Gönül bağları – Bölüm 6

Gülsunar orta üçüncü sınıfa geçtiğinde Nimet hanım artık Sadık’tan ders almasını istemiyordu ama öğretmen hanım ısrarla sormaya devam ettiği ve artık lise sınavına da iki yılı kaldığı için geri çekemiyordu kızını. Tek yapabildiği dersleri ayda bire düşürmekti. Gülsunar’ın derslerinde düzelmeler vardı ama öyle büyük bir sıçrayış olduğu söylenemezdi. O kadar az vakitte sürekli üzerine konu eklenen dersleri anlaması mümkün değildi ki zaten evde derslere odaklanmasını isteyen kimse olmadığı gibi fırsat da verilmiyordu. Artık on dört yaşındaydı annesi okula bir yıl geç yazdırdığı için sınıftakilerden bir yaş büyüktü. Evdeki bekar ablası da kocaya verildiği için evdeki en büyük kız oydu. Dolayısıyla da artık kardeşlerine bakma işi de ona verilmişti. Küçük erkek kardeşi de o yıl okula başladığından onun derslerine yardım etme işini de Nimet hanım ona vermişti. Onca aldığı dersin bir karşılığı olmalıydı. O da kardeşine anlatacaktı. Tabi artık en büyük olduğu için ev işleri ve yemekten de nasibini alıyordu. Tüm bunların içinde okula ve derslere adapte olma şansı neredeyse sıfırdı.

“Kalacağım herhalde!” diyordu Şehnaz’a, “Aptal gibiyim hiç bir şey öğrenemiyorum, ablamın bana et kafa dediği kadar varım yani!”

“Olur mu ya? Niye et kafa olasın. Bak bana evde otura otura aptallaştım ben de! Annem kafana vura vura aptal ettiler seni diyor bazen ama ben onların düşündüğü gibi aptal değilim, sen de değilsin!”

“Sınıftaki herkesten gerideyim. Ne yaparsam yapayım da onlar gibi olamıyorum!”

“En azından okula gidiyorsun hâlâ! Şu ağacın altında ödev yaptığımız günleri bile özlüyorum ben!”

“Baksana televizyonda da okul varmış, annemin evine gittiği öğretmen söylemişti. Sen neden onu seyretmiyorsun habire magazin seyredeceğine!”

“Dersleri anlamayan sensin, sen niye seyretmiyorsun bana diyeceğine?”

“İyi de evde televizyon seyredecek durum mu var? Gündüz kumandayı elime alacak olsam kardeşlerim, akşam da babam kıyameti koparır! Sen gündüz tek başınasın!”

“Ne yapayım seyredip?”

“Sınavlara girersin!”

“Oluyor mu öyle?”

“Oluyormuş öğretmen kadın öyle demişti!”

Şehnaz durup düşündü biraz ama pek de kendine güvenemedi. Gülsunar arkadaşı için okuldaki öğretmenlerine sormaya karar verdi bu işi. Annesine o kadına gittiğinde sor dese kim bilir nerelere bağlar, ne anlardı. Ne dese, ne yapsa suçtu zaten. Dışarıda gördüğü bir şeyden bahsedecek olsa, nerelere gittiği, kimlerle konuştuğu, aklının nerelerde olduğu sorgulanıyordu hemen. Artık annesinin ve babasının koyduğu kurallardan bunalmıştı. Onca eve girip çıkmasına rağmen annesi dışarıdaki dünyayı hiç bilmiyormuş gibi davranıyordu. Hoş Gülsunar’ında bildiği yegane şey okuldu, kendi sokakları ve okul dışında bir yere gitmesine imkan bile yoktu. Oralarda bile annesinin kurduğu baskı üzerinde olduğundan ne görüp, duyduğunu anlamadan, laf işitmemek için eve koşuyordu. Aslında Sadık öğretmenine sormak istediği çok şey vardı. Okul çıkışında karşılaştıklarında biraz oyalanmaya fırsatı olsa belki konuşabilirlerdi. Zaten o da konuşmak için geliyordu belli ki ama Gülsunar’ın bu şartlarda durması mümkün değildi. Dersleri olmasa bile her cuma gelip onu arsadan geçiriyor, çoğu zaman da konuşma fırsatları olmadan sessizce gidiyordu.

O hafta Nimet hanım bir akşam Gülsunar’a talip çıktığını söyledi pat diye kocasına. Annesinin ağzından duyduğuna inanamayan Gülsunar merakla bakınca, “Ne var? Koca kız oldun artık!” dedi kızarak.

“Okuyorum ben!”

“Neyimize yarıyor senin okulun, ancak masraf kapısı! Kocaya varınca okul falan yok, unut!”

“Anne?”

Babası dönüp bakınca sustu bu sefer ama kocaya verilme fikrinden de hiç hoşlanmadı. İki ablası da arada bir geliyorlardı kocalarıyla. İlk evlenen ablasının bir yaşında bir kızı vardı. Kocasının gözünün içine bakıyordu her zaman. Onlar sık geliyorlardı.

“Çok aşığız sen anlamazsın!” diyordu Gülsunar’a. Evdeki halinin ötesinde saçlarını kabartıyor, yüzüne sürekli boyalar sürüyordu. Her şeye kızan annesi hiç sesini çıkarmıyordu o evlendi diye.

“Kocanın gözü dışarı kaymasın, akıllı ol diye!” nasihat ediyordu daha bir de, “Erkek milleti arsız olur! Gözünü doyur adamın!”

Küçük ablası nadiren geliyordu. Büyük ablasının ablasının aksine sessizleşmişti iyice, evdeki hallerinden hiç eser yoktu. Boşa bakıyor gibi geliyordu Gülsunar’a bazen ama mutluyum diyordu annesi sıkıştırıp sorunca. Kocasının malı mülkü çoktu, kollarında altın burmaları vardı çokça.

“Daha ne istiyorsun Allah’tan yüzün gülsün!” diyordu Nimet hanım, “Bize mi yapıyorsun bu suratı?”

Eniştelerini pek tanımıyordu pek fazla, annesi ile babası kızlarına giderken götürmüyorlardı onları yanlarında, küçükleri Gülsunar’a bırakıyorlardı her zaman ki gibi.

“Ya evlenip gitme buradan!” diye gözleri dolmuştu Şehnaz’ın duyunca.

“Annem söyledi işte bilmiyorum, istemeye geliriz demişler!”

İki kız karalar bağlamış oturmuşlardı ağacın altında, anneler, babalar bir karar verdi mi söz hakları olmadığını biliyorlardı ikisi de.

Bir kaç gün sonra Sadık gelip, Gülsunar’ın yüzünü asık görünce kağıda yazmıştı “Neyin var?” diye.

“Annem beni evlendirecekmiş!” yazıp silmişti hızlıca, Sadık’ın kalbi duracaktı neredeyse ama Nimet hanım hemen kapının ağzında olduğu için uzatamamıştı. Ertesi gün cuma olmadığı halde gitmişti okul çıkışına.

“Nereden çıktı evlenmek okula gidiyorsun sen? Reşit bile değilsin!”

“Bana sormuyorlar ki!”

“Evlenmeyesin diye dua edeceğim!”

Gülümsemişti Gülsunar yine ve korkusundan koşarak kaçmıştı.

“Öyle mi dedi gerçekten?” diye sormuştu Şehnaz dinlerken, “Dua mı edecekmiş?”

“Evet öyle söyledi ne iyi biri değil mi, ben kurtulayım diye dua edecek baksana!”

“Bilmiyorum bana romantik geliyor böyle şeyler!”

“Aptal olma ya!” demişti Gülsunar ama o da bir an için hoş hissetmişti içten içe. Aynaya daha çok bakıyordu bu aralar. Pek güzel bulmuyordu kendini. Yurt dışına bile giden biri onu mu beğenecekti sanki. Bu mahalleden bile değildi. Öğretmeniydi işte.

On gün sonra haber gelmişti, oğlanın annesi başlık parası vermeyiz diyordu, bu devirde başlık parası mı kalmıştı. Vardı başka kızlar onlar bakacaklardı.

“Devri mi olur bu işlerin! Bu kızları boşa mı büyütüyoruz biz! Alıp gidecekler biz ne yapacağız?” diye söylenmişti Nimet hanım, “Sanki onlar başka gördü atasından!”

“Çok şükür!” demişti Sadık Gülsunar deftere “Bozuldu o iş!” yazınca. Cuma günü okul çıkışına gidip, “Çok dua ettim senin için evlenmeni istemiyorum!” dedi heyecanla, arsayı geçene kadar takip etti Gülsunar’ı ve gitti sonra.

Aslında “Niye istemiyorsun?” diyecekti Gülsunar ama cesaret edemedi. Ablaları gibi olmasın diyeydi muhtemelen okusun da ayakları üzerinde dursun diye! Annesi ona iş öğretiyordu sürekli, ona göre okumaya gerek yoktu, kadının yapacağı işler belliydi. Okumuş kız bilmiş olur derlerdi onların memleketinde, zaten Gülsunar’ın da dili uzamıştı. Orta okul bitince başka yoktu okul falan. Öğretmen hanıma okumuyor vazgeçti diyecekti. Ondan aldığı para iyiydi ama kocaya verip alacakları para bir de boğazın eksilmesi ile zaten çıkardı aynı kapıya. Öğretmen hanımda evi satıp gitmekten bahsediyordu zaten.

Bu arada Şehnaz’ın kapının önüne çıkmasını yasaklamıştı ağabeyleri, koca kız olmuştu artık, oyun çağı kalmamıştı. Bakkalın önüne gelenleri bakıyorlardı onlara. Ne Gülsunar, ne Şehnaz çıkmayacaklardı ağacın altına bir daha.

“Sen bize uğrarsın eve geçerken!” demişti Şehnaz, gözünün birindeki morluk bu uyarının öyle sakince yapılmadığını gösteriyordu.

“Annemin kulağına gider gelemem!” dedi Gülsunar. Şehnaz’ın bir sürü ağabeyi olduğu için evlerinin kapısına yanaşması suçtu Gülsunar’ın, “Kendini göstermeye mi gidiyorsun!” derdi hemen Nimet hanım, “Koca mı aramaya başladın şimdi de! Kara leke sürdüreceksin alnımıza sen bizim!” Hiç bir şey yapmadığı halde duyduğu laflardı bunlar.

(devam edecek)

Yorum bırakın