Semiha’nın tüm çocukluğu Akçakale’de geçmişti. Babası İbrahim bey mahallenin bakkalı olduğundan, ağabeyi Mustafa ve mahallenin çocukları ile birlikte bazen bakkalın önünde, bazen annesi Emine hanım kızmasın diye kendi evlerinin önünde oynarlardı. Ailenin ilk çocuğu olan Mustafa biraz safta bir çocuktu. Ortaokuldan sonra okuyamadığı için babası onu bakkal dükkanına yanına almıştı. Semiha ise ağabeyinin tersine akıllı, derslerinde başarılı bir öğrenci olmuştu hep. Lise ikiye giderken İbrahim beyin kalp krizi sonucu ölmesiyle, sarsılan hayatları, Mustafa’nın bakkal dükkanını tek başına idare etmesi ile devam etmişti. Birden bire dükkanın bütün sorumluluğunu alan ağabeyine destek olmak için okuldan çıkış dükkana gider, hem ödevlerini yapar, hem de ağabeyine yardımcı olurdu. Emine hanım kocası öldükten sonra hayatlarını sürdürüp, ayakta kalabilmek için ellerinden geleni yapan çocuklarıyla her zaman gurur duyardı. İki çocuk da, babalarının erken gidişi ile sorumluluk almışlar, hem annelerine, hem dükkanlarına sahip çıkmışlardı.
Semiha liseden sonra hem ailesinden uzak kalmamak, hem de çok sevdiği memleketine faydalı olabilmek için Harran Üniversitesi’ne gitmeye karar verdi. Emine hanım biraz da şartların zorlamasından sonra okumayıp, dükkanın sorumluluğunu alan oğlundan sonra kızının okumasını çok istiyordu. Mustafa zaten pamuk kalpli dünya iyisi bir insandı ama kız kardeşi gibi akıllı değildi maalesef. Bakkal dükkanında birlikte durdukları dönemlerde, ona sürekli dükkanı değil derslerini düşünmesini gerektiğini söyler dururdu. Zamanında okulu bırakıp, bakkalda babası ile durmaya özendiğine çok pişmandı ama zaten devam etmiş olsa da babasının kaybı üzerine yine dükkana girmesi gerekeceğini düşünerek kendini teselli ediyordu. Semiha’da ona bu kadar güvenen ve destekleyen ailesinin yüzünü kara çıkarmamak için derslerine dört elle sarılıyordu. Biliyordu ki rahmetli babacığı sağ olsa o da böyle isterdi.
Üniversite sınavına ilk girişinde istediği bölümü kolaylıkla kazandı. Turizm işletmeciliği okuyacaktı. Esnaflık zaten aileden gelen bir meslekti, bölgenin tarihi ve turizmi de gelişme gösterirken ilerleyen zamanda bakkal dükkanını kapatıp, ağabeyini de dahil edeceği bir iş kurma hayali vardı. Üniversiteye başladıktan sonra da arada dükkana ağabeyinin yanına gidiyor ona yardım etmeye devam ediyordu. Müşteri gelmediği zamanlarda da ikisi oturup ileride yapabilecekleri işlerin hayalini kuruyor, iki kardeş annelerini de rahat ettirecek güzel bir hayat umut ediyorlardı.
Emine hanım Mustafa’nın yaşının geldiğini ve artık evlenmesi gerektiğini söylese de, Mustafa bakkal dükkanının bu haliyle iki aile geçindirmeye yetmeyeceğini bildiğinden şimdilik yanaşmıyordu. Annesi ve kız kardeşinin hayatını garanti altına almadan kendine bir hayat kurmayı hiç düşünmemişti. Babasından devraldığı işi yapmayı seviyordu. Kibarlığı, iyi niyetli oluşu ile de mahallenin sevilen esnaflarından biriydi.
“Hele Semiha’nın eli bir ekmek tutsun, sonra sıra bana gelir!” diyordu annesine gülerek.
Emine hanım, oğlunun bu fedakar ve güzel yürekli sözleri karşısında duygulanıyor, “Keşke babanız da sizi görebilseydi bu halde” diye göz yaşları döküyordu. Emine hanımda yumuşak huylu, temiz kalpli iyi bir insandı. Semiha sık sık böyle iyi bir ailede büyümüş olduğu için Allah’a şükrederdi. Babasının erken gidişi çok acıydı ama yine de onlar birbirlerine tutunarak, yaşamaya ve evlerindeki bağı güçlendirmeye devam etmişlerdi.
İbrahim beyin öldüğü sene, mahalleye sonradan gelen bir kadının dedikodusu herkesin diline yerleşmişti. Kadının bir hayat kadını olduğu ve eve giren çıkanın beli olmadığı konuşuluyordu. Utanmaz kadının bir de kızı vardı üstelik, Allah bilir babasının da kim olduğu belli değildi. Emine hanım komşuların anlattıklarını dinledikçe en çok da evdeki o kızcağıza üzülüyordu. Gencecik on dört, on beş yaşlarında bir kızcağızdı. İnsanların onları hor görmelerine alışmış olacak ki, başı önde evden çıkar, alışverişi yapar, yine başı önde eve geri dönerdi. Komşuların dediğine göre başka bir mahalleden barınamadıkları için buraya gelmişlerdi.
Mustafa, bakkala alışverişe gelen Nurgül ile birçok kez karşılaşmıştı. Öyle ürkek, öyle utangaç bir kızdı ki, neredeyse konuşmaya korkuyordu. Elinde, evde yazıp geldiği bir listeyi uzatıyor, Mustafa poşetleyip, geri verdikten sonra da sessizce parayı sayıp veriyor, bazen hiç bir şey söylemeden, bazen de küçük bir sesle teşekkür edip çıkıp gidiyordu. Annesi pek ortalarda görünmediği için fazla tanıyan yoktu ama her nasılsa mahalleli bir yerlerden bir şeyler duymuş damgayı yapıştırmıştı. Adamlar eve hava karardıktan sonra geliyorlar, evin ışıkları da sabaha kadar yanıyordu.
Taşınmalarının ardından bir kaç hafta sonra Nurgül bakkala geldiğinde, Mustafa onun yüzünde morluklar olduğunu fark etti. Kız zaten hiç konuşmadığı, başını yerden kaldıramadığı için sormaya çekindi ama eve gelince annesine ve kız kardeşine bahsetti. Mahallede olup bitene, dedikoduya çok kulak asmayan Emine hanım zaten kocasının taze acısı yüreğini yaktığından çok üzüldü kızın durumuna.
“Kimse bile isteye kötü yola düşer mi?” dedi iç çekerek, “Söyleyenlerin günahı boynuna ama bu yavrucağız ne yaşıyor o evde kim bilir!”
Bir kaç gün sonra Mustafa dükkanı kapatmış, kepenkleri indirirken, kızı saçı başı dağılmış korku içinde koşarken görünce telaşlandı. Belli ki birinden kaçıyordu. Kız arkasına baka baka koştuğundan yoluna çıkan Mustafa’yı fark etmedi, ona çarpınca sendeleyip durdu. Gözünün bir mosmor olmuş, dudağının kenarından da kan sızıyordu.
“Hayırdır bacım ne oldu?” dedi Mustafa endişeyle, arkasından kovalayan biri var mı diye baktı ama kimseyi göremedi.
“Kaçtım!” dedi Nurgül iki gözü iki çeşme, “Öldürecekti yoksa beni!”
“Kim öldürecekti?”
“Anamın kocası!” dedi kız gözlerini kaçırarak.
“Nereye gidiyorsun peki? Polis çağıralım!”
“Yok!” dedi kız korkuyla “Aman gözünü seveyim polis çağırma, anamı da öldürür bu sefer!”
Mustafa ne yapacağını bilemez şekilde baktı kızın yüzüne, “İyi ya işte polis gelir ananı da seni de kurtarır!”
“Ağabey! Yalvarırım çağırma polisi! Sen bu adamları bilmezsin! Barındırmazlar billahi!” diye yalvarmaya başladı Nurgül
“Tamam, dur sakin ol! Nereye gideceksin sen bu halde, eve gidiyorum ben. Yürü benimle madem, anam baksın şu yaralarına”
Böylece Nurgül ilk kez Emine hanımın evine girmiş oldu o gün, Mustafa’nın pamuk kalbi sayesinde. Emine hanım kızı daha önce görmemişti, oğlunun yanında, darmadağın olmuş, dayak yediği belli ufacık bir kız görünce, gözleri büyüdü.
“Mustafa sen mi yaptın?” dedi korkuyla oğlunu bilmezmiş gibi.
Annesinin sesine odada ders çalışan Semiha’da çıkıp geldi hemen.
“Ana sen ne diyorsun Allah aşkına! Kaçıyordu eve getirdim ben de! Hani şu mahalleye yeni taşınanlar vardı ya!”
Emine hanım kızın yanına gidip okşadı yaşlardan ıslanan yanağını.
“Ne oldu kızım sana böyle?” dedi şefkatle, kız iyice ağlamaya başlayınca da yüreği parçalandı sarıldı sıkıca. Nurgül güvenli, sıcak bir kucak bulunca bıraktı kendini hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Biraz sakinleyip, yüzü gözü temizlenince oturup anlattı her şeyi. Annesini daha on altı yaşındayken, şehirde amele çalışan bir adama vermişlerdi. Adam karım diye götürdüğü kızı şehirde erkeklere pazarlamaya başlayınca dönüp köyüne geri gidememiş, içki sofralarında erkelere meze olmak zorunda kalmıştı. Sonra Nurgül doğunca, yaşadığı hayata da dayanamadığı ve kızını da aynı yola sürükleyeceğini bildiği için kaçmış ama hayatta kalmak için tutunacak bir dal bulamayınca, bu sefer kendi gönlü ile o işe geri dönmek zorunda kalmıştı. Zamanla farklı erkekler yerine bir paralı adamın kapatması gibi yaşamaya başlamış ama bir süre sonra adamlar sıkılınca gittiğinden, yenilerini bulmuştu. Kızını adamlardan uzak tutmak için akşam yemeğinden sonra odasına kilitler, kapının anahtarını da saklardı. Nurgül’ün çocukluğu her akşam odasına kitlenerek geçmişti. Bu adam üç yıldır anasıyla beraberdi. Evli olduğu için sürekli gelemiyordu, kafası bozulunca geliyor, hem annesini hem onu dövüyordu. Giderken de bir sürü para bıraktığı için idare ediyorlardı.
“Vah!” dedi Emine hanım elinde olmadan, “Kızım yoksa sana bir şey yapmaya mı kalktı?”
“Yok!” dedi Nurgül iç çekerek, “Bir kez denedi ama annem ekmek bıçağı ile üzerine yürüyünce geri çekildi!”
“Madem ekmek bıçağı ile korkuyordu da bu adam, ne demeye sizi dövmesine izin verdiniz!” dedi Semiha sinirle.
Nurgül korkuyla baktı yüzüne, “Abla öyle olmuyor, yaşamayan bilmez!” dedi yine iç çekerek.
“Ne oldu ya?” dedi Emine hanım merakla.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.