Ertesi gün Mete’den haber gelmesini boş yere bekledi. Annesi gideceği için bu seferde onu uğurlamaya gitmiştir diye kendi kendine bahaneler buldu durdu. Nihayet akşama doğru dayanamayıp mesaj atsa da Mete’den yanıt gelmedi. Acaba gidip annesi ile konuştu diye kızmış mıydı? İnsan “Gelmişsin, görüşemedik!” falan yazardı bari. Annesi konuştuklarını ona anlatmıştı herhalde. Mücella hanım olumsuz konuşmamıştı aslında onunla, kendi kararınız demişti.
Deniz kendi içinde Mete ile ilgili sıkıntıları yaşarken Fatih bey de son zamanlarda kendini pek iyi hissetmiyordu. Göğsündeki ağrılar yüzünden bir doktora görünmeyi planlıyordu ama iş yerinden izin alamadığı için henüz bir randevu alamamıştı. Deniz üzülmesin diye şimdilik ona bir şey anlatmıyordu, doktorla konuştuktan sonra söyleyeceği şeye göre kızına bahsedecekti. Baba kız birbirlerinden habersiz farklı açılardan kalp ağrısı çekiyorlardı.
Bir gün bekledikten sonra Deniz buna böyle devam edemeyeceğine karar verdi. Mücella hanım artık gitmiş olduğuna göre Mete’ye uğrayıp onunla yüz yüze konuşabilirdi. Okul açıldıktan sonra da bir şey söylemeden onu görmeze gelirse çok canı sıkılırdı o yüzden bu hafta onu görüp mutlaka konuşması lazımdı. Sabah babası gittikten sonra evdeki işlerini ayarlayıp çıktı evden. Yol boyunca Mete’ye söyleyeceklerini düşündü, kafasında cümleleri tekrarladı. Binanın önüne gelince hepsini son bir kez aklından geçirdikten sonra içeri girdi ve üst kata çıkıp zile bastı. Evin içinden müzik sesi geldiğine göre Mete evdeydi. Kapı açılıp onu görünce şaşıracaktı muhtemelen ve bakalım ne gibi bir açıklama yapacaktı bu olanlara.
Ayak sesleri duyunca kendini toparlamak için boğazını temizledi, “Merhaba!” demeye hazırlanıyordu ki, kapıyı açanı görünce olduğu yerde kaldı ve ne söyleyeceğini bilemedi.
“Deniz?” dedi Banu da hayretle yüzündeki ve boynundaki kırmızılıkların ne olduğunu düşünmek istemedi Deniz.
“Sen gitmemiş miydin?” dedi Deniz kalbi o kadar hırsla çarpmaya başlamıştı ki bir anda, dişlerinin arasından çıkabilmişti ancak sesi. Okulun tatile girdiği günün akşamı Banu otobüsüne binip ailesinin yanına gideceğini söylemişti Deniz’e ve o günden beri de hiç haberleşmemişlerdi.
“Gittim tabi de geldim erken!” dedi Banu dudaklarını ısırarak, “Yemekler mi geldi aşkım?” diyen sesi duyuldu içeriden Mete’nin, Banu cevap veremedi. Kapının ağzında Deniz’le birbirlerine bakıyorlardı öylece. Banu’dan ses çıkmayınca merak eden Mete’de kapıya geldi az sonra. Deniz’i görünce o da donup kaldı. Deniz bir ona bir Banu’ya baktıktan sonra daha fazla dayanamayıp, dönüp hızla indi merdivenleri. Yemek siparişini getiren kurye ile merdivende karşılaştılar. Binadan çıkıp koşmaya başladı. Aslında arkasından gelen, seslenen kimse yoktu ama sanki ne kadar hızlı koşarsa, o an orada kalır ve aklının içinde onunla gelemez gibi garip bir duyguya kapılmıştı. Otobüse binecek durumda olmadığı için durağı geçip biraz daha koşmaya devam etti ve sonunda çok yorulduğu için nefes nefese durup oturdu bir taşın üzerine. Herhalde yaşanmamıştı az önceki şeyler, yaşanmış olamazdı. “Banu ve Mete, nasıl?” diyordu kendi kendine, “Ne zaman?”
Biri evlenmeyi düşündüğü adam diğeri en yakın arkadaşıydı. Birlikte olmaya karar verdilerse bile bu nasıl bir saçmalıktı. Telefonlara çıkmamak yerine neden adam gibi ayrılmak istiyorum demiyordu Mete. Mete’yi ne kadar sevdiğini, hayallerini, yaşadıklarını, her şeyi Banu’ya anlatıyordu ne zamandır. İkisi kardeş gibiydiler. Ona evini açmış, her ikisine de kalbini açmıştı. Mete günlerdir onunla birlikte olduğundan mı cevap vermiyordu mesajlarına ve telefonlarına. Çantasından telefonunu çıkarıp kontrol etti. İkisinden biri aramamıştı bile, ne peşinden gelmiş, ne aramışlardı. Bir de aptal gibi Mete’nin annesinin söylediklerini dinlemek zorunda kalmıştı, aptal gibi onu merak edip kapısına kadar gelmişti. O akşam annesi, Mete ve Banu oturup gülmüşlerdi herhalde arkasından.
“Salak buraya kadar gelmiş bir de!” demişlerdi herhalde, içinde giderek yükselen öfke göğüs kafesine öyle bir baskı yapıyordu ki nefes alamayacağını düşünmeye başladı. Ayağa kalkıp kendi etrafında dönerek, derin derin nefesler almaya başladı. Bir yandan da göğsünü tuttuğu için yoldan geçen bir kadın “İyi misiniz? Yardım lazım mı?” diye sordu yaklaşıp.
“İyiyim!” dedi Deniz ama boğulacak gibi hissediyordu. Kadın gitse mi kalsa mı emin olamadı ama Deniz eliyle iyiyim işareti yapıp diğer yöne yürümeye başlayınca o da yoluna devam etti. Öyle ne kadar yürüdü bilmiyordu ama kendi evlerine iki duraktan az kalmıştı. Mete’nin evine her iki gidişinin de rüya olmasını diliyordu içinden, gözlerini açacak ve bu iki ziyaretin de sadece rüyada yaşandığını anlayacaktı. Başka türlü olamazdı zaten. Üst üste olanları aklı almıyordu bir türlü. Kimse onu sevemiyor muydu acaba doğrudan. Annesi, sevdiği, en yakın arkadaşı onu neden sevmeye layık bulmamışlar ve hep arkasından iş çevirmişlerdi. Babası ve ikisi için yazılmış bir kader miydi acaba tüm bunlar. Tam babasını aklından geçirdiği sırada telefonu çaldı, tuhaf bir umutla Mete’dir diye çantasından telefonu çıkardı, arayan babasıydı.
“Alo!” dedi tanımadığı bir ses, “Ben Fatih beyin iş arkadaşıyım, siz kızı mısınız?”
“Evet benim!” dedi Deniz sersem gibi olduğundan algılayamıyordu olanları.
“Fatih bey işyerinde fenalaştığı için ambulansla hastaneye götürdüler. Telefonu ve paltosu burada iş yerinde ben de birinin size haber vermesi gerekir diye düşündüm!” dedi adam.
“Anlamadım?” dedi Deniz aptal aptal, aslında anlamıştı ama nedense beyni kabul etmiyordu. Adam tüm cümleleri tekrarladı ve bu defa babasını götürdükleri hastanenin adını da söyledi. Bir kaç saniye cevap veremeyen Deniz bir şey söylemeden telefonu adamın yüzüne kapattı ve hemen elini kaldırıp geçen taksiyi durdurdu. Babasının evin alışverişi için bıraktığı para cüzdanındaydı ve hastaneye gitti.
Doktora gitmek için bir türlü fırsat yaratıp izin alamayan Fatih bey bir kalp krizi geçirmişti. Acile oradan da yoğun bakıma alındığı için Deniz babasını göremiyordu. Zaten allak bullak olduğu için babasını görmeye yoğun bakıma giremeyeceğini söylediklerini üçüncüde anlayabildi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan söylenilenleri anlamaya çalışıyordu. Babasını göremeyeceğini anlayınca, yoğun bakımın kapısının yanındaki koltuklardan birine bıraktı kendini. Babasının durumu hakkında bir şey öğrenememişti. Doktor anjiyo yapacak gibi bir şey duymuştu hemşirenin ağzından ama ona mı söylüyor, hemen arkasındaki karı kocaya mı söylüyor emin değildi. Artık iyice bayılacak gibi hissediyordu kendini. Başını duvara dayayıp, gözlerini kapattı ama sakinleşmesine yaramayınca birden bire kahkahalarla gülmeye başladı. Kendini kontrol edemiyordu. Koridordan gelip geçenler şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı. Oturduğu yerde kapaklanıp gülmesini durdurmaya çalıştıkça daha çok güldüğü için sonunda kat görevlisi yanına gelip sessiz olmasını istemek zorunda kaldı. Tam da yoğun bakım kapısının önünde kahkahalarla gülen biri olduğuna dair geçenler şikayette bulunmuştu. Ancak Deniz’in yaşadığı şeyin kahkaha krizi değil, sinir krizi olduğunu anlayan hemşire, onu kolundan tutup, acilin doktorlarına götürdü. Oraya doğru yürürken gülmeler yeniden ağlamaya dönmüştü. Acile kaydı için adını bile söyleyemeyince, ona bir iğne yapıp, hasta dinlenme odalarından birine aldılar. Uzandığında gözlerini zor açık tutuyordu ve sonunda zihni derin bir karanlığa gömüldü. Kaç saat yattığını bilmiyordu ama gözlerini açtığında bütün kasları dayak yemiş gibi ağrıyordu. Bir kaç saniye nerede olduğunu anlayamadan etrafına bakındı. Sonra babasını hatırlayınca, hızla fırladı sedyeden ve başına çekiçle vuruluyormuş gibi hissettiği için iki büklüm olup kaldı.
(devam edecek)
Bu kitap adı ne
BeğenLiked by 1 kişi
Arkası yarın hikayelerimizi henüz kitap haline getirmedik ❤
BeğenBeğen
Uzun bir süreden sonra yeniden okumak çok güzel.Emekleriniz için teşekkürler.
BeğenLiked by 1 kişi