çok teşekkür ederim!” dedi hüzünle, “Annemin de sizi tanımasını çok isterdim!”
Bir kaç gün sonra babası ile memlekete gideceği için de sıkılıyordu canı. Okulu da bittiği için ne zaman gelirlerdi bilmiyordu. Aslında hep istemişti orada işlerin başına geçmeyi ama şimdi hem annesini hem Nevzat ağabeysini burada bırakıp gitmek istemiyordu.
“Öyle deme!” dedi Nevzat’ta hüzünlendiğini belli etmeden, “Annen de bu işin başına geçmeni isterdi. Ailenin en büyük erkek çocuğu olarak, onu gururlandır, okumuş bir ağanın nasıl olacağını göster herkese!”
“Haberleşiriz!” dedi Hasan ayrılırken, Sultan hanımın elini öpüp sarıldı sıkıca. Tam kavuştuk derken ayrılıyorlardı sürekli ama şartlar böyleydi. Tam altı ay gelemedi Hasan oralardan, babası gelip, gitse de işin başına onu bıraktı. Annesi de olmadığına göre, gelip şehirde ne yapacaktı. Bundan sonra hayat topraktı onun için. Şehirde yaşamak isterse yine yaşardı, onun önüne geçmiyordu. Askere gidip geldikten sonra evlensin yuva kursun istiyordu ama oralardayken söyledi oğluna. Hasan’ın öyle uzun vadeli bir kız arkadaşı olmamıştı okulda. Flörtleri olmuştu ama kısa sürmüştü hepsi. Ağabeyine benziyordu biraz bu anlamda, ikisi de gönüllerine göre birini bulamamış, annelerinin sevgisi ile doldurmuşlardı yüreklerini.
Altı ay sonra döner dönmez ilk iş olarak Nevzat ağabeyine gitti Hasan, bu arada ehliyet sınavına girmiş, babası ona güzel bir araba almıştı, tabi gelirken babası kullanmıştı arabayı ama şehirde sürmesine izin veriyordu. Hep Nevzat ağabeyi arabayla gelip onu aldığından, bu defa da o gidip ağabeyini almak istemişti. Gelmişken içeri de girip Sultan hanımı da görmek isteyince, dünyalar Sultan hanımın oldu. Memlekette kaldığı dönem boyunca yine bolca haberleşmişler, ağabeyine her şeyi anlatmıştı Hasan ama yüz yüze görüşmek gibi olmuyordu tabi. Babasına söylemek istemediği için hafta sonu beraber mezarlığa gittiler yine. Hem Hasibe’yi, hem Ceylan’ı ziyaret ettiler. Bu defa sorduğu için anlattı Sultan hanım kardeşinin başına gelenleri. Hasan göz ucuyla Nevzat’a bakıyordu, Sultan hanım anlatırken. Hep kendi babasından bahsettiğini fark etmişti o an, Nevzat ağabeyinin kendi babasından nasıl nefret ettiğini fark edememişti. Kötü bir adamdı gerçekten Nevzat ağabeyinin babası, o kendi babasına kızıyordu ama köy kafası vardı babasında, kimsenin namusuna, canına göz dikmiyordu. Bilmiyordu annesine uygulanan zulmü detaylarıyla, Hasibe babasına düşman olur diye söylememişti her şeyi. Oğlan doğurmasının öneminden bahsetmişti ama nikahını sonra kıydıklarını, mezbaha gibi bir yerde doğurttuklarını, kız doğursa ailesine gönderip ölümlerine neden olabileceklerini es geçmişti. Babası bedelli askerliğe baş vur gelince demişti. Aradan o da çıkınca, evlendirmek isteyecekti. Öğrenciyken olduğu gibi arkadaşları ile gezip tozması pek mümkün değildi artık. Kimi işe girecek, kimi yurt dışına gidecek, kimi de yüksek lisans okuyacaklardı zaten.
“Yine tek arkadaşım sen kaldın Nevzat ağabey!” diyordu gülerek.
Babasının sözünden çıkması mümkün olmadığı için bedelli askerliğe de müracaat etti hemen. Seneye kışa asker olacaktı böylece. Bekar kalmak için bir yılı daha vardı buna göre.
Bu arada Behçet bey, bir kahve içmeye davet etmişti Gülfem hanımı. Gülfem hanım da kabul etmiş ama sonra da birileri görür laf olur diye panik yapmıştı.
“Kaç yaşında kadınım zihnim kurtulmuyor şu mahalle baskısından!” diyordu Gözde’ye gülerek, “Halbuki bir kahve içip, iki çift laf etmekte ne tür bir kötülük var?”
Gözde gülüyordu onun sözlerine, iyice abla kardeş gibi olmuşlardı artık. Bir kötülük olmadığına, iki arkadaş olarak sohbet edip, kahve içeceklerine kendince onu ikna etmeye uğraştı. İşten çıkınca merak ettiği için Kerime hanıma mutlaka uğruyordu. Kadıncağız çoğunlukla uzanıyordu artık, kendi başına tuvalete gidebiliyor olsa da, başka bir işe değmiyordu eli. Gözde’de önce onlara gidiyor, ocağa yemek koyuyor, Mustafa ile etrafı silip süpürüyorlardı. Banyoyu yakıp, yıkıyordu da Kerime teyzesini. Kadıncağız dua ede ede bitiremiyordu. Yemeğini onlarla yedikten sonra gidip uyuyordu evinde. Mustafa çok üzülüyordu nenesine ama o da gündüz bırakıp kahvedeki işine gidiyordu mecburen. Eve para gelmeden dönmüyordu düzen.
Sayılı gün çabuk geçtiğinden Hasan’ı memlekete gitme zamanı geldi yeniden. Arkadaşları da kendi yollarını çizince Nevzat ağabeyinden başka düzenli görüştüğü kimse de kalmamıştı zavallının. Memlekette iş çok olduğundan, çabucak akşam oluyordu ama evde, annesinin yokluğu da çöktüğünden sanki daha ağır geçiyordu zaman.
O gitmeden dışarıda erkek erkeğe bir yemek yemek istedi Nevzat, bir kaç kadeh bir şeyler içip, sohbet ederler, iyice içini döker Hasan diye düşünüyordu. Bildiği sakin bir meyhanede yer ayarlardı, alkol almayı planladıklarından ona da aldırmadı, kendi arabasını da çıkarmadı. Alışık değildi kendisi de içkiye ama nedense o akşam içinden erkek kardeşi ile karşılıklı içmek gelmişti. Bir, iki, üç derken ikisi de çakır keyif oldular. Sarhoş değillerdi ama aklın frenleri boşalmıştı biraz.
“Ağabey ya!” dedi Hasan kadehini kaldırıp, “Senin gibi bir ağabeyim olsun çok isterdim!” dedi içten bir şekilde.
Nevzat elinde havaya kaldırdığı kadeh baktı baktı kardeşinin yüzüne “Anlatacağım oğlum ben sana her şeyi!” dedi birden bire. Aslında der demez az bir pişmanlık çöktü içine ama alkolün rahatlığı yendi bu duyguyu. Hasan da “Anlat ağabey! Ne gerçeği?” deyince. Dudaklarından döküldü bütün hikaye.
Hasan zaman durmuş gibi öylece bakıyordu yüzüne anlattıkları bitince.
“Şaka mı ağabey bu şimdi?” dedi şaşkın şaşkın.
“Değil!” dedi Nevzat ama anlatırken birer kadeh daha içmişlerdi ikisi de.
Başka bir şey sormadı Hasan, Nevzat’ta anlatmadı. Sanki hiç o konu açılmamış gibi hesabı ödeyip kalktılar masadan. İkisi ayrı taksilere binip döndüler eve. Sultan hanım çoktan uyuduğu için anlatamadı annesine Nevzat, başını yastığa koyup, düşünmek istedi ama alkolün verdiği rahatlığa teslim olup sızdı hemen.
Hasan ancak eve varınca idrak etti Nevzat’ın ona söylediklerini. Annesine yapılan muamele yaktı canını ilk önce, o gece Hasibe’nin doğurduğu çocuğun o olmadığı kısmına sonra uyandı.
“Annemin haberi yok muydu ağabey?” yazı sabahın dördünce.
Nevzat telefonu ötünce açtı gözlerini, kardeşinin mesajını okuyunca, pişmanlık iyice çöktü içine, acaba iyi mi yapmıştı?
“Annen hiç bilmedi! Ailenden kimse bilmiyor!” yazdı Nevzat, “Kızgın mısın?”
“Kime kızacağımdan emin değilim!” yazdı Hasan, “Annemin bir kızı mı oldu diyorsun şimdi sen?”
“Evet, annen bir kız doğurunca teyzemin doğurduğu erkek çocuğu, yani seni ona vermişler! Yoksa yurda göndereceklermiş zaten!”
“Tamam ağabey!” yazdı Hasan, kesildi mesajlar ama Nevzat’ın içi içini yiyordu. Gecenin o saati geleyim de konuşalım diyecek bir durumu da yoktu. Sabaha kadar stres içinde elinde telefon mesaj bekledi Hasan’dan ama bir şey gelmedi. İki gün sonra babası ile memlekete gidecekti.
“Ne yaptın sen Nevzat ya? Kaybedersen ne olacak şimdi kardeşini? Dellenir de babasına derse ne olacak?” diye hayıflandı durdu kendi kendine.
(devam edecek)