Yıllar sonra – Bölüm 6

“Kısır gelin” koymuştu kayınvalidesi adını, “Ne besliyorsun bunu daha, gönder gitsin baba ocağına kusurlu kız vermişler bize!” demişti bir kere. Sanki kadın değildi kendisi, beş oğlan doğurmuş diye kıymetsizdi diğerleri.

“Bir kızın olaydı da göreydin kısırı, kusuru!” diyordu içinden ama kalmaya devam ederse de ya dayaktan ya yorgunluktan öleceğini biliyordu. Birinci yılın sonunda kendi kumasının gerdek yatağını hazırladı elleriyle, kendi saflığı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan kızın gelinliğini giydirdi. “Kusurlu, kısır gelin” olduğunu o da bildiğinden olsa gerek, daha geldiği günden buyurmalara başladı kuma. Onun da eltisi gibi ilk geceden düştü rahmine bebek. Dokuzar ay sonra iki gelin peş peşe doğurunca ikişer bilezik daha eklendi kollarına. Rıza yeni karısına toz kondurmuyordu, her gece erkenden koynuna giriyor, sabah bıyıklarını bura bura çıkıyordu yanından. Canına minnetti Mercan’ın böylesi ama ağıldaki öküzden sonra geldiği bu evde aldığı nefes haramdı her birine. Ne olsa ondan biliniyor, Hayriye hanımı üzerine sıçratmak için her oyunu oynuyordu gelinler. Nasıl da iş birlikçi oluvermişlerdi ikisi. Okumuşluğuna sarıyorlardı en çok, “Hani ne olmuş okuduğu kitaplar?” diye gülüşüyorlardı arkasından. Kalan kardeşlerin de evlenmesi ile artan nüfusun yükü hep onun üzerinde kaldı yedi yıl boyunca, tek tesellisi, kumasının pabucunun da Hayriye hanıma diklenmesi ile dama atılması olmuştu. Büyük oğlanın en sevdiği gelini olma havalarına kapılıp, ikinci oğlunu doldurduktan sonra evin Hayriyesi olmaya heveslenince, işbirlikçisi gelinlerde onu harcayıverdiler. Zavallı kumanın anlamadığı Rıza kiminle yatarsa yatsın, onun kraliçesi sadece anasıydı. Anasına yapılan saygısızlığı kendine yapılmış sayardı ve kumanın saltanatı da böylece sonlandı. Yine de Mercan’ın düştüğü durumlara düşmeden doğurduğu iki oğlanın hatırına hüküm sürdü evde.

Rıfat’ın babası hem oğluna, hem de Suna’ya ayarlamıştı staj yeri. İkisi için aynı yer olamamıştı ama yine de Suna için çok büyük bir jestti. Üstelik yorulmasın yollarda diye Rıfat onun evine yakın olan yere gitmesini istemiş, uzak olanı da kendine seçmişti.

“Teşekkür etseydin bolca” dedi halası, kendilerine kalsa böyle bir şirkette gerçekten staj ayarlayamazlardı.

“Etmez olur muyum halacığım, ettim tabi. Bir gün kısmet olur babası ile de tanışırsam yine teşekkür ederim. Ya yakın yere beni vermesi ne kadar düşünceli bir hareket değil mi?”

“Kızım zaten arabası yok mu çocuğun?”

“Var!”

“Çok da büyütme istersen bu seçimi!”

“Aman hala ya! Biraz büyütsem ne olur sanki! Bak babasını ikna etmiş benim için, o koca şirket onun babasının hatırı ile almış beni staja. Onu büyütsem olur mu?”

“Olur, olur deli kız! Çok iyi olmuş tabi sevindim. İleri de de işe alırlar seni inşallah, ben de adağımı yerine getirim!”

Böylece ara tatilde Rıfat’ın babasının ayarladığı şirkette staja başladı Suna. Acemi diye çok yormuyorlardı belli ki, saat dörtte çıkıp geliyordu eve. Asıl bitirme projeleri vardı onları bekleyen. Okul açılınca Rıfat ile oturup ona çalışacaklardı. Vardı akıllarında bir kaç şey ama hangisini yapacaklarını daha bilmedikleri için, stajlarında gözlerini dört açıp, fikir üreteceklerdi. Suna’nın staj yaptığı yerde iki yazılımcı vardı. Özel şirketin kullandığı tüm sistemi onlar yazmıştı. Gidip geldikçe sadece kod bilmenin değil iş bilmenin de önemli olduğunu anlayabildi sadece, yazılım işi sadece kod yazmak değil, şirketin detaylarıyla tüm işinin verisini tutmaktı. Şirketin işini detaylıca bilmeden de koda girmek olmazdı. Rıfat’ta aynı hayal kırıklığını yaşamıştı staj yaptığı yerde. İkisinin de çalışacakları alanda tecrübe kazanmaları lazımdı. Öyle biz kendi işimizi kuralımlarla olacak iş değildi tek başına.

“Ya gördün mü bak, hayat ne çabuk gösteriyor insana ne yapması gerektiğini?” demişti suratını asıp oturan yeğenine Mercan hanım.

“Olsun hala! Biz zaten hemen kuralım dememiştik ki, çalışalım önce sermaye kazanalım demiştik ama sermaye sadece para değilmiş onu anladık!”

“Tabi sermaye sadece para değil güzel kızım, hayatın da, işin de hepsinin sermayesi var!”

Yedi yılın sonunda artık dayanacak gücü kalmayınca babasına haber yollamıştı Mercan, “Yeter alın beni buradan!”

Cevap bile gelmemişti babasından, yedi yıl sonra sille tokat gönderdiği kızına acıyıp da kurtaracağını neden düşünmüştü bilmiyordu şimdi. Babaydı işe adı, insanın başı dara düşünce aklına ilk o geliyordu demek ki.

Her baba baba değil, her ana ana değildi öğrenmişti. Diğer gelinler evlerinden kıymetli gelmişler, kıymetli gelenin de kıymeti bilinmişti. Besleme gibi her yanı mor, eski kıyafetlerle gönderince, bu evde de besleme olarak yer bulabilmişti ancak. Kusurlu, kısır besleme. Üç dört ay babasından ses bekleyip alamayınca, bu sefer kardeşine haber yollatmıştı.

“Mustafa! Kulun, kölen olayım, gel kurtar beni!”

Tam umudu kesmişken bir akşam üzeri çıkıp gelmişti Mustafa. Önce hoş karşılanmış, ablasını almaya geldiği söylenince değişmişti evdekilerin tavırları. Kıymetsiz geldiği evden, kıymetsiz çıkabilmişti. Mustafa neredeyse ağlayacaktı halini görünce, hayalet gibi zayıflamıştı ablası. Hani şöyle esse kuvvetli bir rüzgar, yaprağa toza karıştırıp götürecekti. İki aylık evliydi daha geldiğinde. Allahtan o da Rıza gibi ata evine getirmemiş ayrı ev açmıştı karısına. Karısı Hasibe çok iyi bir kızdı. Görümcesini getirdikleri hali görünce oturup o da ağladı. Mustafa sakladı anne babasından onu alıp getirdiğini. Hasibe aylarca işe elini sürdürmeden yedirdi içirdi onu. “Olur mu?” diye her kalkışında, “Olur abla!” diyerek oturtuyordu. Karnı burnuna çıktığında artık Mercan’da kilo almış, toparlanmış sayılırdı.

“Nasıl ödeyeceğim hakkınızı!” diye ağlamıştı çokça, kardeşi hadi neyseydi de elin kızı, sıfatına gelin denilen, kendi ana babasından daha çok emek vermişti ona. İlk gelin gittiğinde, daha kusurlu kısır olmamışken, bir kez “Ben de bu evin kızıyım!” diyecek olmuştu Hayriye hanıma, “Gelinsin sen!” demişti yekten Hayriye hanım. Şimdi buralarda evlenenlere bakıyordu da gelin olmanın bile tanımı değişikti. Gelininden çeken kayınvalideler de duyuyordu ama köy yerinde kayınvalide olmak esastı. Oğlanın anasından sonra gelmeyi kabul edecekti her gelin. Akıllı gelin kayınvalidesini hoş tutacak, oğlunu parmağında oynatacaktı. Okumuş gelinin yapacağını sandıkları her şeyi okumamış gelinler yapmıştı. Okumuş gelin, okumuştu ama anlamamıştı hayatı. Döve söve anlatmışlardı koca evinde.

Hasibe gibi yürekliydi Suna’da, hem kardeşi, hem Hasibe’den huy almıştı. Merhametli, çalışkan, eskilerin deyimi ile insan evladıydı. Senin yetiştirmenden diyordu burada edindiği bir kaç arkadaşı. Tabi vardı etkisi, kabul ediyordu ama çocuğun içinde olmasa ne olacaktı? Allah korumuştu da Hayriye’ye torun vermemişti belki. Rıza’nın tohumundan çıkan çocukları büyütmüştü o evde. Çocuklardı masumlardı tabi kin gütmemişti anaları kuması diye ama Allah biliyor ya, zor dayanmıştı ikisine de. Biri altı biri dört yaşındaydı o ayrıldığında ama içlerine Rıza kaçmış gibiydi ikisinin de.

“Hüseyin gitmiş konuşmuş o kızla biliyor musun?” diye anlatmıştı Suna stajdan gelince.

“Tanışmışlar nihayet, iyi olmuş!”

“Kızın adı Necibe’ymiş. Yaşıtmış bizimle. Hüseyin’i sürekli benim yanımda görünce şeyiz sanmış.”

“Şey olmadığınızı anlayınca rahatlamıştır, onlar Rıfat’la şey dememiş mi kıza!”

“Ya hala! Biz Rıfat’la şey değiliz ki?”

“Neyse neyse Makbule hanıma dayanabilirse mutlu olurlar inşallah! İyi çocuk Hüseyin!” dedi Mercan hanım gülerek. Ah o da ne çok istemişti “şey olmayı” Vedat’la.

“Askerden dönünce söyleyecek annesine! Önceden söyleyip de fırsat vermek istemiyormuş!”

“Hayırlısı inşallah!” dedi Mercan hanın Hayriye hanımı hatırlayarak.

(devam edecek)

Yıllar sonra – Bölüm 6” için bir yanıt

Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et