Başından belli – Bölüm 3

“Babam öldü cenazesine gidemedim!” diye anlatıyordu Dilek’e hayatını, “Yıllar sonra anamı görmeye gittim, uzaktan baktım baktım geri geldim!” diyordu devam ediyordu anlatmaya, “Evden ayrıldıktan iki ay sonra annemi aradım, ona yurt dışına gittim dedim, ancak param oldu aramaya. İşçi alıyormuş dediler apar topar geldim. İzin vermezsiniz diye korktum dedim!”

“İnandı mı annen?”

“İnandı ya! Karalar bağlamışlar arkamdan, ağlamış annem çok. Bir evin bir kızıydım ben. Babam bile ağlamış. Benden haber alıp iyi olduğumu öğrenince sevindiler!”

“E dönseydin geri!”

“Bu yoldan öyle dönülmüyor kızım! Eve gitseydim de belayı eve mi çağırsaydım!”

“Ne yaptın peki?”

“Çalışıp zengin olmuşum gibi kazandığım parayı yolladım onlara!”

“İnandılar mı bari?”

“İnandılar! Annem dua etti bana hep!”

“Hiç gel ya da gelelim demedi mi?”

“Demez olur mu be kızım? Ne ağlardı telefonda, ciğerimi dağlardı onun sesi. Baban da çok özledi derdi, sesini duysun diye babama verirdi telefonu. Baba olunca işler değişir sanki her şeyi bilir gibi susar kalırdım. Ben mi gücendirdim de gitti bu kız dermiş telefonu kapatınca. Hangi birini diyeyim. Ne yürek kaldı bende, ne ciğer. Taş gibi kadındım gençliğimde, yaş aldıkça da taşa döndüm yemin ederim”

“Mefaret abla hiç mi dayım gibi biri çıkmadı karşına?”

“Dayın iyi adam mıydı sence Dilek, annen bırakıp gitmese sana bakar mıydı? Mecbur kalmış da almış senin yanına?”

“Annem evet! Babamın arkasına gitmiş, beni bırakıp. Sence iyi annemi miymiş o?”

“İnsan ben yapmam demeyecek bu hayatta! Bunca yaşımda öğrendiğim en önemli şeylerden biri. Ne kadar ben yapmam dediğin şey varsa dönüp yapıyorsun. Ha bu hayat sana öyle değil, böyle diye bir güzel öğretiyor her şeyi! Büyük konuşmanın cezasını da çekiyorsun. Zavallı çok aşıkmış işte. Baban ölünce, kıymış canına. Bildiğimiz bu kadar. Ne yaşadı gerçekte kim bilir?”

“Ne bileyim aşık olunca insan, ondan olan çocuğuna sahip çıkmaz mı abla? Beni bıraktığı şu yere baksana Allahaşkına?”

“İyi de kızım baban yıllarca görmemiş ki anneni, ağabeyim diye gelmiş bırakmış o da. Ne bilsin kapının arkasında ne terane dönüyor!”

“Sorsaymış!”

“Sormamış işte! Olmuşla, ölmüşe çare yok! Sen bu deli ile ne yapacaksın onu düşün şimdi?”

“Şimdilik bana bir zararı yok, benim de gidecek yerim yok zaten!”

“Babanın maaşını alıyor, seni de hizmetçi tuttu kendine yaşıyor valla!”

“Ne yapayım abla? Bir kurtuluş biliyorsan sen söyle?” demişti Dilek laf buraya gelince.

“Var bir yolu da zamanı gelince diyeceğim ben sana!”

Mefaret ablanın dediği gibi Gülizar yıllarca “Babasına bak! Kızına bak!” diye söylendikten sonra bulduğu fırsatı değerlendirmiş, Dilek’e babasının parasından zırnık koklatmadığı gibi, tüm evin işini de onun sırtına yıkmıştı. Dursun beyin parası onun ancak içki sigara parasına yetiyordu. Mahallede türeyen yeni yetme serserilerden biri de sürekli aklına giriyordu son günlerde. Güya çok güzel kadındı Gülizar, geceleri yalnız uyumasınlardı. Onlar onu korur kollarsa, o da onları korur kollardı.

Genç bir adam tarafından güzel şeyler duymak hoşuna gitse de, aptal değildi Gülizar, çok geçmişti bu yollardan. Adamın gözünün onda değil Dilek’te olduğunu biliyordu. Kızı dışarıda gören olmadığı için evden hiç çıkmadığını sanıyorlardı. Gülizar’ın parasını yiyip, gönlünü Dilek’le hoş edecek, aklı sıra bu berbat mahalleye karşı da onları koruyacaktı. Sıkılınca kızı satmaya başlayacağı kesindi zaten. Artık bunun ne kadar iti varsa peşinde tek tek girip çıkacaklardı eve. Dilek’i koruyası var mıydı emin değildi de, rakip görüyordu kendine. Kıskanıyordu gençliğini, tazeliğini. Söndürmek istemiyordu yine de. Kızın çalışıp ona bakması lazımdı.

“Bunun bir sıkımlık canı var aslında!” diyordu Mefaret abla bazen, “Alsak canını, ev de sana kalır, maaş da!”

“Yok abla, daha neler?” diyordu Dilek Gülizar’ın da dayısının canına kıydığından habersiz.

Mefaret hanımın rahatsızlığı da hızla ilerliyordu aslında, farkındaydı ama zaten para kazanacak başka iş bilmiyordu. Sermayesi de artık rağbet görmüyordu. Sokaklara düşmektense hastalıktan ölüp gitmek daha çok işine geliyordu. Bile isteye girmemişti bu yola ama bile isteye çıkacaktı inşallah bu yolla.

“Hamama gittim kırk tas su dökündüm!” diye anlatıp kıkırdıyordu Dilek’e, “Sular, böyle vadiden akar gibi her kırışığıma dolup dolup aktı gitti! Aklanıyor muyum, paklanıyor muyum bilemedim ama yaptım işte!”

“Senin kalbin güzel ablacığım, Allah yukarıda kimin temiz, kimin kirli olduğunu biliyor sen merak etme!”

“Işıkta kaybolanlardan olmadık çok şükür, işimiz bu olsa da inancımızı da koruduk. Işıkta kaybolanların kara dillerine maruz kaldık işte biliyorsun. Apartman sizi de bizi de sürmek istiyor buralardan. Karanlığı aydınlatamadık ya ben en çok ona yanıyorum!”

“Abla vallahi sen bu yollara düşmesen kesin şair falan olurmuşsun!”

Mefaret hanımın hastalığı ilerlerken, aslında kendini iyice içkiye veren Gülizar’ın da hali pek iyiye gitmiyordu. Dilek Gülizar’a bir düşmanlık beslemiyordu. Kendine zararı vardı o kadının. Tamam sevgi dolu bir yuva vermemişlerdi dayısı ile ona. Bir düzenin içine getirilmişti Dilek, onlar Dilek için bir düzen kurup onu almamışlardı. Aç bırakmışlığı, sopası yoktu. Bildiği kadar bakmıştı Dilek’e, bildiği gibi yaşamış, bilmediğini de öğrenmeye çabalamamıştı.

“Yok vicdansız değil aslında!” diyordu Mefaret hanım da, “Yani çok değil en azından!”

Bu arada Dilek Mefaret hanımın da gazı ile ortaokulu dışarıdan bitirmek için başvuruda bulunmuştu. Gülizar akşam olmadan sızdığı için onu az görüyordu artık. Erken çıktığında uyuyor, akşam geldiğinde sızmış oluyordu. O da hemen Mefaret ablasına geçiyor, orada yiyip, içip, sohbet ediyorlar, sonra da eve dönüp ders çalışmaya başlıyordu.

“Bir adam gelirdi bana, annesi üniversite sınavına girmiş, altmış yaşında kazanmış okuyordu!” diye anlatıyordu Dilek’e. “Sen de okullarını bitir, gir sınavlara kaç yaşında olursan ol! Bu bela sonsuza kadar başında durmayacak. Gülizar’ın öldüğü duyulunca evde saklanamazsın bu mahallede, gece gündüz kapını kırar gireler içeri vallahi. İyi kötü başında bekçiyken, ilerleyebildiğin kadar ilerle!” diyordu. Hatta kızın parası gitmesin diye kendi alıp geliyordu kitabı defteri ona. Dışarıdan prim yatıra yatıra emekli olmuştu. Çok şükür bir boğazını geçindiriyordu. Annesi öleli de beş yıl olduğundan kendinden başkası kimsesi yoktu artık. Ancak cenazeye gidebilmişti ama yine de tanıyan çıkar diye ben kızıyım diyememişti. Gençlik yıllarında peşinde dolaşan zengin adamlardan birine dört beş yıl kapatmalık etmiş, adamın verdiği harçlığı, ziyneti saklayıp sonunda annesine bir ev almıştı. Kadıncağız kızının geliri nereden bilemediği için gurbette çalışıp kazandığı ile alıyor sandığından sevincinden ağlamıştı günlerce.

“Nasıl aldığımı bilse zaten acından ölse bakmazdı yüzüme!” diyordu Mefaret abla, “Çok şükür ki hiç öğrenemeden gittiler! Konu, komşuya öyle bir anlatıyordu ki beni, herkes benim gibi hayırlı bir evlat için çıkmıştı duaya!” diye de kahkaha atıyordu en sonunda. Annesinin saatlerce anlattıkları ile avunmuştu yıllarca, kendinin gerçekten annesinin sandığı kişi olduğuna inandırmaya çalışmıştı uzun süre. Anası, babasıyla onların sandığı evlat olarak yaşamayı çok özlerdi bilmese de. Dilek’te birbirine aşık anne ve babasıyla büyümüş olmayı hayal ederdi başını yastığa koyunca.

(devam edecek)

Yorum bırakın