“2025 hepimize sağlık, mutluluk ve huzur getirsin! “
Salih usta, karar verdiği gibi bırakıp gitmişti onları. Yani onlar öyle üzülüp duruyorlardı, yoksa adamcağız kendi hayatına dair kararlar alırken onlara danışacak değildi elbette. Kerime hanım da o sene çok hastalanmıştı kış boyu. Ninesine baksın diye, Mustafa’yı kahveden idare etmişlerdi biraz. Gözde izin alabilse gelip bakacaktı Kerime hanıma ama Gülfem hanım için tek tabanca olunca onu da ortada bırakmak istememişti. İzin günlerinde gidip ilgilenmişti ikisiyle de, geç de gelse akşamları o çorba yapıp bırakmıştı içsinler diye.
“Bana bir şey olursa bu oğlanı çok başı boş bırakma!” demişti Kerime hanım bir keresinde, “İnan ölmekten değil, bu oğlan ne olacak diye korkuyorum daha çok!”
Gözleri dolmuştu Gözde’nin, “Aşk olsun Kerime teyze, Mustafa benim kardeşim oldu biliyorsun, bırakır mıyım ben onu sahipsiz! Sana da Allah uzun ömürler verecek daha başımızda duracaksın merak etme!”
“Sevgi arsızı ettim ben bu oğlanı herhalde, kendi başına işini falan görür ama kimsesiz yapamaz. Sen herkesten iyi biliyorsun kimsesizliği. Yanına al, bak demiyorum aman ha! Kur hayatını, çoluk çocuğa karış ama arada bir yokla bu deliyi olur mu? Baksana kaç yıl geçti hâlâ sözlüm dediği o nursuzu bekliyor. Kanar herkese biliyorsun!”
Anlıyordu Gözde, Kerime hanımın korkularını. Sahipsizliği de biliyordu herkesten iyi. Söz verdi Kerime teyzesine, bir elinin hep Mustafa’nın üzerinde olacağına ama nenesi giderse çok üzülecekti Mustafa o da biliyordu. Oğlu istememişti evladını, kadıncağız sahip çıkmıştı işte. Hatta evladını istemiyor diye oğlunu silmişti hayatından. O da canına minnet gibi, Mustafa’yı verdikten sonra ne aramış, ne sormuştu Kerime hanımı.
“Ne analarını, ne oğullarını özlemiyorlar, biz de bunlara evlat diyoruz!” diye söylenirdi çoğu zaman Kerime hanım kızınca, “Anasız, babasız el kızı geldi bana evlatlık yapıyor işte! Allah biliyor başımıza ne geleceğini!”
Hasan üçüncü sınıfın yarısındayken, Hasibe’nin durumu da iyice kötüleşmişti. Kötü hastalık sarmış her yanını demişti doktor. Onca zaman kontrollere gidip gelmesine rağmen nasıl olmuşsa fark etmemişlerdi. Çok sinirlenmişti Hasan doktorlara, “Üç ayda bir hiç yoksa gidiyoruz hastaneye Nevzat ağabey!” diye ağlamıştı bağıra bağıra, evde ağlayamıyordu annesinin yanında. Düzelmez demişlerdi artık, zaten hiç sağlıklı olamamıştı o izbe yerde doğurduktan sonra. Çocuk yaşta kadınlığını parçalamışlardı hem ruhunda, hem bedeninde. Oğlan doğurdu diye azıcık rahat etmişti sonra ama giden gitmişti işte. Kadınlık organlarında başlıyordu böyle kadınların hastalıkları hep, memelerine, rahimlerine düşüyordu sanki acılarının gölgesi. Kara bir leke gibi başlayıp, ele geçiriyordu bedenlerini.
“Bir hücre ile başlıyor önce” demişti doktor, Hasan illa anlamaya çalışınca. Normalde oksijen ile beslenen hücreler, oksijensiz ortamda kalınca yok olmak yerine evrim geçiriyor ve oksijenden kaçınmaya başlıyor. Hücre normal seyrinde bölünüp yok olması gerekirken, yok olmuyor, bölündükçe bölünüyor, bölündükçe kendi oksijensiz karanlığını yayıyordu bulunduğu yere. Vücut azıcık grip olsanız hemen savunmaya geçerken, kendi hücresi karanlığı seçince tehlike görmüyordu haliyle. Yabancı değildi ki, içeriden biriydi o hücre de fikrini değiştirip, kötü olmayı seçmişti bir sebeple. “Genetik de olabilir, stresten de olabilirmiş” diye anlatmıştı Hasan.
Kadın doğmanın sorun olduğu bir ülkede, önce kişiliği, sonra ruhu, sonra da bedeni kanser oluyordu çoğu kadın doğanın. Erkekler kanser olmuyor diye değildi elbette onlarda oluyorlardı. Kadınlarda en çok meme kanseri, erkekler de ise en çok prostat kanseri görülüyordu tüm dünyada, ne hikmetse doğdukları cinsiyeti temsil eden yapılardı ikisi de.
Nevzat’ta şaşırmıştı Hasan’ın bu yorumuna, annesinin hastalığı hakkında ne bulsa okuyordu zavallı çocuk. Bir çare bulabileceğinden değildi tabi ama “Hastalığı ne kadar tanırsa karşısında o kadar güçlenirim gibi tuhaf bir hisse kapıldım!” diyordu.
“Yapma!” diyordu Nevzat, “Çoğu zaman cehalet mutluluktur inan bana!”
Hasibe’nin canı, oğlu mezun olana kadar dayanamadı ne yazık ki. Hasan’ı üçüncü sınıfı bitirdiği yaz kavuştu hakkın rahmetine. Sultan hanıma, Hasibe’nin cenazesinde görmek nasip oldu yeğenini. Nevzat, annesini de alıp gitti cenazeye. Hasan o kadar üzgündü ki, kimin gelip, gittiğini görecek hali yoktu zavallının. Annesi diplomasını göremeden gitti diye hıçkırıp duruyordu. Babasının ağalığı tutmuş, oğlunu kenara çekip, geleceğin ağasının iki gözü, iki çeşme ağlamasının iyi olmadığını deyivermişti düşüncesizce. Hasan’ın çok canını yakmıştı bu sözler. Babasının diğer eşleri ve kumalık sistemi ile yaşamak normalleriydi onların ama annesi daha toprağa girmemişken, babasının söyledikleri ağır gelmişti gencecik yüreğine. Oğlan doğurmazsa baba evine gönderilecek o Hasibe olmuştu sanki yine. Doğurduğu ile ölçülmüştü değeri, Hasan’dı oda.
Sultan hanım annesinin tabutu başındayken sarılmıştı yeğenine, kendi kız kardeşini toprağa verirken üzüldüğü kadar üzülmüştü Hasibe’ye de. İki kader ortağıydı onlar, ikisinin de çalınmıştı hayatları. Birinin doğurduğu oğlan diğerinin hayatını kurtarmıştı. Ceylan’ın doğurduğunun da bir değeri yoktu, hatta doğurması düşürmüştü değerini. Biri doğurdu diye, diğeri oğlan doğuramadı diye toprağın altına layık görülmüştü aslında ve o gece, o mezbaha gibi yerde bir araya getirmişti onları kader. Çok ağlamıştı Sultan hanım o gün eve dönünce. Yeğenini koklamıştı kimselere belli etmeden, kız kardeşini koklar gibi çekmişti içine. Onun gözlerine bakınca, içinde bir yerlerde olduğunu anlamıştı Ceylan’ın. Sanki hayatta kalsın diye kalbini vermişti Ceylan, Hasibe’ye. Bilerek ve isteyerek değildi tabi ama herkesin kaderi yazılmıştı bir şekilde.
Nevzat annesine ayrı, Hasan’a ayrı üzülmüştü. Aile dostu olmadıklarından Hasan’ı bırakıp dönmüşlerdi eve cenazeden ama aklı Hasan’daydı. Sonradan anlatmıştı Hasan babasının söylediklerini. Mesajlaşmışlardı o hafta boyunca. Nevzat’tan başkasına diyememişti kanına nasıl dokunduğunu o sözlerin. İstemiyordu o böyle bir ağa olmak.
“Ağa olanın kalbi soğuktur diye bir kural mı var bir yerlerde!” demişti Nevzat ağabeyi, “Babanın ağalığı mı sence bu sözleri söyleten, karakteri mi? Sen babandan ağalığı devralacaksın, karakterini değil!”
Baştan kulak vermemişti Hasan ona ama sonra düşünüp anlamıştı ne söylediğini. O ara babasına gidip çıkışmadıysa sebebiydi Nevzat. Hayatını mahvetmesin diye frenlemişti kardeşini.
“Bir kez daha anasız kaldı kuzu!” diye ağlayıp durdu günlerce Sultan hanım. Daha da üzülmesin diye babasının söylediklerini anlatmadı ona Nevzat. Çok öfkelenmişti o da olanları duyunca, kendi babasına öfkelendiği gibi öfkelenmişti. Çocukluğunda biriken tüm öfke saklandığı yerden çıkıp, zihnini ve kalbini ele geçirmişti bütün gece. Hasan’a ettiği ağabey sözlerini dinletemiyordu kendine. Çekip alsa çocuğu oradan hakkı olan her şeyi kaybederdi Hasan. O babaya inat her şeyin sahibi olacaktı ileride, hem de onun soyundan gelmediği halde, aslında adam bilmese de kader vermişti onun cezasını.
Hasan’ın da, annesinin de toparlanması sürdü epeyce. Kendini toparlaması da zor oldu, onlara teselli vermeye çalışırken. En azından kendini dinleyecek vakti kalmadı onları teselli ederken bir faydası oldu. Okullar yeniden açıldığından biraz daha iyi hissetti kendini Hasan. Annesine söz verdiği gibi okuyacak, alacaktı diplomasını, sonra mezarına gidip gösterecekti ona. Daha sakindi ama öfkesi de dinmiyordu içinde bir yerlerde.
“Keşke babam senin gibi biri olsaydı!” dedi bir keresinde Nevzat’a.
Neler neler geçti saniyeler içinde kafasından. Gitmese de onlarla kalsa, şimdiki babasından daha beter biriydi öz babası. “Ağabeyinim ben zaten senin!” deyiverecekti az daha o gün ama dilinin ucuna kadar gelse de yuttu cümlesini. O gece karar verdi artık Hasan ile konuşabileceğine. Annesi hayatta olmadığına göre, Hasan’ın gerçeği bilmesi kimseyi üzmezdi. Tabi çocuğun yaşadıklarından sonra bu gerçeğe nasıl tepki vereceğini de bilemiyordu. İnanmayabilirdi de ama elinde rapor vardı Nevzat’ın. Kandırıldığını düşünür de gücenir miydi acaba?
(devam edecek)