Dileklerin oturduğu dört katlı apartman İstanbulluların yolunun düşmediği bir semtteydi. Öylesine yamanmış bir his veriyordu ki insana, sanki şehrin bütün kötülüğü bu semtin sokaklarına itilmiş gibiydi. İstenmeyenler, yer edinemeyenler, kaybolmuşlar veya hiç var olamamışlar ile doluydu her binanın içi. Sokaklarda yaşayan hayvanlar bile onlar gibiydi. Kör bir köpek vardı bakkalın önünde yatan. Nerede olduğundan habersiz gibi duran kediler, çöplüğe ihtiyaç duymadan sokaklara atılmış onca şeyin içinde gezinip duruyorlardı. Kuyruklarını kesen bir deli dadanmıştı yakınlarda. Hayvan seven pek çıkmasa da zavallılara acıyan bir kaç kişi kollamaya başlamıştı haini, yakalayınca parmaklarını kesmeyi planlıyorlardı. Asmayan, kesmeyen, satmayan, satılmayan pek yok gibiydi buralarda. Yine de satılmayanlar, satılanların namus bekçisi olmaya adaydı her yerdeki gibi. Kendi şerefini, kimliğini, saflığını beş paraya sattığına bakmayıp, iki bacağını para karşılığı ayırıyor ya da hemcinsleri ile oluyor diye namus bekçisi kesiliyorlardı. Ellerini kana buladıklarına, ağızları ve zihinleri lağım gibi kokarken, yatak odalarında olan bitenin peşinde kadın ve erkekler, çoğu zaman o yataklara bedava girebilmek için yandan yandan yanaşıveriyorlardı kapı aralığında, sokak tenhalığında. Kimin eli, kimin neresinde belli olmasa da yaşanılacak başka yeri olmayanlar için iyisi ve kötüsü ile bir mahalleydi burası. Ne sabahı sabah, ne akşamı akşam ama ev diye dönülen bir mahalle.
Dilek’in annesi sevdiği adama kaçınca ailesi onu ret etmişti kolayca. Bu mahalleden değillerdi ikisi de, güzelim bir yer olmasa da, buralara beş basacak kadar iyi bir yerdeydi evleri. Sevmişti Sibel hanım kocasını. İyi bir adamdı üstelik o da. Ne serseri, ne it, ne kopuktu. Efendi bir adamdı, işi vardı, evi vardı. Niyeyse istememişti Sibel hanımın babası. Onun aklındaki kişi başkaydı. Kemal bey efendi gibi ailesini alıp gelmiş, sevdiği kızı istetmişti ama evden eli boş çıkınca kaçırmaktan başka çaresi de kalmamıştı. Kaçırmak deyince, öyle bohçasını toplayıp, camdan kaçan bir kız gibi kaçmamıştı Sibel hanım. Babası evde yokken valizini toplamış, annesinin onayını ve helalini almak için elini öpmüş, yüzünün ortasına yediği okkalı tokadı da sineye çekip, çıkmıştı kapıdan. Kemal bey aşağıda onu beklerken annesi başlarından aşağı bir kova suyu boca edip, mahalleye bağırarak bela okumuştu arkalarından. Sibel hanımın ağabeyi Dursun bey askerden dönünce peşlerine düşmüş, kız kardeşini mutlu, düzgün bir adamla evli bulunca da bir şey edemeden geri dönmüştü. Evden kaçılacak gibi bir adamdı evlendiği neticede. Efendi gibi gidip evlenmişler, yuvalarını kurmuşlardı. Dursun bey anne ve babası gibi değildi ama askerden gelip ailesi tarafından bilenince, almış gazı yürümüştü üstlerine. Kemal bey ile iki çift laf edip, ikisinin gözlerindeki sevgiyi görünce dayanamamıştı.
“Varın gidin ne yaşarsanız yaşayın, Sibel eve gelmesin yeter!” deyip çıkıp gitmişti sonra. Yıllar boyu da soranlara “Benim Sibel diye bir kardeşim yok!” demiş, arayıp, sormamıştı. İki kere aşık olmuştu Dursun bey de, biri askerden önce ilk aşkı Zuhal’di, o da mahalleden çok güzel bir kızdı. Askere gitmeden ona açılmak istemiş ama en yakın arkadaşı ondan önce davranınca ikisine de küs çekip gitmişti. O yüzden kıyamamıştı belki kız kardeşine, önce Zuhal gibi ona ihanet ettiğini düşünüp gelmiş, sonra da sevdiğine kavuşmuş görünce içi sızlamıştı. Zuhal’i bile affetmişti hatta içinde ama arkadaşını değil.
Sonra annesi onu bir kızla evlendirmek isteyince karşı koymamıştı. Kız Dursun beyle ailesinin zoru ile evlenecekti. Dursun bey daha önce ihanete uğradığı için bir akşam üzeri kızın yolunu kesip, kolundan çekmiş, “Bana bak sevdiğin mi var, gözün arkada benim koynuma gelme sakın!” demişti tehdit eder gibi. Kız neye uğradığını şaşırıp, korkunca da kolunu çok sıkıp savurduğunu anlayıp salmıştı gitsin diye. Akşamına kızın babası gelip, oğullarının kızına namussuz dediğini söyleyince kızılca kıyamet koptu mahallede. Kız Dursun beyin ne demek istediğini anlamadığı için, eve gidip bambaşka bir şey anlatmıştı ailesine. Annesinin aile ile arası bozuldu haliyle, kızla da bir daha görüşmediler. Annesi yılmayıp kızlar buldu durdu ama o hiç birini istemedi artık. Sonra bir gün bir arkadaşı ile karşılaştılar yolda. Arkadaşından çok karısına takıldı gözü. Kadın değil de sanki gökten inmiş bir melekti. Öyle elalemin karısına kızına göz koyacak bir adam değilse de o günden sonra bir türlü aklından çıkaramadı kadını. Gülizar’dı kadının adı. Yattı Gülizar, kalktı Gülizar. Sonunda bir gün dayanamadı arkadaşının oturduğu sokağa gitti kadını beklemeye başladı. Aylarca onun girişini çıkışını izledi. “Kara sevda oldum” diyordu kendine, bunun başka açıklaması yoktu. En yakın arkadaşı sevdiği kızla evlenince deliren adam şimdi uzaktan da olsa bir arkadaşının karısına göz koymuştu. Kadını gözetliyordu ama bir şey yaptığı yoktu, ne arkadaşının, ne karsının haberi yoktu onun hallerinden, hallenmelerinden. Sonunda gözetlerken bir gün arkadaşının başka bir kadınla arabadan indiğini gördü. Hani bacısı diyecekti ama kadını öyle bir tutuyordu belinden, neredeyse çekip yutacak gibiydi. Güle oynaya girdiler eve. Aklı almadı, bekledi. Bir iki saat sonra arkadaşı aynı kadınla bindi arabaya. Edemedi bu sefer onları takip etti. Kadının oturduğu yeri de öğrenince, arkadaşının aslında sık sık kadını ziyaret ettiğini fark etti. Karısının olmadığı zamanlar da kadını ne cesaretse artık eve getiriyordu.
“Oğlum Dursun! Sen elalamin karısına göz koyunca suç olmuyor da!” diyordu kendine ama içten içe Gülizar’a ulaşmak için bir umut olduğunu hissediyordu. Düşündü, taşındı adamın zaten bir metresi varken, bu evliliğin saygı gösterilecek bir yanı olmadığına kanaat getirdi. Kadına saldıracak değildi, gidip konuşacak, gönlünü ederse kaçıracaktı.
Gülizar her salı, yakında oturan annesinin evine yürüyerek gidiyordu. O yürürken rüzgarını içine çeke çeke gitmeye zaten alışmıştı aylardır. Mahalleli fark etmesin diye sokaktan çıkıp, köşeyi dönünce birden karşısına çıktı. Gülizar onu görür görmez hatırlayınca da heyecandan eli ayağına karıştı.
“Be kadın bir kez gördün bu ne hafıza!” diyordu içinden.
İleride bir kafede bir çay içme teklif ediverdi ayak üzeri. Kadın şaşırınca önemli bir şey söyleyeceğini söyledi.
“Kocama bir şey mi oldu?” dedi Gülizar gözleri hüzünlendi birden.
“Olmadı ama konuşalım!” deyince, ikna oldu kafedeki sandalyenin ucuna emanet gibi oturdu o konuşmasını bitirene kadar. O kadar tedirgindi ki dinlerken, Dursun bey kadının az sonra kaçıp gideceğinden korkuyordu artık. Kocasının kendisini aldattığı kısmını dinlerken ağladı biraz. Dursun beyin ilanı aşkını dinlerken yine şok geçiriyordu.
“Biliyorum ben!” dedi gözlerin süzerek. Dursun beyin hiç beklemediği bir durumdu bu, kadın ağlayacak, üzülecek sonra da kurtarıcısı ile kaçmayı kabul edecekti ona göre.
Gülizar kocasına aşıktı düpedüz, adam yılda bir kez metres değiştiriyordu. Karısının bilip sustuğunu anlamasa, onca kadını cesaretle eve getirir miydi zaten.
“Deli misin sen?” dedi Dursun bey hayretle, “Bile bile mi yaşıyorsun bu adamla!”
Cevap vermedi Gülizar, nazikçe gülümsedi, teşekkür etti kalkıp gitti o sandalyenin ucundan. Bir serçe gibi havalandı ve uçtu sanki. Dursun bey bakakaldı öylece.
Bir kere daha çıktı karşısına ama Gülizar’ın korktuğunu görünce, vazgeçti döndü yürüdü. Bir daha da hiç unutmadı onu ama yoluna da çıkmadı.
(devam edecek)