“Konuşsan okumana müsaade eder belki!” dedi Dürdane, Osman’ın ilacı almaya gönüllü olup, doktorla konuşmaya gitmesinin ardından.
“Amcam ve babaanneme rağmen mi?” dedi Dila ama o da acaba Osman’ı kabul ederse, annesine bakıp, kurtarabilirler mi diye geçirmişti aklından.
“Dönerken teşekkür et mutlaka! Seni almak için beni yaşatmasına gerek yok biliyorsun!”
İkisi de biliyordu Dürdane hayattan ayrılsa, Osman’ın işi kolaylaşırdı ama bilmiyorlardı ki Osman gönlü ile olsun istiyordu daha çok. Dila’da duygulanmıştı baya, “Gideyim o zaman!” diyerek sarıldı annesine ayrıldı yanından, eve gidip yıkanıp, paklanıp gelecekti yine geri. Doktorun kapısı aralıktı Dila vardığında, içeri uzattı başını Osman içeride değildi. Doktor Dila’yı görünce “Yazdım ilacın adını! Az önce çıktı!” dedi gülümseyerek. Dila’da Osman’ı bulmak için koridorun ilerisine baktı insanların arasından, kapıya yakın bir yerde telefonla konuşuyordu. İlaç için soruyordu belli ki. Gülümseyerek yanına yaklaştı, Osman arkası dönük olduğundan görmemişti onu, klinikler için bekleyenler vardı yanlarında.
“İlacı alırım dedim ben de!” diyordu Osman bekledi sonra karşıdakinin bir şeyler söylemesini ve devam etti “Arıyorum, bulamadım derim!” dedi sonra, “O zaman ölür belki annesi! Ben yine kahraman olmuş olurum!”
Kiminle konuştuğunu bilmiyordu ama ilacı aramadığı, hatta Dila’ya oyun ettiği ortadaydı Osman’ın. Hani iyiydi az önce, anası ile ikisinin kalpleri erimişti cömertliğine. Gözlerine yaşlar hücum edince hızla döndü geri, anasının yanına çıkıp dese şimdi çok üzülürdü, demese Osman’ı iyi bilirdi. Osman onu almak için odaya döndüğünde ikisini konuşurken işitirse işler iyice sarpa sarardı.
“Sakin ol Dila!” dedi durdu kendine annesinin olduğu kata çıktı merdivenlerden ağır ağır ama odaya girmedi. Osman oraya vardığında sanki yeni geliyormuş gibi yapacaktı, “Az kalsın inanıyordum ya!” diye inledi. Kandırıldığına mı, annesinin ilacını nasıl alacaklarına mı yansındı! Doktor da ilacı o alacak sanıyordu şimdi, “Boş ver doktoru!” dedi iç sesi, “Annenin altınlarını al gidince, gel doktora söyle! O nasılsa biliyordur nereden alınacağını, ister getirir belki!” diye devam etti. Bu düşünce cesaret verdi içine Dila’nın, “Osman’ı boş ver, sadece yarım saatliğine yanıldın!” diye iç geçirdi ve toparladı kendini. yarım saati ömrünün en kötü anına çevirmeye vakti de dermanı da yoktu şimdi. Olmamış sayıp sonra belki düşünecekti.
Osman yakalandığından habersiz yüzünde masum bir gülücükle geldi yanına. Kendince, aşık ve masumdu tabi, umut hırsızı olmanın ne masumiyeti vardı halbuki. Kendi çözümünü bulduktan sonra içine hırs gelen Dila, o cesaretle minnetliyi oynadı eve dönene kadar Osman’a, Osman şişindikçe şişindi, Dila’nın kahramanı oldu sanıyordu kendini. Ortanca oğulun karısına da söyledi kuzeninin ne harika bir kişi olduğunu bilmediğini. Tepkisinden onun da oyunun içinde olduğu belliydi. Osman’ı öve öve bitiremedi. Dila geçti sonradan yapılan odalarına, eşyalarını hazırladı, annesinin altınlarını da hazırladığı bohçanın içine sokup, su kaynattı, banyosunu yapıp, hazır olunca, aradı Osman’ı. Osman bir koşu geldi hemen, suç ortağı babaannesine gitmişti o da, artık Dila’yı tavladığından emin gelmişti geri. Osman bu kez hastanenin önünden sevgiyle el sallayarak ayrılınca, Dila doğru doktorun yanına gitti ve kuzeninin ilacı bulmaktan vazgeçtiğini ama bunu onu bir daha gördüğünde bilmiyormuş gibi yapmasını istedi doktordan. Doktor omuzlarını silkti. Sonra ilacı doktorun bulup bulamayacağını sordu hemen, doktor kimliği ile olmasa da insan kimliği ile getirtebileceğini söyledi doktor. Ancak altın alması mümkün değildi, ilçede oldukları için Dila’nın altınları bozdurabileceği bir yer söyledi, arayıp ilacın fiyatını da sorup, ne kadar ihtiyaç olduğunu da ekledi. Dila yukarı çıkmadan çıkıp doktorun dediği yeri buldu, dediği kadar altını da bozdurup geldi geri. Doktorun yanına gidip mendile sardığı parayı teslim etti ve annesinin yanına geçti.
Mimiklerini ve tepkilerini ezbere bildiği yüzünü okudu hemen Dürdane ama sebebini kestiremedi.
“Ne oldu Osman canını sıkan bir şey mi söyledi?” dedi hemen. Kim bilir belki cesarete gelip yolda niyetini belli etmişti.
İlaçları doktor getirince nasılsa gerçeği öğreneceği için bir kez daha kulak misafiri olduklarını anlattı Dila.
“Allah koruyor belli ki seni!” dedi Dürdane, “İkidir gerçeğe şahitlik ediyorsun tam yanılacakken! Annen de yanımızda belli ki!”
“Annem sensin benim!” dedi Dila, diğer hikayeyi hazmetmeye daha hiç hazır değildi.
“Tamam benim!” dedi Dürdane yanağını okşayarak, “Az kalsın kanıyorduk ikimizde ama şaşırmadık değil mi?” dedi kızına.
“Daha şaşıracak bir şey kaldı mı bilmiyorum!” dedi Dila.
“İlaçları alsa da benim çok ömrüm kalmadı biliyorum, o yüzden boş ver, üç gün fazla yaşamak için değmezdi zaten buna!” deyince annesi, Dila dayanamayıp altınları aldığını ve doktora ilaç parasını verdiğini de itiraf ediverdi.
“Neden yaptın?” dedi Dürdane, gözlerinden yaşlar akıyordu bir yandan, bir yandan kızına bıraktığı zaten yetersiz geleceğin de eksilmesine içerliyordu.
“Bana sen lazımsın!” dedi Dila, “Sen yanımdayken okuyacağım üniversiteyi!”
“Ben olsam da olmasam da sen okuyacaksın, benim hayatı bitiyor senin ki başlıyor!” dedi Dürdane, “Git doktora söyle almasın o ilaçları!”
“Olmaz, eğer beni seviyorsan, benden bunu isteme!” dedi Dila’da diklenerek.
“Benden sonra elini ayağını niye bağlayalım? O para senin kurtuluşun olacak belki!”
Dila omuz silkince, ikisi birbirlerine sarıldılar yine. Çaresizlik duygusu esir almıştı ikisini de, kocaman bir karanlıkta sadece ikisi var gibiydi içleri, yine de direnmeye çalışıyorlardı olanlara.
Hayatını kaybeden Fatma’nın yatağına gelen kadın “Kimse sahipsiz değildir!” diye mırıldandı bir anda, ikisi de dönüp baktılar ona. Elinde tutuğu kitabın içinden çıkan kağıt parçasını okumuştu belli ki, dönüp Dila’ya “Senin mi?” diye sordu.
Kadının uzattığı kitabı daha önce Fatma’nın elinde gören Dila anladı ondan kaldığını ama uzatmak istemedi “Evet!” diyerek uzanıp aldı kitabı ve kağıdı. Açık sayfanın üzerindeki kağıdı okudu yüksek sesle yeniden. “Kimse sahipsiz değildir!”
“Kendine söylüyordu belki de zavallı!” diye geçirdi içinden, sonra kağıdı açık sayfaların arasına koyup, kapattığı kapağını ve annesine baktı. Kitabın Fatma’nın olduğunu o da anlamıştı, kızı kitabı kapatınca gözü kitabın kapağına takıldı, “Dolaptaki Hazine” yazıyordu kitabın üzerinde, bir yemek kitabı olduğundan verilmişti bu isim. Fatma’nın neden bir yemek kitabı ile oyalandığını bilemezdi kimse ve bundan sonra da bilemeyeceklerdi.
“Sende kalsın! İleride kullanırsın!” dedi kızına bakıp, Dila hüzünle gülümsedi, “Eşyaları da kaldı dolapta!” dedi mırıldanır gibi kitaba bakarak. O sırada Dürdane’nin kızının kolunu tutan parmakları sıkılaştı, Dila onun kötüleştiğini sanarak baktı yüzüne. Dürdane’nin gözleri kocaman açılmış, yüzüne bir aydınlık yayılmıştı.
Dila başını salladı iki yana ne oldu der gibi ama Dürdane aklına gelen şeyi yüksek sesle söylemek istemediği için eliyle kızının yaklaşmasını işaret ederek, kulağına fısıldadı.
“Fatma’nın söylediklerini hatırla!” dedi Dila’nın kulağına iyice sokularak. Olanlardan sonra aklının az da olsa çalıştığına bile şükreden Dila varamadı bir yere uzaklaşıp, baktı annesinin yüzüne ama Dürdane “Sus !” işareti yapıp, yakınlaşmasını işaret etti yine. Ani gelen bu gizemin nedenini bir türlü anlayamayan Dila kulağını uzattı yine annesine ve o anlatırken onun da yüzü tuhaf bir hâl almaya başladı.
“Bunu yapmak doğru bir şey mi?” dedi hayret dolu bir yüzle annesinin yüzüne dönerek, “Oğlumu o mezara bırakıp, seni sahiplenmem ne kadar doğruysa, bu da o kadar doğru bir şey!” diye fısıldadı Dürdane.
(devam edecek)