Gönül bağları – Bölüm 1

Gülsunar ile Şehnaz aynı mahallenin çocuklarıydı. Azla yetinmeye gelmiş insanların oturduğu bir mahalleydi burası. Her şey kıtı kıtınaydı. Her şey yeterinden az, herkes ederinden ucuza yaşıyordu. Hayatın bedava güzelliklerinin bile farkında değildi yaşayanlar, ellerinde avuçlarında yok olanın, yürekleri ve ruhlarından da eksik olduğunu sanıyorlardı belli ki. Oysa bir gülümseme, kalplerdeki sıcaklık için dünyanın faniliği şart değildi elbette. Hem fakir, hem yoksundular bu yüzden. Parayla satın alınamayan şeylerin farkına varsınlar diye bu mahalleye doldurulmuş, gönül gözleri kör bir grup insandılar. Çocuklar farkındaydı bir şeylerin belki ama onlar da örselendikçe kör oluyorlardı diğerleri gibi. Gözü gönlü tok insanlarız demelerine rağmen, gözü gönlü kördüler daha çok. Zenginliği başkalarında görüyorlardı ve ona ulaşmanın hayali ile gidip geliyorlardı zaman çizgilerinde. Neredeyse hepsi hesap ettiği varışa ulaşamadan çıkıveriyordu yarıştan. Yaşlanmak bile zenginlikti bu mahallede, yaş alacak kadar sağlıklı yaşayan, yaşlılığında sağlıksız oluyordu bu sefer.

Körlerle dolu mahallenin henüz gözleri ışıldayan iki çocuğuydu işte Gülsunar ile Şehnaz. Bahçesiz evlerinin önünde, sokakta oynuyorlardı beraber. İlk okullarına beraber gidiyorlardı. Komşu mahalle ile sınırdaydı okulları, iki zıt mahallenin çocuklarını toplamıştı okulları. Hani şu televizyonlarda zenginler ve fakirler diye işlenen hikayelere denktiler neredeyse. Zengini çok, fakiri az okulun iki mahalleye açılan iki ayrı kapısı vardı. Birisine taşlı tozlu yollardan yürüyerek, diğerine asfalt kaplı yollardan tekerlek üzerinde ulaşılıyordu. Fakir mahallenin az okuyanı olduğundan, zengin mahallenin ortağı edilmişti bu ilk okulda. Oysa o yaşlarda çocukların hepsi zengindi. Hepsinin gören gönül gözleri, sevebilen kocaman yürekleri ve en önemlisi de hayal güçleri vardı. Okul bahçesinde oynana oyunlar bedavaydı hepsine, arkadaşlık, kahkahalar da öyle. Bedava gidip gelinmese tozlu topraklı yola açılan bir kapısı da olmazdı elbette okullarının. Fırsatlar eşit gibi görünse de iki mahalle çocukları için, sunulan fırsatın eşitliği, o fırsata ulaşma eşitliği vermiyordu nedense. Hizmeti verenin penceresinden eşit görünen, hizmeti alan açısından farklıydı. Hemen okuldan bir sokak önceki yoldan sanayiye açılan bir kapı daha vardı, ucuz emeğe giden yollar yapılmıştı o mahalleye. Her çocuğun adımları okula varamıyordu bu yüzden. Varsa da her merdiveni çıkamıyordu ne yazık ki. Fırsat eşitti evet, iki kapısı vardı okulun, ulaşabilen eşit fırsata sahipti belki. Belki de değildi. Diğer kapıdan öğretmenler, öğrenciler eşit sunulan fırsatı, kendi lehlerinde kullanmayı tercih ediyorlardı daha çok. Bedava oyunlara bile alınmıyordu çoğu zaman Gülsunar ve Şehnaz ile aynı kapıdan okula varanlar.

Kantinin önünden guruldayan karınları ile geçtikte, yutkunup, hayal güçlerine sarılıyordu iki arkadaş. İki dilim kuru ekmeğe sürülmüş salçaları kantinden kokusu yükselen o güzel tostlardan yediklerini hayal ederek ısırıyor, sonra da “Çok yedik neredeyse patlayacağız!” diye gülüşerek ikna ediyorlardı birbirlerini boğazlarından geçenin hayal ettikleri olduğuna.

Şehnaz’ın kilosu Gülsunar’a göre fazla olduğundan gülüyordu arkadaşları onların söylediklerini duyunca. Zaten kilosu ile dalga geçilmesine alışık olan Şehnaz’da gülse de onlarla içten içe bu gülüşlerin içinde sevgisizlik olduğunu sezdiğinden inciniyordu aslında.

“Bence sen böyle çok güzelsin!” diyordu Gülsunar ona.

“Söylesene karnım sürekli aç ve guruldarken neden kiloluyum acaba ben?”

“Yapın böyle demek ki? Herkes aynı olacak diye bir şey yok öyle değil mi?”

“Senin gibi güzel olmak isterdim ben de!”

“Beni sevdiğin için güzel görüyorsun, sen de senin gibi güzelsin!” derdi Gülsunar ona.

Gülsunar’ın neredeyse bir göz odada altı kardeşi ve anne babası ile yaşıyordu. Annesi evlere temizliğe giden Nimet hanımdı. Nimet hanım yokluğun içinde, varlığa aşık bir kadındı. Gittiği evlerden ona verilen her şeyi ikinci el mağazalarına götürüp, paraya çevirmeye bayılırdı. Oysa çoklukla evdeki yedi çocuğa uygun kıyafet ve eşyalar veriliyordu gittiği yerlerden, zaten verilsin diye de elinden geleni yapıyordu. Daha kapıdan girerken inlemeye, yoksunluklarından ağlamaya başlıyor, ev sahipleri onu boş yollamamayı adet haline getiriyorlardı. Getirdiği eşya ve kıyafetlerden seçmek evdekilere yasaktı.

“Neyinize gerek sizin?” diyordu Nimet hanım her birine, altısı kız biri oğlan doğurduğu halde tahta gibi kuru, kısa boylu bir kadındı. Çocuk doğurdukça eksilmiş gibiydi hali ama çocuklarına kendinden verdiği pek söylenemezdi. Çok çocuğun avantajı işleri yapabilecek yaşa gelmiş olmalarıydı. İki ayağı üzerine dikilene bir sorumluluk verilmişti. En azından hepsi kendinden küçüklerden sorumluydu. Gülsunar üçüncü kızdı evde. Ortalarda olmanın avantajları vardı. Şehnaz’ın ise dört ağabeyi vardı, durmadan hırpalanıyordu o yüzden.

“Belki o yüzden sen kilolusun!” diyordu Gülsunar bazen, “Kendine bir savunma duvarı örmek istiyorsun!”

“Zayıf olsam daha mı çok acır sence?” diyordu Şehnaz merakla.

“Annem vurdukça benim kemiklerim baya acıyor!”

Nimet hanım kara kuru ve ufak olsa da yedi çocuğunu da dayaktan geçirme konusunda oldukça iyiydi. Temizlik yapmaktan güçlenen kol kasları vurduğu yerde acı veriyordu. Kemikli ellerinin hızla vurduğu yerlerde izi kalıyordu bu yüzden. Kızların gerekmedikçe dışarı çıkmaları, başlarını yerden kaldırarak dolaşmaları, herhangi biriyle göz teması kurmaları, ağızlarını açmaları, verilen işi yapmamaları, çıktılar mı dakika geç kalmaları suçtu. Hele biri ağzını açıp kızlar hakkında bir laf ettiyse, dayak faslı da ona göre artardı. Altı kızın böyle bir mahallede adlarının geçmemesi de zordu. Herkes elindekinden memnun olmadığından başkalarının elindekine evindekine bakardı. Kendiyle yüzleşemeyenlerin yaptıklarıydı bu, kendine bakıp mutsuz olacağına başkasına bakıp mutsuzluk saçıyorlardı. Görmek istediklerini görüp, duymak istediklerini duyuyorlardı yine aynı sebepten. kafalarında yazan senaryolara uygun görüntü ve sesler arıyorlardı işin doğrusu. Bir kızın yanından geçen erkeğin rüzgarı ile namusunun kirleneceğine kadar vardırdıkları için senaryoları, baş rol bulmak hiç zor olmuyordu. Kara kuru Nimet hanımın kocası Hayrettin bey ise kurulu dayakçıydı. Arkasından kurulan oyuncaklar gibi, Nimet hanım dövmekten yorulduysa onu kuruyor, çocukların üzerine salıyordu. Bir keresinde Gülsunar saçına renkli tokalar takıp dışarı çıktı diye saçlarını götürüp sıfıra vurdurtmuştu. Güzelim sarı saçlarına taktığı, güzelim pembe tokalarla sürüklemişti erkek berberine. Çim biçme makinasına uğramış çiçeklerin üzerinde kendini unutan pembe kelebekler, köklerinden ayrılan sarı buklelerle düşmüşlerdi berberin fayans zeminine. Gözünü daha onlardan ayıramadan berberin çırağının saç dolu pis süpürgesi çekip almıştı gözlerinin önünden. Şehnaz vermişti o güzel tokaları arkadaşına, Şehnazın annesine getirmişti birileri. Gülsunar arkadaşı kiloları yüzünden giyecek bir şey bulamıyor diye annesinin eve getirdiği kıyafetlerin içinden çalardı bazen. O giyse annesi anlardı ama Şehnaz giyince anlamaz diye ona uygun olanları çekip alırdı içinden gizlice. Tek göz evin içinde onca göze rağmen arkadaşı için kendini riske atıp yapardı bunu. Okul çantasının içine tıkıp ertesi gün mutlulukla verirdi Şehnaz’a. Şehnaz’da kendisi için verilen o güzel pembe kurdeleli tokaları ona getirmişti karşılık olarak. Pahalı ve güzel o tokaları sadece yarım saat saçında taşımanın bedeli olmuştu güzelim saçları. Fakirliği yetmezmiş gibi bir de saçsızlığı alay konusu olmuştu ertesi gün okulda. Öğretmenler bile sormuştu şaşkınlıkla. Bit bulaştığını sanmıştı çoğu, bir hafta ayrı oturmuştu sınıftan.

Yine de oyuna dalınca unuturlardı bunları, sanki hayat oyunlarındaki kadar eğlenceliydi. Şehnaz ile okulun bahçe duvarlarına yakın yerlerde dolaşır hayallere dalarlardı. Bir topları ya da atlayacak ipleri yoktu belki ama hayalleri vardı onların da. İkisi prenses olurlardı bu hayallerde, kalenin surlarına çıkar, en güzel yiyecekleri yerken , halklarına bakarlardı gülümseyerek.

(devam edecek)

Gönül bağları – Bölüm 1” için bir yanıt

Yorum bırakın