Doruk kanepenin sırtına düşen başını kaldırıp gözlerini açtığında boynu felaket şekilde ağrıyordu. Ayhan’ın babası gece boyu uyumadığı belli bir şekilde yanında oturuyordu hala. O uyuyunca üzerine çocukların battaniyelerinden birini örtmüştü.
“Uyumuşum” dedi doğrularak, “Karınız nasıl iyi mi?”
“Pek sayılmaz, sabah doğru uyandı o da ama sonra sızdı yeniden”
“Bir ihtiyacınız yoksa ben çocuklar uyanmadan çıkayım. Ofisten bir süre izin alacağım, Derman’ın evine bakıp kontrol edeceğim. Sonra gelirim. Ben de burada olursam siz de biraz dinlenirsiniz”
Adam başını salladı sadece, “Bir şeyler yemeyecek misin?”
“Canım istemiyor, teşekkür ederim” diyerek çıktı Doruk. Eve de uğraması gerekiyordu, üzerini değiştirip, yanına almak için bir de küçük çanta hazırlayacaktı. Sabahın erken saati olmasına rağmen sokaklarda eskisi gibi işe okula gitmek için koşturan kimse yoktu. Okullar tatil edilmişti. İş yerleri de öyle. Herkes evinde veya hastanede korkuyla bekliyordu. Temel ihtiyaçlar için gereken bir kaç mağaza dışında hiç bir dükkan açılmıyordu artık.
Gidip önce ılık bir duş aldı. Ayhan’ın ölümünü düşünüp, bir süre duşta hıçkırdıktan sonra çıktı, tıraş oldu, giyindi, çantasını hazırladı. Her şey yolunda gibi davranmaya çalışıyordu, eğer öyle yapmazsa ayakta kalması mümkün değildi. Ecza dolabından bulduğu ağrı kesici, vitaminleri de ve pasaportunu da çantasına yerleştirdikten sonra kapattı.
Ofise giderken valizi bagaja yerleştirdi. Amirleri ile konuşurken yengesinin vefat ettiğini, ağabeyinin hastanede olduğunu ve sağlık sorunları olan yeğenleri ile onun ilgilenmesi gerektiğini söyledi. Böyle bir durumda izin alınmayacağını biliyordu ama mecburdu. Amirleri biraz mızırdandıktan sonra çocukların başına birini bulmasını tavsiye edip ona on beş günlük izin verdiler ama acil durum oluştuğunda izni iptal edilip, ofise geri çağrılacaktı.
“Tamam” diyerek kabul etti ve hemen odasına geçip, kilitli çekmeceden bilgisayarı çıkardı. Yanıt gelmişti. Üç gün sonra onu sınırdan alacaklardı. Sınır kapısından çıkmayacaklardı. Sözleşilen yere gittiğinde onu bir kamyonet bekleyecek, sınırdan geçirecek, havaalanına götürecekti. Çocuklar için pasaport hazırlanıp ona teslim edilecekti, onun çocukları gibi kayıt edilmesi gerekiyordu. Yurt dışına çıkma nedeni olarak çocukların sağlık sorunları gösterilecekti. Sağlık raporlarını yanına alması gerekiyordu. Tedavi görecekleri hastaneyle yapılmış gibi gösterilen bir yazışma da pasaportlarla ona verilecekti.
“Üç gün” dedi kendi kendine. Ofisten alacağı diğer özel eşyalarını toparladı, bilgisayar çantasının içine hepsini koyup ayrıldı. Her şeyi üç günde halletmesi gerekiyordu ve bu üç günün sonunda ağabeyini bu şehri, diğer tanıdığı herkesi bir daha görmemek üzere bırakmış olacaktı.
Hiç vakit kaybetmeden Derman’ın evine gitti, çocukların bütün sağlık kayıtları dosyalarla oradaydı. Bir zamanlar mutluluk dolu olan ev sessiz ve havasızdı. Önce kayıtları aldı, bilgisayarı açıp, ağabeyinin kimlik numarası ile sisteme giriş yaptı ve oradan da bir kaç rapor daha yazdırıp onları da dosyaya ekledi. Depoya inip, kalan tankların arabaya sığacak kadarını yükledi. Çadırı yanında götüremezdi ama tankları orada sürekli dolu tutabilirdi. Zaten önce bir sağlık merkezine gideceklerinden geceleri nasıl halledeceğini düşünmek zoruna değildi. Ona gelen cevapta her şey ayrıntılı olarak belirtilmişti. Çocuklara da yedek kıyafetlerden oluşan küçük bir çanta hazırlayıp arabaya yükledi. Artık istese de arabaya koyacak yer kalmamıştı. Derman’ın söylediği gibi tüm tesisatı kapattı. Kalan tanklar gerekli koşullarda saklanamayacakları için yakında kullanılmaz hale gelecekti. Bahçeyi dolaştı, arkaya geçip kümesi kontrol etti. Tüm hayvanlar ölmüştü, kimi zehirden, kimi açlıktan.
“Bu nasıl bir dünya!” dedi kendi kendine.
Mesleğinden, bildiklerinden, her şeyden nefret ediyordu. Babasından da nefret ediyordu. Bir kez daha kendini kontrol edemediği için olduğu yere çöküp hıçkırarak ağlamaya başladı. Üniversite bursunu ona babası ayarlamıştı. Çok geniş bir çevresi vardı. Görünüşte bir devlet memuruydu ama Doruk sonradan onun bulaştığı işleri teker teker öğrenmişti. Annesine, ağabeyine hiç söyleyemediği bir sürü sırla yaşamıştı yıllarca. Bursun karşılıksız olmadığını babası başta söylememişti. Neden Derman’ı değil de onu bu işe bulaştırdığını hiç anlayamamıştı yıllarca. Ama şimdi biliyordu ki Derman bunu asla kabul etmezdi hem de asla. Ona tutup asıl hainin babası olduğunu söyleyebilse kim bilir neler hissederdi. İşin boyutunu başta anlayamamıştı, mezun olup babası ve dostları sayesinde birden bire savunma sanayinde işe girmişti. Hem de onunla mezun olan arkadaşları henüz iş ararlarken. Kısa sürede önemli ve gizli görevlerde çalışmıştı. Başlarda babası onunla sadece iş konusunda sohbet ediyor sanıyordu.
Sonra bir gün ona yapması gereken ama hiç de meşru olmayan bir kaç işten bahsedince, neyin içine sürüklendiğini anladı. Hiç bir yere kendi başarısıyla gelmemişti, gizli bir el ona burs vermiş, devletin içinde önemli görevler almasını sağlamıştı.
“Eğer” demişti babası, “Bunları yapmazsan, annen ağabeyin sen ve ben vatan hainliğinden yargılanırız!”
Derman o sıralar Ayhan ile yeni tanışmış evlilik hazırlıkları yapıyordu. Annesinin zaten hiç bir şeyden haberi yoktu. Babasına öyle bir bağırmıştı ki şimdi bile aynı öfke göğsünü yakıyordu. İnsan kendi çocuğunu bile isteye böyle bir tuzağa sürükler miydi? Evlenmemişti hiç bu yüzden, bu belaya kendinden başka kimseyi bulaştırmak istememişti babası gibi.
“Seni hiç ama hiç affetmeyeceğim” diye bağırdı boş bahçede. Sonra kalkıp üzerini başını silkeledi, yüzünü gözünü sildi ve arabaya döndü.
“Ne olursa olsun, yeğenlerimi kurtaracak bu iş!” dedi kendi kendine yola çıkarken.
Eve uğramadan önce hastaneye gitti. Odaya girdiğinde Derman yatağın içinde oturmuş, gözleri kıpkırmızı ağlıyordu.
“Sen biliyordun değil mi?” dedi hıçkırarak, “Biliyordun ve bana söylemedin. Hainliğini her konuda sürdürüyorsun ve ben çocuklarımı sana emanet etmek zorundayım!”
Ayhan’ı öğrendiği ortadaydı.
“Gece öğrendim” dedi yumuşak bir sesle ve ağabeyine sarılmak için yanına gitti. Derman onu dirseği ile öyle bir itti ki düşecekti az kalsın.
“Benden çok fazla şey bekliyorsun” dedi Doruk inler gibi, “Elimden geleni yapıyorum, yeğenlerim için verdiğim sözü tutacağım! Böyle olmasını ister miydim sanıyorsun. Sana dün gece geldiğimde söylesem ne değişecekti. O gitmişti zaten, öğrenmemiş olmanı dilerdim ama bütün hastaneyi susturmam mümkün değil!”
“Evdekilere söyledin mi?”
“Hayır!”
“Söyleme kaldıramazlar! Çocuklara hiç söyleme!”
“Gördün mü sen saklayınca suç değil!”
“Kapa çeneni!” dedi Derman ve yeniden ağlamaya başladı, “Ölmeyeceksiniz demiştin” dedi hıçkırarak, “Şimdi sıra bana geldi! Ona bir veda bile edemedim. Bir cenaze bile yapamayacağım! Doktorlar belediyenin her şeyi halledeceğini söyledi. “
“Ben ilgilenirim” dedi Doruk çaresizce.
Uzun bir sessizlik oldu, ikisi de ağlıyordu artık.
“Üç gün sonra” diyebildi Doruk, bunu söylemek zorundaydı, “Üç gün sonra gidiyoruz!”
“Gidin, bir an önce bu ölüm şehrinden gidin!”
“Böyle ayrılamayız” dedi Doruk artık gerçekten kontrolsüzce ağlıyordu, “Ne olur beni öfke içinde gönderme, hayatım boyu bu anılarla yaşamama izin verme ne olur?”
Derman çaresizce hıçkıran kardeşine baktı, “Bizim öldüğümüzü çocuklara hiç söyleme” dedi, “Uzun bir süre belki, gerekmezse hiç söyleme. Zaten bizi unutacaklar, daha çok küçükler”
“Onları benim üzerime geçirmişler pasaportlarında, babaları ben gözükeceğim.”
“Tamam öyle bilsinler, anneleri için de bir şeyler bulursun, gitmeden onları son bir kez görmek istiyorum”
“Getireceğim ama onlar geldiğinde daha iyi gözükmek zorundasın.”
“Umarım siz gidene kadar hayatta kalırım”
Doruk cevap veremedi, yeniden ağabeyinin yanına gitti. Derman bu sefer onu uzaklaştırmadı. Birbirlerine sıkıca sarıldılar.
“Seni çok seviyorum her zaman da çok seveceğim, küçük kardeşim, çocuklarıma çok iyi bak!” diye döküldü Derman’ın ağzından.
“Ben de” derken, ağabeyinin kokusunu içine çekti Doruk, biliyordu ki çocuklarla gelince böyle vedalaşamayacaklardı ve bu onların vedasıydı.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.