Zarife gittiği evlerde de seviliyordu. Tek başına bir kız çocuğu büyüttüğünü bilen aileler, Efsun’a her zaman bir şeyler gönderiyorlardı. Bazen kıyafetler, bazen o gün evde olan pasta börekler, bazen kitaplar, okul malzemeleri. Başlarına gelenlerden sonra annesi ile aralarındaki bağ eskisinden de güçlenmişti. Annesi yorgun argın geliyor diye yemeklere kadar hazırlıyor, hiç değilse eve geldiğinde yorulmasına izin vermiyordu Efsun. Çamaşır, ütü ne varsa hepsini hallediyordu.
“Kızım sen oku diye çalışıyorum ben, zaten akşama kadar elin işini yapıyorum. Kendi işim bana yük gelmez!” dediyse de kızına dinletemiyordu Zarife.
Allah onlara kendileri gibi pırlanta kalpli bir çocuk nasip etmişti, Hasan’ı da yanlarında olup kızının bu hallerini görsün isterdi ama kısmet olmamıştı.
“Abla Hasan’ın ekmeği ile büyüdü bu kız!” diyordu Emin, “Çekecek tabi size!”
Efsun üniversiteyi bitirene kadar dişini tırnağına taktı Zarife ve kızının koluna taktı altın bileziğini. Öyle dershanelere falan gönderememişti ama okul derslerinde başarılı olan Efsun’a öğretmenleri destek olmuştu ellerinden geldiğince. Sonunda dört yıllık bir bölümü başarıyla bitirip mezun olmuştu. Zarife kocasının da görmesini çok istediği bu mezuniyette uzun uzun göz yaşı döktü Efsun’u seyrederken. Efsun da en az onun kadar duygusallaşmıştı törende. Mümin, Fatma ve Emin de gelip yalnız bırakmamışlardı onları. Mümin ile Fatma’nın ikizleri bir kaç yıl üst üste kazanamadıkları için henüz okuyorlardı.
“Canları sağ olsun!” diyordu Mümin, “Az kaldı elleri ekmek tutacak inşallah!”
Aslında ikisinin de eli ekmek tutuyordu şimdiden iki yıl kaybettikleri için babalarına yük olmak istemeyen çocuklar hem okuyor, hem de yarım günlük işlerde çalışıp en azından kendi harçlıklarını çıkarıyorlardı. Fatma onları büyütürken çok yıpranmıştı ama gurur duyuyordu şimdi oğullarıyla. Zor sahip olmuşlardı bu çocuklara, onca tedaviden sonra nasip etmişti Allah. O yüzden çok yorulup, yıpransa da “Gık!” dememişti onca yıl.
“Şükür etmen gerek yerde, şikayet edilmez! Sakın ha! Veren Allah korusun, geri de alıverir!” demişti annesi bir kere, o laf kulağına küpe olarak kalmıştı.
Efsun’un en büyük hayali iyi bir işe girip annesini rahat ettirmekti. Zarife hâlâ temizliğe gitmeye devam ediyordu. Yaşları ilerlemiş olsa da, alıştığı bir kaç ev onu bırakmak istemiyor, onların tavsiye ettikleri bir kaç eve daha gidiyordu. Alışmıştı artık ev işine gitmeye, yormuyordu iş onu. Köy yerinde olsalar da tarlaya gideceklerdi zaten. Öyle yoruluyorsun gel sen şöyle dur diyen olmayacaktı ki.
“Çalışan insan dinç olur!” diyordu Efsun’a, “Sen çalış kendi hayatını kurtar! Yarın bir gün ele karışacaksın, el oğlu mu baksın bana?”
“Babam gibi bir koca bulacağım ben!” diyordu Efsun, “Sizin gibi çok mutlu olmak istiyorum!”
İkisinin de gözleri doluyor, ağlıyorlardı bu sözlerin ardından.
Okuldan Efsun’a hayran olup peşinde dolaşan talipleri vardı aslında ama Efsun hiç birine yüz vermiyordu. Çalışıp annesini rahat ettirmek istediği için hemen evlenmeye hiç niyeti yoktu. Önce çalışıp iyi bir işe girecek sonra da annesi ne kadar itiraz etse de ya onu işe göndermeyecekti. Bir gün evlense bile annesine bakabilirdi yine.
İş aramaya başlayınca anlayacaktı ki öyle mezun olur olmaz, iyi maaşlarla, iyi işlere girmek öyle kolay değildi. Belirli okullardan mezun olmayıp, belirli çevrelerden kişiler tanımayanlar için böyleydi en azından. Bir sürü yere öz geçmiş göndermesine rağmen ilk dört ay boyunca iş bulamadı. Her geçen gün kızının moralinin iyice bozulduğunu gören Zarife, “Merak etme vardır bir hayırlı iş seni bekleyen!” diyorsa da, Efsun çok üzülüyordu. Annesini çalışmaktan kurtarmayı hesaplarken daha bir işe bile girememiş, annesine yük olmaya devam ediyordu.
Sonunda mesleği ile ilgili bir iş bulamayacağını anlayınca, üniversite mezunu eleman arayan ilanlara başvurmaya başladı. Pek vasıf gerektirmeyen iş ilanlarına üniversite mezunu ibaresi ekliyorlardı artık. Yüksek maaşlar da vermiyorlardı tabi öte yandan. İşsiz beklemektense onu görüşmeye çağıran bir şirkette veri giriş elemanı olarak çalışmaya başladı.
Efsun girdiği işten memnun olmasa da, Zarife kızı nihayet çalışmaya başladı diye çok gururluydu.
“Mühim olan başlamak!” diyordu, “En alttan başlayıp en üste çıkarsın Allah’ın izniyle!”
Efsun’un aldığı maaş şimdilik annesini işten çıkarmaya yetmediği için ikisi birden çalışmaya başladılar böylece. En azından eve iki koldan para girince, birazını da biriktirme şansları oluyordu. Yeterince birikirse, Zarife çalışmadan da hayatlarına devam edebilirler diye düşünüyordu Efsun. En azından ileride evlense bile annesinin elinde toplu bir para olurdu.
İlk bir yılın sonunda Efsun’un maaşında biraz yükselme olsa bile pozisyonunda bir değişiklik olmadı. Veri giriş işi sayesinde bilgisayar kullanma becerisini geliştirdiği için öğle tatillerinde çıkmayıp, becerisini geliştirmek için çaba sarf ediyordu. Yemeğini de evden getirdiği için ofis sakinken rahat rahat öğretici videolar açıp seyredebiliyordu.
Bir aile şirketiydi çalıştığı yer ama babadan devir alınmış bir iş değildi. İki kardeş ve kuzenleri aynı üniversite bölümünü bitirip, ortak bir iş kurmuşlardı. Aileden de varlıklı olan gençler kısa zamanda piyasada kendilerine yer edinip, kendi paralarını kazanır hale gelmişlerdi. Kardeşlerden biri ile kuzenlerden biri, yeni açılan İzmir şubesini kontrol ediyorlarken kalanlar İstanbul’da devam ediyorlardı.
Kuzenlerden en küçüğü olan İbrahim, öğle tatilinde boşalan ofislerden birinde sürekli çalışan Efsun’u fark etmişti. Aslında fark ettiği, Efsun’un çalışkanlığından çok güzel oluşuydu. Şirkette satış bölümünün başında çalışıyordu. Efsun’la tanışıklığını ilerletmek için bir süre sonra onun satış bölümüne geçişini ayarlardı. Efsun için bu terfi etmek anlamına geliyordu. Artık veri giriş elemanı değil, satış temsilcisi olarak çalışacaktı ama önce eğitimden geçmesi gerekiyordu tabi.
Çalışmaya başlayalı neredeyse iki yıl olacakken gerçekleşen bu terfi anne kızı çok sevindirdi. Maaşı öyle hatırı sayılır bir şekilde artmasa da daha önce yaptığı işten daha üst seviye bir kadroya geçiyordu. İbrahim bölüm çalışanlarının yeni arkadaşlarını eğitmelerini istemişti ama herkesin yoğun olduğu dönemlerde Efsun ile bizzat kendisi ilgileniyordu. Başlarsa sadece güzel olduğu için onu gözüne kestirmişti ama vakit geçirdikçe, onun huzurlu sakinliği, yumuşak hareketleri ve ses tonundan daha çok etkilenmeye başladı. Efsun gibi bir eşle yaşlanmazdı insan. Başlangıç olarak müşteri ile hemen yüz yüze gelmese de, öğretileni çabucak öğreniyordu Efsun. Şimdilik işin arka tarafında çalışıyor ama elinden geldiğince sunulandan fazlasını öğrenmeye çalışıyordu. İbrahim’in övgü dolu sözlerini patronun yaptığı işi beğenmesi olarak algıladığı için de daha çok motive oluyor, elinden gelenin fazlasını yapmaya gayret ediyordu. O işleri öğrenmeye başladıkça ofistekilerin kendi yapmak istemedikleri angaryaları ona yıktıklarını henüz fark edememişti. Aralarından bir kaçı İbrahim’in ona özel ilgi gösterdiğini anladığından daha usturuplu davranıp, onunla aralarını iyi tutmaya çalışıyorlardı.
İbrahim sonunda ondan başka şey düşünemez olunca, annesine ofiste bir kıza aşık olduğundan bahsetti. Kerime hanım ailenin ikinci geliniydi. İbrahim’den başka üç oğlu daha vardı, diğerlerinin hepsi evlenmişler bekar bir İbrahim kalmıştı. Oğlunun bu yeni kızdan bahsederken gözlerinin nasıl parlayıp, ses tonunun nasıl sevecenleştiğinden bahsedince. Efsun’la tanışmak istedi ama İbrahim henüz Efsun’a bir şey söylemediğinden annesinin bu isteğinin çabuk gerçekleşmeyeceğini söyledi.
“Ailesi nasıl?” diye sordu bu sefer Kerime hanım. Diğer üç gelini de iyi ailelerden gelmiş okumuş kızlardı. Biri başarılı bir doktor, diğeri babasının bürosunda çalışan başarılı bir avukat, bir diğeri de ödüllü bir akademisyendi. Üç gelini de Kerime hanıma saygıda hiç kusur etmezler, aile soyadlarını başarıyla taşırlardı. İbrahim de ağabeyleri gibi iyi bir izdivaç yaparsa, Kerime hanımın gözü arkada kalmayacaktı.
(devam edecek)