Başından belli – Bölüm 2

Gülizar ile yaşadığı hayal kırıklığını ve anne-babasının kız kardeşini ret edişleri, sevgiye zerre değer vermeyip, kendilerince doğru bildiklerinin peşinden koşup, bunu değer gibi başlarına kakmalarından yorulan Dursun bey pavyonda tanıştığı Gülizar ismindeki kadına evlenme teklif etti pat diye. Kadın Dursun beyden üç yaştan büyüktü, bir gün çalışamayacağını zaten biliyorken Dursun bey gibi bir pehlivanı bulunca hayır demedi ve düşünmeden oturdular nikah masasına. İkinci kez kapı yüzüne kapatılan da Dursun bey oldu böylece. Yıllarca içkiye vurdu kendini, Gülizar’ı çekti pavyondan ama ona kocalık da etmedi. Ona Gülizar demeye dönmüyordu dili Güllü’ye çevirdi. Kadının önceki aşkından haberi olmadığı için ses etmedi. Elini sürmeyen bir erkekle yaşamın tadını çıkardı bir süre. Sonra gözü dışarı kaydı. Her gece içiyorlardı beraber. Hiç konuşmuyordu Dursun bey, Gülizar anlatıyor da anlatıyordu.

Bir gün kapıları çalındı, Gülizar açtı kapıyı, kucağında bir bebekle duran genç kadını görünce tepesi attı düşünmeden. Sibel hanımdı gelen. Kucağında kızı Dilek ile gelmişti. O çok sevdiği kaçtığı adam ölüvermişti birden.

“Kemal’siz yaşayamam ben ağabey!” dedi ağlayarak, akşamdan kalmış Dursun beyin kafası öyle yerinde değildi ki, anlayamadı kız kardeşi ne anlatıyor, ağladı, sızlandı Sibel. Yer hazırlattı Gülizar’a, sabahına baktılar Sibel ortada yok. Küçücük bir bebekle kaldılar öyle.

“Kim lan bu!” dedi sabah her şeyi unutmuş vaziyette. Olanları hatırlayınca paniğe kapıldı. Kız kardeşi çekip gitmişti öylece.

“Al başına belayı!” dedi Gülizar, “Şimdi bir de buna mı bakacağız!”

“Sus be kadın!” dedi Dursun ağlamaklı, “Adı neydi bunun?”

“Dilek dedi kardeşin!”

“Nereye gitti söylemedi mi?”

“Ne bileyim lan ben, içiyorduk ya! Çekmiş gitmiş insafsız! El kadar bebek koyulur mu iki sarhoşun eline!”

Gülizar, hayallerindeki Gülizar’dan trilyonlarca kilometre uzakta güldü durdu hallerine, “Ne yapacağız ya biz bunu? Satalım para eder belki?” deyince yedi okkalı bir tokadı yüzünün ortasına.

Ondan sonra anladı Dilek hakkında şaka kaldırmıyordu bu ev.

“Bakacaksın bu kıza!” dedi Dursun bey, “İçme artık, annelik öğren!”

Böylece iki aşığın kızı Dilek, hayatı tadamamış ayyaş dayısı Dursun ve kıdemli hayat kadını Gülizar ile buldu kendini. Hatırlayacak yaşta değildi anne ve babasını o yüzden Dursun bey baştan ona anlatmadı gerçekleri. Ona kalsa hiç anlatmazdı ama Gülizar’ın zehirli dili durmadı tabi. İçkiyi bırakmadığı gibi kız için kendini toplayıp iş peşince koşan Dursun beye aldırmadan erkekleri aldı içeri bir bir. Bir odaya kilitledi onu üç yaşına kadar. Adamlar gelince açtı kapıyı. Çocuk halinde bir şey anlamayan Dilek babası sandığı dayısına odaya kilitlendiğini anlatmaya başlayınca uyandı Dursun bey.

“Süt parası!” dedi gülerek Gülizar.

“Allah belanı versin!” diyerek bir güzel dövdü Dursun bey onu. Üç gün yatacak kadar hastanelik olunca biraz toparlandı Gülizar’da altı ay sürdü toparlanması. Kızı kandırıp odaya kapatmaya başladı. Bebek, oyuncak, çikolata istedi gelen adamlardan, açtı televizyonu attı kızı odaya. Oyalanmadan yolladı adamları da. Dilek odaya kilitlenmeyecek yaşa geldiğinde Dursun bey de bir haller başladı. Kasları eriyormuş dedi doktorlar.

“Dağ gibi adam eridi ya!” dediler hep arkasından. Sonunda elden ayaktan çekilince Gülizar’ı durduracak bir şey kalmadı. Bir oda işledi durdu yıllarca, evde felçli bir adam, bir de kız çocuğu. Dilek’e göz koymasınlar diye göz yumdu Dursun bey odaya onunla kilitlenmeye, karın tokluğuna kilitlendiler yıllarca. Dilek orta ikiye kadar gitti okula, “Okula gerek yok!” dedi Gülizar yollamadı kızı. İyice yaşlanmış, erkek de bulamaz olmuştu zaten. Dursun beyin kasları eriyordu ama aklı eriyordu daha. Dilek genç kız olana kadar korudu yeğenini, Gülizar’dan. Mahalleden isteyeni çıkıyordu ama verdirmiyordu. Dilek dayısını dinliyordu zaten. Biliyordu artık onun babası olmadığını. Kızı kendi gibi yapamayacağını anlayınca, bulaşığa, çamaşıra yollamaya başladı Gülizar.

“Ne yiyeceğiz ya?” diyordu, “Yıllarca benim etimden, sütümden faydalandınız, sıra bende bakacaksınız!”

Eve gelip, giden erkekler kesilince en azından içki faslı kalmıştı geriye. Dilek on altı yaşına geldiğinde karşı dairelerine taşınan bir Mefaret abla vardı. Kadın Gülizar gibi emekli olmuştu o işlerden ama tek tük müşterisi geliyordu yine de eve. Aşağı yukarı ikisi aynı yaştaydılar Gülizar’la. Kırk beş ya var ya yok.

“Tazeler gelince bize bakan olmuyor” demişti Dilek’e, “Bu iş insanı yıpratıyor, bak ağzımda dişim kalmadı bu yaşta, hepsi protez vallahi!” diye gülüyordu ağzındaki dişleri gösterip. Dayısı elden ayaktan düşünce apartmanın istemediği Mefaret abla sahip çıkmıştı Dilek’e.

“Bak kızım bu Gülizar ile biz aynı yolun yolcusuyuz. Bu yolda da var iyisi kötüsü, kimi kendiliğinden, kimi benim gibi arkadaş kazığından girer bu yola ama girdin mi çıkamazsın. Adamı bir bağlarlar ayağından bacağından, çıkayım dedikçe bataklığa girmiş gibi dibe inersin. Bu salak Gülizar bulmuş dayın gibi bir yiğit, alamamış kendini bu dünyadan, ah ben bulaydım böyle birini, şimdi torun torba yapmıştım ama nerede?”

Mefaret hanım kandırılmıştı arkadaşları tarafından, seni beğenen var deyip kandırmışlar, bir adamın koynuna zorla sokup fotoğraflarını çekmişlerdi. Ailesinden utandığı için başta geri dönememiş, sonra da elini verip kolunu kurtaramamıştı.

“Daha ilkinde akıl edip döneydim baba evine, dayağımı yer belki canımdan olurdum ama bir gün olurdu ölmek, ben her gün öldüm kızım bu hayatta!” derdi Dilek’e. Mahallenin itini kopuğunu da bildiği için sıkı sıkı tembihlerdi kızı. Başında bir kasket üzerinde işçi tulumu ile çıkardı Dilek evden. Önden arkadan kıza benzer yanı kalmazdı. Gülizar’ın kırıklarından sanırlardı onu çoğu zaman.

Mefaret abla Gülizar’la da konuşurdu ama “Çok biliyorsan al ikisini de sana vereyim bana yük oluyorlar!” derdi arsız arsız, Mefaret ablanın evine giren çıkan yok diye onu kıskandığını anlatırdı sağa sola. Dursun beyin hali iyice ağırlaşınca Dilek’i de baktırmadı adama, ben bakıyorum diye kızı yolladı her gün, sonunda her yanında yaralar çıkınca da yastığı bastığı gibi boğdu adamı.

“O rüyalarındaki Gülizar’a selam söyle benden!” dedi Dursun bey son nefesini verirken. Anlatmasa da anlamıştı o Gülizar’ın kendisi olmadığını. Adam rüyalarında bile öyle bir söylüyordu ki kadının adını, daha kimseden öyle tonlama duymamıştı Gülizar. O zaman anlamıştı sadece adı içindi tüm bu kurtarış. Adı batasıca öbür Gülizar’ın adını anmak için almıştı nikahına, adı batasıcayı sevdiği gibi sevememiş, karım deyip elini sürmediği gibi sefasını da sürmemişti.

“Durdu kaldı adı gibi!” diye gülerdi arkasından. Öldü gitti Dursun bey bir yastığın pamuğuna dayanıp. Kimse sormadı bu adam niye öldü diye, hastaydı öldü işte!

Dilek üzüldü bir tek arkasından. Gülizar hiç üzülmedi. Üzülecek olsa adamın nefesini kesmezdi zaten. Dursun beyin emekli maaşı vardı. O maaş karısı olduğundan Gülizar’a bağlandı. Zaten o alıyordu ama kendinin olunca sevindi.

“Kesmişler hayvanlar, kötü kadınız ya ondan!” demişti gelince.

“Ne kötü kadını ya!” demişti Mefaret abla, “Öyle olur kocan ölünce!”

“Kocam ha kocam! Kaç kocam var benim sen biliyor musun, birinden maaş bağlamadılar bana!”

Dursun bey ölünce, bu deli kadınla aynı evde yaşamak zorunda kalan Dilek’e “Gel benimle kal!” dedi Mefaret abla. Hastaydı aslında o da ama söylemiyordu Dilek’e.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Başından belli – Bölüm 2” için bir yanıt

Yorum bırakın