Hayat isterse – Bölüm 12

Üçüncü günden sonra ilaca rağmen Dürdane’nin sancıları çoğaldı.

“Bak!” diyordu gözünü açtıkça “Yolun sonu ne zaman kimse bilemez! Sakın ağlama, dinle beni!”

“Anne!” diyordu Dila başlıyordu yolun sonu lafını duyar duymaz ağlamaya.

“Cenaze için köye dönersen bir daha çıkamazsın! Dinle gözünü seveyim. Sakın duygularına kapılma, son görev falan diye. Ben biliyorum seni, bak ağzımla söylüyorum. Gözüm ardımda olsun istemiyorsan, gözümü kapar kapamaz oyalanma al eşyaları çık git buradan. Hemşirelere Osman’ın telefonunu ver. Onlar gerisini halleder!”

“Olmaz, sensiz gitmem ben bir yere!” diye ağlıyordu Dila ama doktorun yüzünden de anlamıştı o da, ilaç iyi gelmiyordu Dürdane’ye.

Beşinci gün, altıncı gün, yedinci derken kestiler ilacı mecburen, kusa kusa içi dışına çıkmıştı zavallının. Dermanı da eksiliyordu giderek, “Dila, söz ver!” diyordu zorla, “Bak sesim, soluğum kesilecek yakında, son nefesimi verdiğim an koş hemşireye telefonu ver, sen de al çantayı çık buradan, sakın başımda bekleme! Ağlayacaksan git yollarda ağla, yanılıp köye sakın gitme!”

“Ben ne yaparım kendi başıma, sensiz ne yaparım anne! Yapma, ne olur dayan, gitme!”

“Canım kızım, er geç herkes gider! Sen güçlüsün, bak neler yaşadık beraber, okumak için elinden geleni yap! Fatma’nın evinden korkup hemen kaçma, eşyalardan satman gerekirse sat, evde para bulursan al korkma! Dua et, helallik iste! Bu senin hayatın kızım! Hayatta kal, sakın yıkılma! Gerisi Allah’a emanet!”

Dila iki gözü iki çeşme kaldı annesinin yanında on beş gün daha, üç güne bir geldi Osman, getirdi götürdü köye. Kız sürekli ağlayınca, sabretti, ses etmedi. Doktora sormuştu o zaten, Dürdane’nin ömrü çok değildi. Kim vardı bu zor zamanda Dila’nın yanında, hep o vardı işte, bir erkeğe ihtiyacı vardı Dila’nın, başında bir koca olması lazımdı. Ağabeylik etmek hiç aklına gelmiyordu kuzenine niyeyse, doğrudan kocası olmayı istiyordu, çöpsüz üzümün sahibi. Dila ne istiyor sormuyordu bir kere bile, onun vermeyi hesap ettikleri dışında ne isteyebilirdi ki?

Yirminci gün Dürdane’nin nefesi değil ama sesi kesildi. Doktor başını iki yana sallıyordu Dila onun gözünün içine baktıkça. Her gün defalarca yemin ettirmişti Dila’ya. Dila kapıdan çıkacak her şeyini hazır etmiş, eve gidip geldikçe almayı planladığı her şeyi getirmişti. Fatma’nın çantasını değil ama içinden alacaklarını koydu kendi çantasına. Otobüs biletini onun adına almasını tembihlemişti Dürdane, hangi otobüse binmiş nereye gitmiş kimse izini bilmesindi. Aptal değildi Osman, peşine düşerse ilk bakacağı yerdi otogar. Zaten kaç firma vardı ilçeden ayrılan. Fatma’dan haberi yoktu kimsenin, eşyasından da.

Dila annesinin sesi kesildikten sonra gelse de dönmedi Osman’la, o yanında değilken son nefesini versin istemiyordu annesi. O köydeyken haberi gelirse, zaten bir yere gidemezdi. Osman’da ağlamaktan gözleri neredeyse balona dönmüş kıza itiraz etmedi. Yirmi beşinci günün öğle saatlerinde kesildi Dürdane’nin nefesi. Dila’nın da bir kaç saniye kesildi onunla birlikte. Dondu kaldı bir müddet, ellerine yapıştı annesinin ama Dürdane geri gelmedi. Öğrettiği gibi derin derin nefesler aldı, aklını başına toplamaya çalıştı, koştu hemşireye. Hemşire geldi baktı, annesinin öldüğünü onayladı. O doktora haber verirken hem annesinin yanına, hem hemşire masasına araması gereken ismi ve numarayı yazdığı kağıdı bıraktı. Annesine son bir kez baktı göz yaşları içinde, dolabı açıp çantayı aldı ve hıçkıra hıçkıra çıktı hastaneden. Bir süre yürüdükten sonra yapamadı, bir ağaca dayandı durdu nefes aldı, ağladı.

“Yapamam!” diye inledi, “Sıcağın üzerinde dururken, ben buradan kaçamam!”

Söz vermişti ama kalsa annesine bir faydası olmayacağını söyledi zihni.

“Bedenimde olmayacağım zaten sakın aldanma!” demişti Dürdane, “Sakın duygularına yenilme, ezberleri dinleme! Bedenimle bağını kes, yürü git! Nerede olursan ol kalbindeyim, sen de benim!”

Doğruldu burnunu çeke çeke, çantayı aldı yerden omuzladı, ağırlığından bir yanına yıkıla yıkıla yürüdü otogara. Otobüse, dolmuşa da binebilirdi ama edememişti. Bedenine yüklenirse, yüreğinin acısı hafifler gibi hissediyordu nedense. Çantanın sapı omuzunu kesmeye, bir yanına eğdiği bedeni ağrımaya başlamıştı ama yarım saat daha yürüyüp vardı otogara. Hayatında hiç tek başına binip gitmemişti bir yere. Firmanın derme çatma acentasına girip sordu otobüsü, iki saat sonraydı kalkışı. Bir bilet istedi, “Bayan yanı!” diyerek aldı parasını görevli. Ona mı dedi, önündeki bilgisayara mı, yanındaki adamamı bilemedi. Boş gözlerle uzattı parayı, gözü adamın arkasındaki saate kaydı. Üçü beş geçiyordu, beşte gidecekti buradan. Osman’ın haber alıp gelmesi, onun gittiğini fark edip olur da peşine düşmesi daha çok sürerdi. İçindeki acının yanına, kocaman bir endişe eklendi, çıktı dükkanın dışına. Çay ocağının yanında banklar vardı, park gibi uyduruk bir şey, ağır ağır yürüdü oraya. Fatma’nın çantasından çıkan güneş gözlüğünü takmıştı aklı sıra tanınmamak için. Üzerindeki kıyafette ona aitti. Annesi tembihlemişti, yabancı gibi görünürse tanıyan gözler onu seçemezdi. Gözlük yüzünün halini de gizliyordu herkesten. Karanlıktı biraz zorlanıyordu ama otobüs kalkana kadar çıkarmayacaktı gözünden. Fatma’nın kitabını da almıştı yanına, gözlerinden inen yaşlar durmadığı için açtı kucağına bakıyor gibi yaptı. Elmalı pasta malzemelerinin listesine damladı bir kaç damla, sonra biraz daha, sonra biraz daha. Sırılsıklam oldu elmalı pasta.

“Nereye gidiyorum ben? Anne niye beni bıraktın tek başıma?” diye inledi. Ya gidip evde birini bulursa, ya Fatma’yı bilenler ona soru sorarsa ne olacaktı.

“Arkadaşıyım ben!” diyeceksin demişti Dürdane, “Fatma bir iş buldu taşındı. Ben de burada okuyacağım için anahtarı bana verdi” diyecekti.

O hastane yatağında tek başınaydı şimdi annesi. Hıçkırdı, birini hiç bilmediği iki annesi olmuş, ikisini de kaybetmişti. Dürdane anlatırken şanslı sıralaması varmış gibi gelen olaylar şimdi yeniden drama dönüşmüştü. Hiç gülmemişti ki şans ona, daha doğmadan babası terk etmişti, sonra annesini kaybetmiş, bir başka kadere sürüklenmişti. Dürdane dışında yüzü gülmemişti. Kendisi kadar bahtsızdı yeni bulduğu anası, başına gelmedik kalmamıştı.

“Sen olmasaydın da olacaktı bunlar!” demişti Dürdane, “Bir kızım olması değiştirmeyecekti kaderimi, hatta belki sen olmasan çocuğum da yok diye geri göndermek isteyeceklerdi beni! Düşünebiliyor musun o zaman başıma gelecekleri!”

Hiç bir şey düşünemiyordu Dila şimdi, iki saat hıçkıra hıçkıra elmalı pasta sayfasını seyretti. Otobüs firmanın önüne yanaşınca, kitabı kapatıp koydu çantasına, yanaklarını, burnunu sildi. Etrafı kolaçan edip bindi otobüse. Bir çantası olduğu için vermedi muavine, koltuğunun altına itiverdi.

Osman’ı hastaneden aradıklarında babaanesinin evinde başındaydılar. Dürdane’den önce, geceden gitmişti kaynana. Kalan oğulları, karıları ve çocukları toplaşmışlardı evine, köyün mezarlığında toprağa vermek için hazırdılar. Tanımadığı numarayı görünce açmadı Osman. Bir kaç kere daha çalınca sessize aldı. Dila onu hep hastaneden aradığı halde kaydetmemişti numarayı, o anın telaşı ile de onun arayacağı aklına gelmedi. Babası ve amcası göz yaşlarına boğulmuşken o da büyük ağabeyin oğlu olarak aklı sıra soğukkanlılığı koruyup idare ediyordu herkesi. Hemşire üçüncü aramadan sonra denemedi bir daha, doktora sordu.

“Bir kaç saat sonra yeniden arayın!” dedi doktor, Dila’nın ne ara kaybolduğunu anlamamıştı hiç biri. Şans bir kez daha yardım etti Dila’ya, babaannesinin cenazesi sayesinde kimse gittiğini fark etmedi.

(devam edecek)

Yorum bırakın