Hayat isterse – Bölüm 2

Doğduğu günden itibaren kendinden başka herkes için yaşaması ve hizmet etmesi beklenen Dürdane, karnına eklediği ikinci canıyla kocasının peşinden bağ evine doğru yola çıkmıştı. Bekir bir yandan yanındaki dokuz adamın gözünden genç karısını sakınmaya gayret ederken, öte yandan da bağın başında karnı tok, sırtı pek, yatağı sıcak olacağı için mutluydu. Oğlunu da kucağına alıp dönerlerse ondan mutlusu da olmazdı. İlk günler, hesap, kitap yaparak dışarıda bozan havaya aldırmadan malzeme listeleri çıkarıp, temin peşine düşen adamlar, bağ evi civarından pek ayrılmadan oyalandılar. Hava çitleri yıktığı yetmezmiş gibi, gücünü insanlara da ispat etmek istercesine hırçınlaşırken, dört bir yana saçılan hayvanların bir kısmı kurtarılmış, bu defa kaçmasınlar diye ağıla doldurulmuşlardı. Ağılın çatısı da uçtu uçacak göründüğünden adamların bir kısmı, hayvan toplayanlarla beraber ağılı onarıyorlardı. Dürdane etraf bu kadar kalabalıkken evden hiç çıkmadan kocasının günlük ihtiyaçlarını karşılamaya devam ediyordu. Hamilelikte yaşanacaklar hakkında kimse ona bir şey öğretmediği gibi, bir şey de öğrenmeden doğuracak kadar hafif geçiyordu neyse ki. O yüzden karnının büyüklüğünün engel olması hariç alıştığı her işi eksiltmeden yapabiliyordu. Tabi Bekir’i de memnun etmek kolay değildi, kolay olsaydı da Bekir aldığı tembihlerle karısına bunu göstermezdi. Şımarır da tepesine çıkmaya kalkarsa başta annesi, arkasından bütün köy erkekliğini sorgulayan sözler eder, başını yere eğerlerdi. Nihayet çitlerin yeniden yapılmasına başlandığında Dürdane’nin saymadığı ayların sonuna gelinmiş gibiydi. Otlakla, bağ evinin arası az olmadığından, bir süre sonra adamlar gelip gitmek yerine oraya on elden kurdukları kulübede kalmaya başladılar. Bekir bir gece önce Dürdane’ye bir haftalık çıkın hazırlamasını söyledi. Soru sormadan söylenenle yetinmeyi, yetindiğiyle anlamayı öğrenen Dürdane başını sallayıp, kocasının istediğini yaptı. Ertesi sabah kapının dışına çıkmadan da uğurladı. Bağın başında bomboş bağ evlerinin ortasında, doğurdu doğuracak iken tek başına ne yapacağı ancak hava kararınca düştü aklına. Dokuz erkeğin gözünden karısını korumak için kırk takla atan Bekir, tırıs tırıs gitmişti arkasına bakmadan. Hayatı boyu başkalarının gölgesinde ve hizmetinde yaşamayı öğrenen Dürdane ilk defa gerçekten tek başına kalmıştı. Dışarıda esen şiddetli rüzgarın ağaçlara söylettiklerine, acıyla çatırdayarak kırılan dallar eklendikten sonra, bağ evinin camına rüzgarın uçurduğu yaprak ve dallar da çarpmaya başlayınca sabaha kadar uyuyamadı. Sabah dama düşen yağmur damlaları sakinleşince ninni gibi gelmiş, kendinden geçirivermişti. Bekir’den gece uykusuzluğuna alışık olsa da, karnındaki bebeğin verdiği ağırlıkla öğlen olana kadar uyudu. Ne dürten, ne adını seslenen olmayınca sabahın soğuk ve ıslak olsa da huzuru olabileceğini öğrendi. Sadece kendi için yiyecek hazırlayıp, kendine hizmeti fark etmeye başladı. Üçüncü günün gecesi yağmur geceyi bekler gibi şimşekler ve gök gürültüleri ile kim varsa kaçırmak ister gibi kükrerken, Dürdane bir divana büzülmüş, yün yorganı boğazına kadar çekip, pencerelere bakmamaya çalışıyordu. Bağ evinin arkasındaki ahırda iki tane at vardı. Adamlar yük çekmeye lazım olur diye getirmişler, hayvanlar havanın gazabından ürkünce getirip ahıra bağlayıp, dönmüşlerdi. Yağ lambasının titreyen ışığına bakarak gözleri kapanacakken atların çığlıkları ile büyüdü göz bebekleri, kendini bile teselli edemezken gidip atlara ne dese bilmediği için yeniden kendini gevşetmeye çalıştı. Tek başına olduğundan üşenip sobayı yakmadığına biraz pişman olmuştu. Bekir gideli üç gün olmasına rağmen hareket etmeden durmanın tadı öyle bir yapışmıştı ki damağına, hamileliğin ağırlığını bu bir hafta doyasıya yaşamak istediğini düşünmese de, bedeni çoktan gevşeyip, kararını vermişti. İnsanın çalıştıkça değil de, dinlendikçe kemiklerinin ağrıdığını da o evde öğrenmişti. Gecenin kulakları sağır eden gök patlamasının ardından atların çığlığına eklenen bir kadın çığlığı duyduğunu sanarak yeniden gözlerini açtığında, dışarıdaki gürültünün, uykusuna karışıp onu yanılttığına karar verdi ama biraz sonra atlar ve gökyüzü sustuğu sırada çığlık tekrarlanınca refleks gibi fırladı ayağa. Odanın tam ortasında tetikte durup etraftan gelecek tehlikeyi aradı bir süre, daha cılız bir kadın sesi tekrarlanınca sesin evin içinden değil de ahırdan geldiğini anladı. Atlar bu kabus gecede bir kadına evrilmediyse ve kulakları ona bir oyun oynamıyorsa ahırda biri vardı. Yolda üşümesin diye sırtına sardığı battaniyeyi kafasına şemsiye ederek ayın aydınlattığı yolda ahıra yürüdü arka kapıdan çıkıp, mesafe on adımdan çok olmasa da çarıklarının içine sular dolmasına yetti. Ayakları buz gibi ahırın kapısına vardığında korkuyla gerilse de elini atıp kapıyı açtı. Atların huzursuz kıpırdanışları, arka ayaklarını kendi bölmelerinin kapısına vurup durmaları ile devam edince çığlık tekrarladı. Dürdane ayın ışığı içeriyi görmeye hemen yetmediği için gözlerini kısıp, saman balyalarına doğru bakınca gördü yaşıtını. Yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarından damlayan sular kucağında kanlı bir çaputa sardığı bebeğin üzerine akıyordu. Atlar her davrandığında kız korkuyla bağırıyor, bebeği boğacak gibi sıktığı için çocuk kesintisiz ağlıyordu.

Atlardan mı, ahıra girenden mi daha çok korksa bilemeyen kızın gözleri korkuyla büyümüştü, nihayet gözleri ışığa alışan Dürdane’de şaşkınlığından ne dese bilemiyordu. İlk şaşkınlığı üzerinden atınca, kıza soru sormak yerine analık duyguları çoktan şahlandığından olsa gerek, kaldırıp eve getirdi önce. Kız da temkinli de olsa, ahırda bebeği de kendisi de soğuk algınlığından ölmesinler diye takıldı peşine.

“Evde benden başka kimse yok korkma!” dedi Dürdane, hani kız saldırıp canını alacak olsa, en duymak isteyeceği cümleydi bu ama o an kızın kucağındaki üşümüş ve korkmuş bebek ile kendi karnındaki arasında kurduğu bağ, zaten alışık olmadığı kendini düşünmekten çok uzaklaştırmıştı onu. Kız da onun karnını fark etmişti eve girince, soru sormadan Dürdane’nin verdiği kuru kıyafetleri giyip, bebeği de kuru çarşaflara sardı. İçeri iki ıslak insan girince, sobayı yakmaktan kaçamadı Dürdane, kendi ayakları da iyice ıslandığından adının Hacer olduğunu öğrendiği kızın da yardımıyla yaktılar sobayı. Bebek ısınıp, annesini de biraz emince hemen derin bir uykuya daldı.

“Ben Dila koydum adını!” dedi Hacer mahcup bir gülümseme ile.

“Ne işin var bu havada burada! Kocan nerede?”

“Kocam yok, senin kocan nerede?” dedi Hacer onun kocaman karnını başıyla işaret ederek.

“Çiti onarıyorlar köylülerle, bir kaç güne dönerler!” dedi yine saf saf.

“Kaçıyorum ben de!” dedi Hacer. Tamı tamına aynı yaştaydı Dürdane ile. Sobanın yanında iki çocuk kadın sabaha kadar konuştular.

Köye atanan öğretmene aşık olmuştu Hacer. Şehirli, mis gibi kokan, saçları simsiyah, uzun boylu bir adamdı öğretmen. Hem bekardı, hem de yakışıklı. Öğretmendi hem de, köydeki diğer adamlara hiç benzemiyordu. Ayakkabıları boyalıydı her zaman. Kadından bile güzel kokan bir adam hiç görmemişti. Onlar tarladan dönerken, o da okuldan dönüyordu zahir, karşılaşıyorlardı köy yolunda, o gidiyordu ama kokusu gitmiyordu sanki. Bir iğde ağacının yanından geçmiş gibi sarhoş ediyordu insanı. Gide gele adamın siyah gözlerini gözlerinde bulmuştu bir kaç kez. Sabaha kadar yanmıştı göğüs kafesi. Okulun sıralarını tamir eden marangozun kızı arkadaşıydı. Ona sormuştu Hacer’i. Kız gözlerini fal taşı gibi açıp rüyalarında bile göremeyeceği bu yakışıklı öğretmenin onu çok beğendiğini söylemişti. Okulun arkasındaki meşeliğe gelirse konuşur, tanışırız diye de eklemişti.

(devam edecek)

Hayat isterse – Bölüm 2” için bir yanıt

Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et