Kız kardeşi yoktu Sadık’ın, aslında başka kardeşi yoktu, tek çocuktu. Annesi vardı bildiği bir tek ama o da anneydi sonuçta. Kadın oluşu bu yüzdendi. Anne olduğu için. Babası çok önce terk etmişti onları. Yeşim hanım da oğluna bakabilmek için çalışmaya başlamıştı. Bir dil kursunda temizlik işine girmişti önce, akıllı bir kadındı orada ilgisini çekmiş dil öğrenmek istemişti. Kadın hocalardan birinden yardım istemişti. Öğrenir belki yurt dışına gider oğlu ile hayatını kurtarır diye hesap etmişti kendince. Azmetmiş günlük konuşacak kadar da öğrenmişti nihayet. Sonra Alex ile tanışmıştı orada, o da öğretmendi. Onun İngilizce’sinin kendi azmi ile nasıl ilerlediğine şahitlik etmişti. Ona kendisi ile konuşarak daha çok pratik yapabileceğini söylemişti. Böylece ikisinin arasında her gün gelişen bir sohbet başlamıştı. Bu sohbet Alex’in onun temizlikten ofis görevine geçebileceğini kurs yönetimine telkin etmesi ve sonunda daha iyi bir maaşla ofis işine geçmesi ile güçlenmişti. Yeşim hanım ve Alex’in arasındaki yakınlaşma herkesin dikkatini çekince de Alex ona evlenme teklif etmişti. Annesi Alex ile evlendiğinde Sadık on yaşındaydı. Onun desteği sayesinde şimdi bir öğrenciydi.
Annesi Alex ile evlenince buradaki evlerinden taşınmışlar karşı taraftaki mahalleye geçmişlerdi. Alex’in evi oradaydı. Bu kadar yakın olunca da Sadık eski arkadaşları ve mahallesinden hiç kopmamıştı. Yani Gülsunar’ın okulunu diğer kapıdan girerek bitirenlerdi o. Şimdi uzak yerdeki bir özel koleje gidiyordu. Alex’in desteği ile ihtiyaçları olmasa da ders verip kendi harçlığını çıkarmayı öğrenmişti. Baştan onu hiç istemese, annesini kıskansa bile zamanla onun ikisine de iyi geldiğini ve gerçekten içinde sevgi olduğunu fark etmişti. Sadık onun da babası gibi bir gün onları bırakıp gideceğinden korkmuyor değildi içinde bir yerde ama yine de onu sevmeye engel olamıyordu.
Dul bir kadın, yabancı uyruklu bir adamla olunca dedikodusunu yapan çok olmuştu. Çocuklu, dul fakir bir kadını alır mıydı bir yabancı hiç. Yalan söylüyordu kadın, kapatmasıydı kesin, adam onu kullanıp atacaktı. Utanmıyordu oğlu ile başka adama kapatma olmaya. Taşınıp gittikleri halde konuşulmuştu tüm bunlar, oysa ev toplanmış çıkarken herkes kucaklayıp öpmüştü Yeşim hanımı, “Allah mesut etsin canım, görüşürüz inşallah! Unutma sen yine de bizi!”
Nimet hanım da duymuştu bu sözleri, Alex ile neredeyse on yıldır evliydi Yeşim hanım, daha ne mahalleye geri gelmiş, ne de başka bir haberi duyulmuştu. Dedikoduyu edenler umduklarını bulamayınca kesmişlerdi sözün arkasını, Sadık gelip gittikçe hatırlayanlar ağız eğiyorlardı kendi kendilerine, hepsi topu buna dönmüştü etkisi. Sadık duymuştu biraz konuşulanları, bir süre kesmişti ayağını mahalleden o zamanlar, zaten yaşı da çok olmayınca, annesi de izin vermemişti gelip gitmesine. Sonra delikanlı olunca gelmişti yeniden, bağlantıda kaldığı arkadaşları gönül koyuyordu. Serpildiği için onu tanımayanlar olmuştu, davul zurna ile kim olduğunu duyurmamıştı oda. Mahallede ders vermişti bir kaç arkadaşının kardeşine, böylece ders veren çocuk diye yayılmıştı namı. Annesinin hikayesi unutulmuş, silinmişti üzerinden.
“Mahallenin çocuğuymuş zaten!”ler vardı şimdi. Mahallenin iyi bir yanı varmış gibi kendinden saymaları komikti aslında ama Nimet hanım da mahallenin çocuğu diye gelsin demişti. Mahallenin çocuğu icap ettiğinde şamar oğlanı edilebilir demekti. Biraz göz korkusu ile geri dururdu, aynı mahalledeydi çünkü, aynı çöplükte kaç horoz öterdi, gücü yeten yeteneydi kural.
Gülsunar’ın daha ortaokula gittiğini anlayınca biraz şaşırmıştı aslında Sadık. Daha büyük olduğunu sanmıştı nedense, o çocuksu gülüşün sahiden çocuk olduğu için parladığını anlayamamıştı.
“Olsun!” dedi içinden, “Büyüyene kadar beklerim!”
Nimet hanım yarım saat sonra geldi bakkalın önüne, kendisi de laftan sözden korktuğu için, başıyla işaret etti Sadık’a hiç durmadan yürümeye devam etti. Sadık onun işaretini görünce sanki suç işlemeye gidiyorlarmış gibi sessiz takıldı peşine. Nimet hanım anahtarı kapıya sokup çevirdi, içeri geçip başıyla yine Sadık’a girmesini işaret etti. O geçince de etrafı kolaçan edip, kapıyı içeriden kilitledi. Sadık bir apartmanın bodrum katındaki evin içine girince hızlıca göz gezdirdi. Pencereleri neredeyse onun boyu kadar yüksekte bu evin yeşil duvarları vardı. Nemden kabardığı belli yerlere sanki izleri unutulmasın istenmiş gibi eğri sıvalar çekilmiş, üzeri hiç düzeltilmeden boya ile geçilmişti. Modern bir mimaride kasten yapıldığı sanılacak kadar engebeliydi dört duvar. Sarıya çalan tavandan avizesiz bir ampul sallanıyordu. Yüksek pencerelerin yerini saklamak istercesine, uzundu tüller ve güneşlikler. İçeriyi de, dışarıyı da göstermeyen bu pencerelerin tek görevi, ışık sızdırmaktı ancak. Tavandaki ampulün ışığı olmasa içeride geceyi gündüzü ayırt etmek zordu. Bir kısmı buzlu camdan oluşan eski kapıların biri ardına kadar açıktı. Duvara dayanmış üst üste yorganların hemen yanında ütü masası görünüyordu odada. Ablalar Sadık içeri girince annelerinin işareti ile mutfağa kaçtılar küçükler salon olduğu varsayılan girişteki büyük odanın ortasında yere serilen battaniyenin üzerinde kırık dökük bir şeylerle oynuyorlardı. Eve birilerinin gelip gitmesine alışık olmadıkları için şimdi tüm dikkatleri Sadık’ın üzerineydi. Gülsunar içerideki odadan çıkıp geldi annesinin sesini duyunca. Öğretmeni görünce anladı bakkalın önündeki oğlanlardan olduğunu ama sesini çıkarmadı. Annesi onları bildiğini duysa bacaklarını kırardı. Oysa Şehnaz ağabeyine bir şey söyleyeceği zaman gitmişlerdi bir kaç kere. Başka zamanlarda zaten oraya bakmazdı bile. Sadık onca göz üzerindeyken yanlış bir şey yapmamak için “Başlayalım mı?” dedi hemen.
“İçeri geçin masa orada, kapı açık kalsın!” dedi Nimet hanım, sonra çocuklara sonuna kadar açtıkları televizyonun sesini kısmalarını söyledi. Ders çalışırlarken dikkatleri dağılmasın diye değil, ne konuştuklarını duyabilmek için.
Gülsunar sanki başka oda varmış gibi kapıyı gösterdi öğretmenine. Sadık başını eğip geçti odaya, duvarın dibine açılır kapanır bir piknik sandalyesi ile iki plastik sandalye hazırlanmıştı.
“Annen kaçıncı sınıf olduğunu söylemedi!”
“Orta bir!”
“Tamam o zaman!” dedi Sadık ve masada hazır duran Matematik kitabını açtı hemen. Gülsunar gerçekten çocuktu daha.
Nimet hanım ilk ay sadece iki kez gelmesine izin verdi Sadık’ın. Gülsunar’ın matematiği gerçekten kötüydü. İkinci ay da gelmesine izin çıkında Sadık ayda iki ders ücretsiz verebileceğini söyledi, başka türlü bu kadar eksiği tamamlamaları mümkün değildi.
“Dört olsun!” dedi Nimet hanım, iki ders parası verip ayda altı saat ders aldıracaktı, böylece verilen paranın yarısından fazlasını derse vermiş gibi olacak, paranın bir kısmını da kendi saklayabilecekti. “Tamam!” dedi Sadık, Gülsunar’ın koşullarını ve halini görünce canı sıkılmıştı ve ona gerçekten faydalı olmak istiyordu. Orta bir bitene kadar ayda altı saat ders verdi, Gülsunar kafasını çok zor topluyordu. Annesi veya kardeşlerinin sürekli onları gözetlemesi, Sadık bilmese de o her gittikten sonra annesinin olmasa da sanki o Sadık’a yüz veriyor gibi onu sıkıştırması yüzünden anlatılanı dikkatle dinleyemiyordu. İki ay sonra babası geri geldiğinde Sadık’ın eve gelip ders vermesi iyice sorun oldu ama Nimet hanım ucunda para olunca kocasını öyle böyle ikna etti. Bu defa tüm baskılara bir de baba baskısı eklendi. Sadık bir gün geldiğinde Gülsunar’ın yüzünde bir gün önce yediği dayağın izini fark edince ne yapacağını bilemedi. O güne kadar dersten başka herhangi bri konudan konuşmamaya o kadar dikkat etmesine rağmen, kendine engel olamayıp, elini Gülsunar’ın morarmış yanağına değdirdi ve gözlerine baktı.
Gülsunar yutkundu endişeyle ve kalemi alıp, deftere “Babam!” yazdı.
“Benim yüzümden mi?” diye yazdı altına Sadık.
“Sayılır”
Sadık bir kez daha dokundu Gülsunar’ın acıyan yüzüne. Dikkat çekmemek için devam etti anlatmaya.
(devam edecek)