Özlem düzlüğe çıkmış, aileler barışmış, Sibel’de nihayet evini yaşanacak şekilde kurmuştu. Mustafa, Erdem ile karşılaşmadan sonra bir daha ortada gözükmemişti. Artık taşındığına göre de evin önünde gezip tozsa da onu bulamazdı. Arkadaşını görmeye gidip gelecekti elbette ama hazır şimdi ailesi de yanındayken biraz onları da kendi hallerine bırakmak en iyisi olacaktı belki. Yine uzun süre yaptıkları gibi görüntülü konuşmaya devam edebilirlerdi. Zaten bebek çok küçüktü, dünyaya gelene kadar da epeyce mücadele vermişti, gelenden gidenden kapacağı mikroplardan korunup, hayata sıkı sıkı tutunması için biraz zamana ihtiyacı vardı. Azıcık ele gelsin toparlansın, öpe koklaya sevmeye zaten gidebilirdi.
Özlem’in çevresi pek de Sibel gibi düşünmediğinden, anne, baba da yanlarına gelince, ziyaretlere başladı. Hem bebek görmek istiyorlar, hem aileye hoş geldiniz demek istiyorlardı. Herkes Özlem’in üzerine titrediği için onun da bebekten başka şeyle ilgilenmesine izin verilmiyordu ama gelenle gidenle oturmak zorunda kalıyordu elbette. Erdem en az Kerem kadar iyi bir babaydı, o da Kerem gibi karısının rahatı için elinden geleni yapıyordu ama uzun süre ayrı olduktan sonra torunları ve kızları için gelip, hasretlerini telafi etmek isteyen kayınvalidesi ve kayınbabası evdeyken çok da rahat edemiyordu. Banyo, tuvalet, evde rahatça giyinip, soyunup dolaşma konusunda sınırlar geldiği gibi, karısı, çocuğu ile de baş başa kalamıyorlardı. Yine de onların sağlığı ve mutluluğu için bunun geçici bir dönem olduğuna ve gerekli olduğuna kendini ikna etmeyi başarıyor, hiç belli etmiyordu. Erdem’in ailesi de, çocukların evliliğinde, ve sonrasında uzak durdukları için dünürlerine biraz kırgınlardı ama yine de torunları ve çocuklarının mutluluğu için bu kırgınlığı gün yüzüne taşımamaya karar vermişler, ellerinden geldiğince destek olmaya çalışıyorlar, ev zaten kalabalık diye sık olmasa da torunlarını görmeye geliyorlardı.
“Sibelciğim gelen öpüyor, giden öpüyor Arzu’yu. Yani bana kalsın diye demiyorum ama yani hastalanacak diye çok korkuyorum. Zaten ölümden döndüm, lohusayım, benden kimse iş beklemiyor ama aylarca tek başıma kaldıktan sonra inan annem, babam bile fazla geliyor bazen!” diye yakınıyordu Özlem arkadaşına. Sibel’de bunun geçici olduğunu yaşananlardan dolayı bir süre böyle olmasının daha iyi olacağını, bebek olup, o zorluk yaşarken bile gelmemiş olsalar şimdi daha kalbi kırık olacağını, o yüzden idare etmesini öğütlüyordu. Hak vermiyor değildi ama çare yoktu.
Aslında anlıyordu ki insanlar, o tek başına ve özgür olduğu için kötü niyetle olmasa bile ona özeniyorlardı bu tür şartlarda olduklarında. Meltem ile Özlem’i aynı kefeye asla koymazdı ama ikisinin de onun yerinde olmak istediğini anlıyordu hallerinden. Bağımsız, özgür ve tek başına. Oysa o da yarın bir gün bebeği olacak olsa yanında bir annesi babası olmayacağına düşünüp üzülüyordu içten içe, evlendiğini mutlu bir yuva kurduğunu görmeyeceklerdi. Tabi ki başı sıkışığında ya da bunlar olurken yanında amcası ve yengesi olurlardı yine, onların hakkını ödeyemezdi ama tek başınalığa alışmanın da nasıl bir şey olduğunu biliyordu. Eksikti ama özgürdü, buruktu ama bağımsızdı. Hiç bir yere ait değildi ama olmak istiyordu. İnsanlar sadece özgür ve bağımsızlık kısmını görüyorlardı kendi ellerinden alınınca, eksiklik, burukluk, ait olamamak kısmını kendi başları salimken görebildikleri kısımdı. Belki o da öyleydi aslında, kendi eksiğini onlarda tamam görüyordu, belki dışardan maval okuyarak telkin veriyordu sadece. Kimse yaşamadan kimsenin halini anlamıyor, görmüyor, kendi yaşadığı şartlardan, ileri beri bakmadan yargıda bulunuyordu.
Yengesi, kızını yere göğe koyamayan bir kadındı, Allah var çok da düzgün insanlardı, amcası da o da. Meltem’i aile terbiyesi içinde büyütmüşler, kötülüklerden sakınmışlar, yokluğu yaşatmamışlar ama varlığı da abartmamışlardı. Olabilecek en iyi aile dengesini kurmuşlardı görünüşe göre ama yine de en çok istemedikleri, sakındıkları, kaçtıkları şeyle yüz yüze hatta baş başa kalmışlardı. Onlara göre sahipsiz Sibel, Meltem’den daha iyisiydi şimdi. Nerede hata yaptıklarını bulamıyorlardı. Yine anne baba olarak hatayı kendilerinde arıyorlardı, vardı belki de, Sibel dışardan izlemişti her şeyi, girip çıkmıştı aslında o eve sadece, kalıcı bir parçası olmamıştı, var olduğunda da hem evin merkezi haline gelmişti, çünkü onun olmayanları da ona vermeye çabalamıştı bu iyi insanlar. Şimdi de torunlarının geleceği ve güveni için hayatta yutamayacakları büyük bir lokmayı sindirmeye çalışıyorlardı. Tek başına olmak sadece bakmaktı uzaktan belki de, ait olmamak ama görünene bakmak, görünmeyeni anlamamak ya da bilememek. Düşünmek, düşündükçe de hüküm vermek istememek. Anne babası sağ olsa neler değişirdi düşünüyordu kendi kendine. O zaman amcasının evine girip çıkmayacak, o şehre belki de hiç uğramayacak, Mustafa, Meltem ile karşılaşmayacak ve belki onun rolünde bir başkası olacak, bütün bunlar yine yaşanacaktı ya da Mustafa en azından bu süreçte henüz yoldan çıkmamış olacak, evlendikten sonra bu potansiyeli taşıyacak ya da olmayacaktı. Bunlar yaşanırken ailesi yanında olsa, babası zaten ondan önce Mustafa’ya haddini bildirir, annesi göğsünde sevgiyle Sibel’i teselli ederdi. Zaten göçebe ve eksik çocukluğundan sonra şimdi burada tek başına bir evde değil, ailesiyle ait olduğunu hissettiği bir evde olurdu.
Üst üste yaşananlardan sonra evde durmaya devam ederse kurup kuruşturacağını fark edince düşünmeyi bırakıp, hayatının iş evresini de kurmaya karar verdi. İnce eleyip, sık dokumadan bir yerden başlamış olmak için küçük şehirdeki, küçük ölçekli bir şirkette kendine bir iş buldu. Aslında çocukluğundan beri ilk kez sabit bir yaşam düzeni oluyordu. Bunun evlilikle gerçekleşeceğini sandığı bir zamanın ardından belki de önce kendi başına kurması gerektiği fikri daha baskın hale geldi. Kendi başına var olmadan bir evliliğin içinde var olmak belki hiç iyi bir fikir değildi zaten. Bunca insan üzülmüş etkilenmişti ama onun için en hayırlısı olmuştu belki. Böyle düşünüp kendini iyice sakinleştirdi ve işin tek başına bir hayata tutunmak için yetmeyeceğine karar verip, bir kaç da kurs araştırdı kendine. Bir de küçük balık aldı ev arkadaşı olarak. Şimdilik mesleki değil ama el sanatları ile ilgili kursları tercih etmişti. Saatlerce oturup bayıla bayıla örgü ören kadınlara hep özenmişti. Hayatı boyunca da böyle bir ortamı olmadığı için, Özlem’in doğan bebişine kendi elleriyle yaptığı bir şeyler hediye etmek istediği için, örgü kursu ile başladı işe. Annesi sağ olup, yanında kalamadığından, böyle şeylerde hiç bilgisi becerisi yoktu öncesinden ama annesinin ona bir şeyler örüp giydirmesi hoşuna giderdi çocukluğunda. Çalıştığı, yoğun olduğu halde yine de örecekse kızına, dikecekse kızına, alacaksa kızına alırdı her şeyi. Kazadan çok önce ayrılmışlardı aslında birbirlerinden, sonunu böyle hesap etmemişlerdi elbette ama o ilk yatılı okula gidişin ardından bir daha kesin dönüş olamamıştı o eve. Amcası evi kapatmış ama dağıtmamıştı. Sibel’in evine dönmek isteyeceğini, eşyalara sahip çıkmak isteyeceğini düşünmüştü ama Sibel o eve yeniden dönmeyi, kapısından girmeyi ne istemiş, ne de göze alabilmişti onca zaman. Ev amcasının tuttuğu insanlarca temizlenmiş, eşyalar örtülmüş, hayalet gibi bekliyordu olduğu yerde yıllardır. Yaşam bitince o çok sevilen eşyalar kaybediyordu tüm anlamını. Onlar da Sibel gibi aidiyetsiz kalıyorlardı işte.
Ailesi Mustafa’nın olanları atlatamayacağını anlayınca, başka kız bakmaya başlamışlardı. Bu çocuğun bir an önce bu kızı unutması lazımdı. Hâlâ olandan bitenden haberleri yoktu ama ne olmuşsa olmuştu artık. Bu saatten sonra da olmaz, olamazdı. Mustafa’nın da kahretmeyi bırakıp, hayatına devam etmesi lazımdı. Neyse ki eşin dostun merakı herkesin kendi koşturmacası, ülkenin hızla değişip duran gündemi içinde eriyip gitmiş, çevreden ses kesilmişti. Mustafa’nın içindeki sesi kesmek için de bir yenilik gerekiyordu.
(devam edecek)