Yine de edemedi annesine anlattı düşüncesini önce. Sultan da heyecanlandı, Hasan öğrenecek diye ama kararsız kaldı düşününce yine de.
“Yani bizim tarafımızdan her şey tamam da, bizim çocuğu düşünmemiz gerek önce! Annesi gidince çok sarsıldı yavrucak! Şimdi bir de bunlar senin öz ailen değil, biziz mi diyeceğiz!”
“Ailesinden yana bir sıkıntı olmaz artık çok düşündüm. Sonuçta onlar zaten Hasan’ı o kadın doğurdu biliyorlar. Bir şey saklamadılar ondan. Ben sakladım asıl, işte ondan korkuyorum!”
Durdu Sultan hanım da oğlu böyle söyleyince, “İyi de sen de kötülüğüne saklamadın ki, kardeşine yakın olmak istedin ama onun hayatını da olumsuz etkilemek istemedin! Ağabeylik de ediyorsun uzaktan olabildiğince! Sence anlamaz mı tüm bunları?”
“Anlar herhalde! Biz de nereye kadar saklayacağız, bilsin istiyorum artık. Başı sıkışınca sığınacağı bir yer olduğunu bilsin!”
“Ne oldu bir sıkıntısı mu var Hasan’ın?” dedi Sultan hanım, tanırdı oğlunu, boşa celallenmezdi öyle.
“Yok bir sıkıntısı da, hani annesi farklıydı onun için. Babası halinden anlamaz o kadar! Bilirsin işte!”
“Yine de iyi düşün Nevzat, çocuğa iyilik edeceğiz diye kötülük etmeyelim. Ömrü boyu büyüdüğü ailesinden saklaması gerek bu gerçeği. Mirastan mahrum olur duyulursa!”
“Sokakta kalmaz neticede!” dedi Nevzat yine kendini tutamayıp, annesi anladı vardı Hasan’ın bir sıkıntısı ama üstelemedi.
Kerime hanım hastalıkla geçen kıştan sonra toparlanamadı eskisi gibi. Gençlerden dinç görünen, her işini kendi gören o kadıncağız gitti yerine ufacık yaşlı bir kadın geliverdi sanki.
“Eski toprağım ben, bana bir şey olmaz!” demeye devam etse de görünen köy kılavuz istemezdi.
Bu arada Nevzat’tan aldığı para suyunu çekince Yusuf’ta yeniden ortaya çıkma planına geçmişti. Çocuğun verildiği aileyi de ona söylediğinden ne yapsa da para sızdırsa bilmiyordu. Sıdıka hanımın yapığı tüm pislikleri biliyordu ama torununu onları açıklamakla tehdit etmek neye yarardı. Kardeşinin peşine düştüğüne göre gerçeği de çoktan açıklamış olmalıydı. Çocuğun varlıklı bir ailede büyümesine Yusuf neden olmuştu aslında, sevgilisinin aklına çocukları değiştirmeyi sokmasa Sıdıka hanım onu gönderecekti kimsesizler yurduna.
Bu arada Gözde’nin patronu Gülfem hanım, çalışan kızlara derken kendisi hoşlanmaya başlamıştı bir müşterisinden. Başlarda bizden geçti artık dese de, aşağı yukarı aynı yaşlarda olduğu adamın ilgisi hoşuna gitmeye başlamıştı onun da. Adı Behçet olan adam, emekli bir diplomattı, bakımlı hoş bir adamdı. Karısı ile yıllar önce ayrılmışlar, tek başına yaşıyordu. Çok kibar, yakışıklı ve varlıklı bir adamdı. Geçenlerde salondan çıkarken, konuyu nasıl getirdiyse, ikinci baharlara getirivermiş, Gülfem hanım asıl o zaman anlamıştı adamın imalarını. Ailesinden birine ya da arkadaşlarına anlatabileceği bir konu değildi bu. Kafası iyice karışınca Gözde’ye bahsetti biraz. Onun saf ama ağzı sıkı olduğunu çözmüştü çoktan.
“Evlenir, mutlu olursunuz! Ne güzel!” dedi Gözde hemen olanca saflığıyla.
“Kızım ne evlenmesi adam sadece bir iki imada bulundu, o da ben doğru anladıysam tabi. İnsan bazen anlamak istediği gibi anlar bilirsin!”
“Yok Gülfem hanım siz çok akıllı bir kadınsınız, çok da hoşsunuz, bence anladığınız gibidir!”
“Bir daha geldiğinde sen ortaya çıkmadan bir gözetlesene bakıyor mu? Ben bakamıyorum doğrudan!”
“Tamam bakarım ben!”
“Bak sakın belli etme, kuralı biliyorsun, gözükmek de yok!”
“Yok! Merak etmeyin! Ama adam kim onu bilmiyorum ki!”
“Ben söylerim sana gelince, tarif ederim ne giydiğini! Kınamıyorsun değil mi beni, kocaman kadınım diye?”
“Kocaman kalbiniz var diye seviniyorum aksine!”
“Deli kız!” dedi Gülfem hanım onun iyi niyetini bildiğinden, “Senin yaşaman lazım geleni ben yaşıyorum senden önce!”
“Herkes kısmetindekini yaşar, yaşamamız lazımlara göre geçmiyor hayat! Hem benim hiç öyle şeylerde gözüm yok biliyorsunuz! Sizi mutlu görmek beni mutlu eder!”
Sonraki günlerde sadece hafta sonları gelen adamı gözetledi Gözde uzaktan ama ne aşık bir adam görmüştü daha önce, ne de kendi aşık olup da bilmişti nasıl olunur. Yine de ne gördüyse anlatıyordu Gülfem hanıma, o da kendince anlamlar çıkarıyordu bu sözlerden.
Hasan, Nevzat’ın sözleri ile sakinliğini korumaya çalışsa da, annesi gittikten sonra onun dışında evde kimsenin umurunda olmadığını anlamıştı iyice. Annesi ile kaldıkları oda ona kalmıştı şimdi. Diğer kadınlar kendi işleri, kendi çocuklarına dönmüşlerdi. Sonuçta o da yirmi iki yaşında koca adam olmuştu artık, pışpışlanacak yaşı çoktan geçmişti herkese göre. Erkekti ayrıca, güçlü olması gerekirdi. Erkek adam ağlamaz, üzülse de içine atardı. Üvey annelerinden biri, “Baban evlendirir seni okulun bitince!” dedi düşünmeden. Artık annesi olmadığı için babasının önüne geçecek kendisinden başkası olmadığını düşündürüp, hem gerdi, hem de üzdü bu sözler Hasan’ı. Bir şey demedi. Hasibe öldüğünden beri sessizleşmişti evde iyice, akşamları ders çalışacağım diyerek odasına kapanıyor Nevzat ile dertleşiyordu saatlerce. Çok özlüyordu annesini. Değişiklik olur “Bir pazar gelip seni alayım, biz de kahvaltı et!” dedi Nevzat. O gece olanlar olmasa, nasıl bir evde büyüyeceğini de görsün istedi nedense. Hasan o hafta evdekilere arkadaşları ile planı olduğunu söyledi sadece, babası memleketteydi, ondan başkası da nerede olduğunu sorgulamazdı zaten.
Sultan hanım, Ceylan’ın canı ilk kez gelecek diye donattı masayı. Ceylan’ın en sevdiği sütlü biberden de yaptı. Nevzat ile Hasan geldiklerinde mis gibi kokuyordu evin içi. Nevzat’ta Hasan seviyor diye gelirken sıcacık simitlerden almıştı.
“Nasıl da iştahlı yiyor maşallah!” diyordu içinden Sultan hanım yeğenini seyrederken. Aralarında yedi yaş olan iki kardeşi seyretti durdu karşıdan kahvaltı boyunca. Kahvaltıdan sonra birlikte çıkıp kafeye gittiler Nevzat’la. Sultan hanım kahvaltı ettikleri masanın arkasındaki büfeye koymuştu kız kardeşinin elindeki tek çocukluk fotoğrafını. Çocuklar gidince konuştu durdu o fotoğrafla.
“Ne iyi bir annen varmış!” dedi Hasan çıktıklarında, “Çok şanslısın ağabey gerçekten!”
“Ne zaman anne özlemi çekersen gel bize!” dedi Nevzat, “Annem ikimize de yeter!”
Aslında tam yeri diye düşünmüştü bunları söylerken ama yine de dili varıp diyemedi “Ben senin ağabeyinim!” diye. Bir türlü emin olamıyordu bunun iyi bir fikir olduğundan.
Nihayet okulunu bitirdi Hasan, diploma günü yaklaştı. Anacığı gelip de göremeyecek diye hüzünlüydü ama babasının da gelemeyeceğini öğrenince iyice canı sıkıldı.
“Annen istedi diye aldın bu diplomayı biliyorsun!” dedi babası olanca otoriterliğiyle, “Kimse sana diploma sormayacak memlekette. Neyse yapılacaklar bitir, sonra gidelim beraber artık sarıl şu işlere!”
“Tören olacak, diploma töreni!” dedi Hasan, “Cüppe giyeceğiz, aileler falan gelecek herkesin!”
“İyi işte hallet hepsini gidelim!” dedi babası yine. Neredeyse ağlayacaktı babasının yanında zor tuttu kendini.
“Tamam dert etme, annemle ben geleceğiz zaten dört gözle bekliyoruz o töreni!” dedi Nevzat. Ne öküz adamdı bu Hasan’ın babası, zor muydu bir kaç saat çocuğunun sevincini paylaşmak.
“İyi ki varsın Nevzat ağabey, annem gittiğinden beri desteğin tutuyor beni ayakta!”
“Ağabeyler ne için oğlum!” dedi Nevzat bir yürek dolusu, ikisi farklı şeyler anlasalar da, aynı şeyleri hissettiler içlerinde.
“Ailesi gelmeyecek miymiş?” dedi Sultan hanım, Nevzat hâlâ bahsetmemişti ona baba probleminden.
“Babası mecbur kalmış memlekete gidecekmiş, yaz geldi tabi işler başlamış orda da! Ağa adam!”
“Evladı için ayıracak bir günü olmayan ağadan kime ne?” dedi Sultan hanım, “Çocuğa ağa mı lazım, baba lazım! Bir hediye alalım madem! Boş gitmeyelim!” dedi sonra hemen, “Altın mı alsak ha?”
“Anne çocuğun yakasına altın mı takacağız törende!” dedi Nevzat gülerek, “Sünnet mi oluyor?”
“Sünnetini de göremedik ki zaten!” diye hayıflandı Sultan hanım bu sözleri duyunca.
“Saat alırım ben ona bir tane seviyor saatleri!”
“Hah yaşa, baktıkça hatırlasın ağabeyini!”
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.